Türkiye Doğu Akdeniz’deki “enerji oyunlarını” bozabildi mi?

18

Türkiye Libya ile “Deniz Yetki Alanlarının Sınırlandırılmasına İlişkin Mutabakat Muhtırası” imzaladı. Bu anlaşmaya da dayanarak kendi deniz sınırlarını da BM’ye deklare etti.

Erdoğan, önemli bir başarıya imza attığını düşünüyor ve çok mutlu. “Uluslararası hukuktan kaynaklanan haklarımızı kullandık” diyor.

Hem iç siyasette, hem dış siyasette bunalan Erdoğan, Doğu Akdeniz enerji kaynaklarının “diğerleri” tarafından “kapışılması oyununu” bozduğu inancında. Neşesi yüzüne, duruşuna yansıyor.

Ama erken bir sevinç diye kuşkum var. Daha yapılması gereken çok iş olduğu gözüküyor.

Gelin meseleye, ön yargılarımızı atarak, sakince bakalım. Ne oldu? “Kazanç” ve “riskler” ne?

Lütfen yukarıdaki ve aşağıdaki haritalara bakarak yazımı okumaya çalışın.

Ülkelerin; topraklarında olduğu gibi, denizlerinde de birçok hakları vardır. Denizdekileri “Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi” düzenler. “Kara Suları”, “Kıta Sahanlığı”, “Münhasır Ekonomik Bölge – Exclusive Economic Zone (EEZ)” ülkelerin haklarını belirleyen, sınırlandıran, bazı hukuki hususları açıklayan terimlerdir. EEZ: “Karasularının ölçülmeye başlandığı esas hattan itibaren kıyı devlete, 200 deniz miline kadar deniz yatağı üzerindeki sularda, deniz yataklarında ve bunların toprak altındaki alanlarında birtakım hak ve yetkiler tanır ve imkanlardan yararlanma esaslarını belirler. İlan etmek zarureti vardır.

Türkiye bu EEZ’yi karadan dik açılarla belirliyormuş şimdiye kadar. Bu nedenle de Mısır’la EEZ ortaklaşması yapmayı gündemine almış, Libya’nın karşısına düşmediği için ise, bu EEZ ortaklaşmasını yapmamış. Yukarıdaki harita ise yeni bakış açısı ve yeni durumu gösteriyor.

Reklam

İşte Erdoğan’ı çok mutlu eden mesele, Türkiye’nin bu “dik bakış açısını”, “eğik bakış açısı” olarak değiştirmesi ile ortaya çıkmış. Anadolu’nun eğik yapısı nedeniyle bir bilim adamının aklına gelmesi ile yeni yaklaşım ortaya çıkartılmış.

Bu “eğik bakış açısı” uygulandığında, Türkiye ile Libya denizde karşı karşıya bir ortak sınıra sahip olduklarını fark etmişler. İşte en yukarıdaki haritada görülen F ve H noktaları arasında sağlanan bu temas bölgesi, hem Libya’ya hem de Türkiye’ye ilave EEZ alanları kazandırmış. En üstteki haritada taranmış alanlar Türkiye’nin kazandığı ilave EEZ alanlarını gösteriyor.

Peki bu Türkiye’ye ne sağlayacak? Elbette Türkiye’nin tezinin kabul görmesi halinde.- 

Aşağıdaki haritada gördüğünüz, “diğer ülkelerin” EEZ anlaşmalarıyla ortaya çıkan Kıbrıs’ın EEZ’sinin, yeniden değerlendirilmesini gerektirecek,  – 

Doğu Akdeniz’de tespit edilmiş, Kıbrıs-İsrail-Mısır gaz rezervlerinin, Avrupa’ya aktarılması için yapılacak gaz boru hattının, Türkiye’nin EEZ’sinden de geçmesi zaruretini ortaya çıkaracak, ki bu Türkiye’nin de “pazarlık masasına oturması” sonucunu doğurur,- Kıbrıs’ın bazı EEZ alanları Türkiye’nin EEZ alanı haline dönüşmesi nedeniyle, bazı petrol arama bölgeleri Türkiye’nin olacak,- Türkiye’nin EEZ alanı genişleyecek ve böylece gaz ve petrol bulma ihtimali artacak,- Yunanistan’ın Kıbrıs’a doğru EEZ’sini genişletmesinin ve Türkiye’nin denizden kuşatılmasının önüne geçilmiş olacak.

Muhteşem değil mi? Erdoğan sevinmesin de kim sevinsin?

“Ama”, evet bir de işin aması var. 

Bu “amalar” nedir onlara da bakalım ve içimiz “rahatlasın” ya da “kararsın”.

Reklam
  • Hükümetlerce imzalanan bu mutabakatın, Türkiye “Parlamentosu” ve Libya “Temsilciler Meclisince” onaylanması gerekiyor. Türkiye tamam, AKP ve MHP ortaklığı bu meseleyi halleder, ancak Libya Temsilciler Meclisi, Erdoğan’ın kanlı bıçaklı olduğu Libya Tobruk Hükümeti lideri Halife Haftar’ın kontrolünde. Yani, anlaşmanın onay yetkisi düşman tarafın elinde. Libya’da iki hükümet var ve Erdoğan anlaşmayı sadece Trablus hükümeti ile yaptı. Erdoğan bu hükümete askeri yardımlar yapıyor. İşin daha da kötü tarafı Saraç hükümetinin durumu hiç iyi değil. Haftar yakında Saraç’ı devirebilir. Bir kötü haber daha, Rusya da Haftar’ı askeri yardımlarla destekliyor. Bu anlaşmanın geçerli olabilmesi için, Saraç’ın Haftar’ı yenmesi ve ülkenin tamamını kontrol etmesi gerekiyor. İmkansıza yakın. Yüzler biraz asıldı galiba.
  • Türkiye deniz hukukunu ilgilendiren meselelerin, uluslararası yargıya götürülmesini kabul etmiyor. Geçmişte Yunanistan’la EGE denizinde benzer sorunlar olmuş ve Türkiye mahkemeyi kabul etmemiş, dolayısı ile EGE’deki bu problem donmuş. Diğer ülkeleri ilgilendiren “müşterek” bir problem alanı olmadığı için, EGE’deki meseleyi “kurcalayan” çıkmamış. Doğu Akdeniz ise tamamen farklı, konu bu denize sınırdaş birçok ülkeyi de ilgilendiriyor. Ayrıca zengin enerji yataklarına sahip olması nedeniyle bölgeye yatırım yapacak ABD, Rusya ve AB’yi de yakından ilgilendiriyor. Bu nedenle, Türkiye’nin Libya ile yaptığı anlaşmaya“olur” denmeyeceği açık. Nitekim Mısır, Yunanistan ve Kıbrıs itiraz etti. Kıbrıs konuyu BM Adalet Divanına yüksek mahkemeye taşıdı. Türkiye mahkeme kararını tanımaz diyeceksiniz, doğru buradan çıkacak kararı tanımayabilir, lakin enerji üzerinde “menfaat koalisyonu” oluşturmuş “ülkeler”, bu mahkeme kararına bağlı olarak “güç kullanılmasını” hak olarak görebilirler. Yüzleriniz daha da asıldı değil mi?
  • – Türkiye’nin bir tezi daha var ki oldukça güçlü, ancak bütün ülkeler bu görüşü desteklemiyor. Özellikle ada devletleri. Türkiye bu tezine göre; “adalar ana karaların devamı niteliğindedir ve bu nedenle kıta sahanlığına ve EEZ’ye sahip olamazlar” diyor. Türkiye, Yunanistan’a ait bütün EGE adalarının kıta sahanlığı ve EEZ’sinin varlığını kabul etmiyor. Burada Türkiye’nin 2011 yılında yaptığı bir hata var. Türkiye, Kıbrıs ada olmasına rağmen, KKTC ile “kıta sahanlığı sınırlandırılması anlaşması” yaparak, kendi prensibini çiğnemiş. En üstteki haritada A ve B noktaları arasındaki kırmızı hat bu anlaşmaya göre Türkiye tarafından belirlenmiş. Anlaşmayı Erdoğan ve Eroğlu imzalamışlar. Bu durum Türkiye’nin “önüne konulabilir” ve Yunanistan da kendi adaları için bu hakkı talep edebilir. Sanırım geldiğimiz bu noktada, artık başarıdan çok emin değilsiniz.
  • Son bir önemli konuyu daha hatırlatmadan geçemeyeceğim. Libya ile yapılan anlaşmanın öncelikle Mısır, Lübnan, Suriye ile ve müteakiben İsrail’le yapılması çok önemli. Hepsiyle Erdoğan “kavgalı”. Mısır 2003 yılında Türkiye’nin buna benzer teklifini kabul etmemiş, Sisi’nin kabul edeceğini sanırım düşünmezsiniz. Zaten diplomatik ilişkimiz bile yok Mısır’la. Ya Suriye, İsrail? Bağımsız Kürdistan kurmaya kararlı bir İsrail’in Türkiye lehine adım atması da zor. Yunanistan ve Kıbrıs’ı hiç saymıyorum. Anlaşmaya mükemmel diyebiliyor musunuz hala?

Peki, Erdoğan bunları bilmiyor mu diyeceksiniz? Çok ayrıntılı olmamak kaydıyla, biliyordur. Ama Erdoğan’ın öncelikli hedefinin; dış politika dahil, AKP seçmenine ve sağa sola kaçabilecek kararsız seçmene, “güçlü lider imajı” verilmesi olarak gözüküyor. Nasılsa bu konu, mahkemeler, itirazlar, karşılıklı efelenmeler, al takke ver külahlar, hayli uzar diye değerlendiriyor ve “iktidarını korumaya katkı verir” olarak düşünüyor, olmalı.

Kendisi ve uzmanları bu meseleyi; olan biteni “bütün açıklığı ile” ve “taşıdığı risklerle” açıklasalar, ortada övünülecek bir durum var ve halk da bunu takdir eder. Ama siz bunu dünyaya kafa tutmak, enerjide oyun bozmak gibi lanse ederseniz, tıpkı NATO toplantısına gitmeden önceki açıklamalar gibi, ardından gelecek eleştirilerle daha da yıpranırsınız. Üstelik sonuç da alınamazsa yıpranma hızlanır ve eleştirenler haklı konuma yükselir.

Peki, bu anlaşmadan bir yere varılması mümkün olmaz mı?

Makul insanlar olarak, Türkiye’nin menfaatine katkı verebilecek, “gerçeği” bulmaya çalışalım.

– Yapılan atak, geç kalınmış, sofra kurulmuş, enerji yatakları paylaşılmış olsa bile, oldukça “iyi”. Yani “sonradan da olsa”, hani bir deyim var “yancı” gibi, oyuna bir şekilde müdahil olma fırsatı verebilir. Ama Türkiye’nin şartları ile değil, sofrayı daha önce kurmuş olanların şartları ile. Anlayacağınız, Yunanistan üzerinden götürülmek istenen gaz, Kıbrıs’tan Türkiye’ye yapılacak kısa mesafe boru hattı ile ulaştırılabilir ve buradan mevcut boru hatları ile Yunanistan üzerinden Avrupa’ya sevk edilir. Bu Türkiye’ye enerji yatakları üzerinde “hak” sağlamasa da, “enerji koridoru” rolü oynayarak, gelir getirici olur.

– Doğu Akdeniz gaz boru hattı için, mevcut konsorsiyumla anlaşma sağlanabilirse, Türkiye uluslararası sisteme “makul bir partner gibi” katılabilir. Bu durum, sonradan yapılacak “petrolün araştırılması ve sevki” çalışmalarına, Türkiye’nin katılmasını kolaylaştırır. (Gaz yataklarının altında mutlaka petrol bulunur).

– Doğu Akdeniz enerji yatakları ve enerji yolları için kurulacak güvenlik sistemini Türkiye üslenebilir ve bu durum güvenlik riskleri fazla olan Ortadoğu alanında Türkiye’ye; hem meşru ve hem de ABD-AB-Rusya ile uzlaşı içinde olan, çok ciddi bir rol oynama fırsatı verir. Ortadoğu barışı için gündeme gelebilecek “genel güvenlik yapılanmalarında” Türkiye rol alabilecek önemli bir ülke olur.

– Türkiye, “soft power” gücünün yeniden farkına varır ve demokrasiye dönüş için önemli bir fırsat yakalar.

Bütün bunların gerçekleştirilebilmesi için, Türkiye’nin “çatışmacı dış politika anlayışından”, “işbirlikçi dış politika anlayışına” geçmesi ve bütün bu ülkelerle öncelikle diplomatik temas kurması ve işbirliği görüşmelerini başlatması gerekir.

Eğer Türkiye, “güç kullanarak” konuyu çözebilirim diye düşünüyorsa yanılır. Unutulmasın ki, bu tarz politikaları nedeniyle, ABD Yunanistan ve Kıbrıs ile stratejik askeri anlaşmalar imzaladı ve Yunanistan ve Kıbrıs’ta yeni askeri üsler oluşturma sürecine girdi. Fransa ve İtalya Kıbrıs’a askeri destek güvencesi verdi. Rusya da karşı tarafta.

En önemli risk alanı ise; Erdoğan Libya’da Saraç hükümeti ile yaptığı anlaşma ile, AB’nin güçlü ülkelerinin Libya konusunda tereddüdü bırakıp, Haftar’ın yanında yer almasına ve de askeri destek vererek, Libya krizinin Türkiye aleyhine bitirilmesine neden olacak adımı atmış olabilir.

Niyetim kimseyi ürkütmek değil. Ama “gerginlik politikalarının, seçmenin konsolide edilmesi aracı” olmasının hem tehlikeli, hem de Türkiye gibi güçlü bir ülkeye yakışmayacağını vurgulamadan geçemem.

Sözün özü şu: Türkiye iyi bir adım atmıştır. Ancak bu merdivenin ilk basamağıdır. Gerisi getirilemezse işe yaramaz. Yapılan bu atağı, Doğu Akdeniz enerji yatakları küresel projesinin, “enerji taşıyıcısı ülkesi” olabilmek için, “pazarlık gücü” ölçeğinde kullanılması mükemmel olur. Erdoğan “ulusalcı ekibin” kavgacılığını değil “makulün” uzlaşmacılığını tercih etmelidir.

Elbette; Demokratik dünyaya dönüşün bir şartı vardır, “Türkiye’nin kendisinin öncelikle demokrasiye dönmesi”.

18 YORUMLAR

    • Bu linkini gönderdiğiniz yazı yazı taraflı bir yazı Reşat bey, insanları sanal bir gözlükle, narkozlu vaziyette olanlara bakmaya ve “milli menfaatlerin farkında olmasın, her şey mükemmel düşünsün diye” kaleme alınmış. Allah gençlerimizi bu tür basiretsiz ferasetsiz anlayışlardan korusun. Farkında olmak eleştirel bakmakla mümkün. Ben arzu ederdim benim yazdığım yazıyı okuyasınız ve eleştirilerinizi yazasınız. Kolay gelsin.

      • Önce
        Yazınızı dikkatle okudum ve …
        Sonra
        Günlük okumalarımda bu yazıya rastladım…
        -Buna benzer başka yazı ve haberler her gün var…-
        Maalesef
        Ülkemizde böylesi önemli konular tek taraflı böyle ele alınıyor…
        Sadece ona örnek ve dikkatinizi çekmiş olayım diye gönderdim…
        Ve
        Bizim yarım yüzyıllık çalışmalar ve uyarılar…
        Elbette çare ve çözümleri de dikkate alınmıyor…
        Maalesef
        Durum şimdilik böyle!
        Düzelir inşallah…
        Selam dua…
        RNE

  1. Adelina Hanım Merhaba
    Her zaman olduğu gibi mükemmel bir yazı olmuş.Tebrik ederim.Doğu Akdeniz son yılların keşfedilen veya bizim yeni farkına vardığımız “enerji havzasi”.
    Bu havzada masada olmak için ülkemizin geleceği açısından son derece önemli.Ancak dilek ve temenniler ile gerçekler her zaman farklıdır.
    Türkiyenin süratli bir şekilde iç barış ve huzur ile beraber dostlarını çoğaltılması lazım.
    Değerli yazılarınızı sabırsızlıkla bekliyorum.Rabbim kalemine güç kuvvet versin inşallah

    • Merhaba CK. Dualarınızı eksik etmeyin. Sanırım en büyük kayıpların yaşandığı bir 10 yıl yaşıyoruz. Balkanlardaki kayıpları görerek yaşasanız, kahrolmamak elde değil. Türkiye’nin herkesi kucaklaması gereken politikaları gitti, bir avuç insanın dünyaya bakışının Balkan toplumlarına dikte edildiği anlayışlar geldi. Elbette tutmadı, zaten tutamaz da Balkan toplumlarının sosyolojik yapılarına ve buralarda süren uluslararası rekabetin iklimine de uygun değil.Kolay gelsin.

  2. Adelina hanım butun yazılarınızı dikkatle okuyorum hepsinin titiz araştırmaların ürünü olduğunu düşünüyorum Uzun zamandan beri ülkemizin savruk politikalar izlediğini maalesef üzülerek görüyorum Sizin gibi yazarların azlığına ayrıca üzülüyorum Bu durumun ülkemizdeki baskıcı sisteminden kaynaklandığını biliyorum Benim korkum bu sistemin ülkemizi parçalanmaya götürmesi AKP nin 3 Y ile mücadele,komşularla sıfır sorun,hukukun üstünlüğü söylemleri samimi bulmadığım için oy vermesemde hoşuma giden işlerdi Fakat haklı çıkmam beni sevindirmiyor İnşaallah bizi yönetenler bir an önce aklı selimle hareket ederler kaleminize[klavyenize] kuvvet
    halil ibrahim beyter

    • Merhaba Halil İbrahim bey. Değerli katkınız için teşekkür ederim. Bekir Ağırdır’ın son toplumsal araştırmalarını okumuşsunuzdur muhakkak. Toplumsal değişim çok net görülüyor. Bu “ilkesiz” süreç devam ederse maksimum on yıl içinde toplumu tanıyamaz hale geleceğiz. Balık baştan kokar derler ya Türkçe’de gerçekten öyle. Türkiye’de ortalama halk “başa” bakıyor, iyi ise iyi yöne, kötü ise kötü yöne gidiyor. Genç insanlar bakıyor başa, “kolay kazanma, zahmetsiz servet, siyasi rantiyecilik, çalma çırpma” meşru bir ahlaki durum gibi belirginleşiyorsa, genç insan derhal bunu meşru kabul edip, derhal o tarafa yöneliyor. Toplumsal yapı bozulunca, toplumun “güçlükler karşısında” direnci de kaybolup, “devletin zor zamanında” ardında duracak toplum kalmıyor. Bu işte yıkım. Oraya doğru koşar adım gidiyoruz. Kolay gelsin.

  3. Fehmi Bey bir kaç hafta önce Şehir Üniversitesi ‘nin sorununa akıllıca bir çözüm önermişti (daha çok da vakıf yöneticilerine öneri niteliğindeydi),sonuç ortada.
    Bizde de ‘Akbanın Üç Günü’ gibi köşe yazılarını okuyup tarayan hatta anlayıp dikkate alan danışmanlarımız yöneticilerimiz var mıdır acaba?
    Emeğinize sağlık,yolunuz açık olsun.

    Saygılar

    • woodstock merhaba, değerli katkınız için teşekkür ederim. Akbabanın üç günü filmini şimdi seyrettim. Sonundaki replikler işin özeti gibi geldi. Korku kavramı da işlenmiş başlarda. Derin yapıların içinde derin yapılar mı var? Bana göre üst aklın güdümünde olan farklı yapılar. Zaten derin devlet enstrümanları birbirlerini bilmezler. Kolay gelsin.

  4. BAŞKA BİR KONU!
    BALKANLAR … …
    *
    BALKAN KÖKENLİ ERGÜN DİLER YAZIYOR…
    BUGÜNKÜ (13.12.2019) YAZISINDAN…

    “NOBEL ödülünün skandala dönüşmesinden yola çıkıp Washington’a gelelim… Bakalım sadece İSVEÇ mi suçlu! Sadece İSVEÇ mi kasıtlı olarak MÜSLÜMANLAR’ı karşısına alıyor!
    Amerika Birleşik Devletleri tarihinin en güçlü, en akıllı adamı olarak bilinen ve Gerald Rudolph Ford, Jimmy Carter, Ronald Reagan, George H.
    W. Bush, Bill Clinton, George W. Bush, Barack Obama ve Donald Trump’ı Beyaz Saray’a seçen kişi, Douglas Coe’dur!
    Onun oğlu Timothy Stewart Coe da BALKANLAR’ı seçti! NEDEN Balkanlar’ı seçti? Balkanlar, derinliğine indiğinizde 100 milyonu bulan nüfusu ile dünyanın en kilit noktasında yer alıyor.
    Amerikan Derin Devleti de Balkanlar’ı artık kolay kolay bırakmayacak gibi. Douglas Coe’nun vasiyetlerinden biri de Balkanlar’ın dini açıdan kendilerine yakın olmasıydı.
    Timothy Stewart Coe da babasının ölümünden itibaren Balkanlar’da çok önemli adımlar attı.
    Balkanlar’da gerginliğin arttırılması temelde stratejik olarak düşünülen hamleydi.
    DERİN ABD’nin sözünden çıkmayan bazı vakıflar son 4 yılda 150’den fazla ofis açtı. Hırvatistan, Arnavutluk, Bosna-Hersek, Karadağ, Kosova, Makedonya, Romanya, Bulgaristan, Sırbistan, Slovenya, Slovakya, Yunanistan ve Türkiye’de…
    Özellikle Bosna Hersek, Arnavutluk bu konuda öne çıktı.
    Yakın dönemde Arnavutluk’ta hükümetin istifasını isteyen binlerce kişi, Başkent Tiran’da sokaklara çıktı. Bu Timothy Stewart Coe’nun denemesiydi.
    Yüzde 100 başarı sağlandı.
    Hırvatistan’daki ekonomik krizin artması nedeniyle 200 bini aşkın kişinin ülkeyi terk etmesi de Timothy Stewart Coe’nun projesiydi.
    Yunanistan’da birkaç yıldır süren ekonomik krizin merkezinde de Timothy Stewart Coe ve ekibi vardı.
    Romanya, Bulgaristan, Karadağ ve Sırbistan’da yaşanan krize dayalı tepkilerin merkezi de Washington’dı.
    Coe’nun ekibi, Avrupa’yı etkilemek için Balkanlar’ı çok önemsiyor. Balkan coğrafyasında öne çıkan temel kriterler var. Öncelikli olarak farklı etnik yapının getirdiği din ve dillerin varlığı, ikincisi bunların arasındaki geçişkenlik sorunları. İşte bu geçişkenlik Coe için büyük şans. Yugoslavya dağıldıktan sonra ortaya çıkan ülkeler Slav kökenli. SIR da değil bu. Ancak buna rağmen, Ortodoks yoğunluğa rağmen, Rusya’nın Balkanlar’da etkin olamaması şaşırtıcı. Rusya’nın önündeki engel COE! Çünkü Douglas Coe’nun 40 yıl önce başlattığı akım, Rusya’nın bölgedeki adımlarını biçti!
    Etkinliğini yok etti. Şimdi oğlu bunu devam ettiriyor.
    Coe, Bosna Hersek’in bütünlüğünün sorun olmasını, Sırbistan-Kosova sınırının sürekli kaosa açık bir kapı olarak kalmasını istiyor. Bu iki konuda yaşanan kaos devam ettiği sürece, Coe bölgede güçlenecek.
    Onların Balkanlar’da güçlü olması bu iki önemli kaotik duruma da bağlı.
    Srebrenitsa katliamının dışında birçok soykırımın temelinde Douglas Coe’nun manifestosu yatar. Prijedor katliamı, Visegrad katliamı, Zvornik katliamı Washington’da aylar öncesinden bilinen soykırımlardı. Çünkü dini yapıların yumuşaması için soykırım temelli saldırılar önemlidir.
    Coe da bunu bilerek ABD’nin bölgedeki katliamlara uzun süre sessiz kalmasını sağladı. Bosna savaşında yüzbinlerce kişinin hayatını kaybetmesi, Amerikan politikalarının eseridir. Çünkü bu soykırım Balkanlar’daki Amerikan etkisini artırdı.
    Çünkü NATO bölgeye müdahale etti. NATO yani ABD bölgenin patronu oldu.
    Hatırlarsanız o günlerde Bill Clinton BALKANLAR’ı kurtaran liderdi. Ancak soykırımları izleyen lider de Bill Clinton’dı.
    Bill Clinton’ı bölgeye gönderen kişi ise Douglas Coe’dan başkası değildi.
    Clinton bugün Balkanlar’da en sevilen liderlerden biridir.
    Çünkü öyle bir algı yaratıldı ki Clinton savaşı durduran kişi oldu. Boğazına kadar günaha batan biri kurtarıcıydı! Şaka gibi…
    Bosna Savaşı bittiğinde, Balkanlar’dan Washington’a getirilen çocuk sayısı 500’dü. Bu 500 kişinin eğitim giderleri Douglas Coe tarafından karşılandı.
    Bugün o 500 kişiden yaklaşık 400’ü Balkanlar’da önemli makamlarda görevde. Sizce bu isimler Douglas Coe için ne düşünüyor? Elbette Douglas Coe’yu çok seviyorlar.
    Bu sıradan bir operasyon değildi. Yıllar öncesinden kurgulanan oyun Bosna Savaşı’ndan sonra hayata geçirilmişti. Eğitim ve tarikatlar için herkes iştahlıdır. Douglas Coe da bu iki olguyu çok güçlü kullanan kişidir. Balkanlar’da bugün bile yaşanan ve yaşanacak her durum çok önceden planlanmıştır… ABD içindeki merkez güçlerden en etkili olanı Douglas Coe’yu biliyorsanız, ekolünü yakından takip ediyorsanız ve BALKANLAR üzerine kafa yoruyorsanız varacağınız adres bellidir… İşte bu KURGU içinde bir ruh hastasına NOBEL EDEBİYAT ÖDÜLÜ verildi. NOBEL heyeti de ödülü veren KRALİYET ailesi de masum değil. Elbette suça ortaklar. Savaş suçuna hem de… Soykırıma ortaklar! Peter Handke’yi bulup çıkaranların kafasında yine KAOS var! Kirli plan var… Osmanlı da Türkiye de Müslümanlar da hedef!
    Bunu anlayan çok kişinin olmaması acı verici değil mi!
    Yazık…
    Hedef hep Müslümanlar….”

    https://www.takvim.com.tr/yazarlar/ergundiler/2019/12/13/nobel-tezgahi

    • Reşat bey merhaba, yazı neredeyse tamamen hayal ürünü. Balkanların gerçeği Rus-Slav hakimiyeti entrikalarından ibarettir ve bu da vakti zamanında bölgenin hakimi Olan Osmanlıya yönelmiştir. Ruslar ve Sırplar Osmanlıyı yıkmıştır. Ayrıca bu bahsedilen Coe’nin dedesi dışişlerinde karıyer diplomatıdır ve hayatında bir defa Arnavutluğa gelmiştir. Çok eski yılllarda. Torunun etkinliği söz konusu değil. Balkanlardaki istikrarsızlık Putin planlarıdır. Putin 2 ülkede askeri-paramiliter darbe yaptırmıştır adamlarına, Karadağ ve Makedonya’da hala mahkemeler sürüyor, Rus ve Sırp casusları yakalanmıştır. Maalesef Müslümanların Rus hayranlığı olaylara gözlerini kapatmaları sonucunu doğuruyor. Anti Amerikancılık başka şey Rus oyuncağı olmak başka bir şey. Şunu siz Türkiyeliler anlamalısınız. Osmanlının son 100 yılından bu yana bölgeyi kaybettiniz, herkes palavra konuşuyor. Halen yoksunuz. Bunu boğazım çatlayıncaya kadar sizin devlet görevlilerinize anlatıyorum ama kapasitesiz adamlar, ciddiyetsizler gerçek iş yapmıyorlar. Mış gibi yaparak hiç bir şey elde edemezler. Ortada Rus perestler ve Amerikan düşmanları, gerçek olmayan hikayeler anlatıyorlar. The Family belgeselini izleyin Reşat bey vaktiniz varsa Coe ve ekibi kim orada anlatıyor. Balkanlar çoklu etnik yapıda ve herkes kendi menfaati için çalışıyor. Tek Türkiye bir şey yapmıyor. Bu gerçek. 3-5 STK var hepsi bu. Türkiyeliler ne Balkanı biliyor, ne gerçek mefkure sahibi, ne de güçleri var. Ama Rus da Amerikalı da Vatikan da ….. herkes gerçekten iş yapıyor. Durum bu palavracılar ile gerçekten kendi davaları için çalışanların farkı başarıyı onların hanesine yazdırıyor, birileri de boş komplo teorileri yazıyor. Türkiye’nin tek bir iyi dönemi oldu o da AKP’nin 2010’a kadar olan süresi. Sonra onlar da menfaat peşine döndü ve iş bitti. MHP-Bahçeli hiç yok buralarda. 100 yıl sonra belki. 100 yıl daha sadece komplo teorileri ile idare eder Türkiyeliler. Maalesef. Hakikat böyle. Allah rızası için konuşacak isek acı konuşmak zorundayız. Kolay gelsin.

  5. Bilgi dolu ve gerçekçiliği ağır basan bir inceleme yazısı olmuş Adelina hanım. Umarım yetkililer ciddiyetle okurlar ve makul öneriler hakkında ciddi ciddi düşünürler. Eleştirel ve kaygılı bakışlarınızda malesef haklısınız. Türkiye Akdenizde oldukça uzun kıyılı bir ülke olarak, mevcut hidrokarbon yataklarından payını haklı olarak aramalıdır. Bu işlere onyıllarca önce ilgi duymalıydı. Ancak iç siyaset kavgalarıyla meşgul olmaktan kafalarını kaldırıp etrafa pek bakamadılar. Tabii bu arada atını alıp kılıcını kuşanarak Üsküdarı geçen geçene. İç siyaseti ve sözde demokratik seçimleri bizdeki kadar abartılan bir başka ülke zor bulunur. Meydanlarda nutuk çekerek boş sözlerle millete umut ve gelecek vaad ederken bizimkiler kadar yalana kaçanlar da yok. Neticede n’oluyor; kendilerini tatmin ettiklerini zannederken milleti kazıklamaktan öte gidemiyorlar. Milletin kaybı onların kazancı hanesine yazılıyor. Millete de çaresizlik içersinde herşeyi sineye çekmek kalıyor, başka n’apabilirler ki…

    Siyasetçiler kadar, sözde bilim adamı profesorlerimiz de ayrı bir alem! Hele hele çalışma-araştırma konuları Jeolojiye giren profesörler var ya tam bir hüsran! Afedersin, tıkınmaktan semirmiş, avrupai sakal bırakmış bazıları var ki bu konularda yıllarını harcamışlar dünya jeolojisi konularında saçlarını ağartmışlar ama Türkiye’de yaptıkları işe bakıyorsun TV’lere çıkıp alenen ateistim deyip dinsizlik konusunda propogandavari ahkam kesmekle meşguller. Bunlar onyıllar önce mesailerinin en önemli kısmını ülkenin ve kıyılarının jeolojisi ve yeraltı kaynaklarını araştırma, bulguları tatbikat alanına sokma üretim potansiyeli olan konularda Devleti ve Hükümetleri bilgilendirme ve uyarma işlerine ayırmış olmalıyken nelerle uğraşıyorlar. Herkes suçlu. Milletin gerçeklerden haberi pek yok. Hiç değilse Allah dualarını kabul eylesin demek kalıyor bize…
    Akdenize gönderilen sondaj gemisi bile iç siyasete malzeme olsun diye baştan aşağı Türk bayrağına boyanmış. Ufacık bir bayrak olmuş olsa da akıllı bir siyasi diplomasi göstererbilseler. Dediğiniz gibi Akdenizdeki sofrayı yıllar önce kurmuş olan etkin güçleri ürkütürüz sanıyorlar, belki de! Şövenizm meraklılarımıza bir taraftan Allah akıl fikir versin derken yine de yardımcı olsun demek kalıyor bize.

    Yazınızı okuduktan sonra meraklanıp İnternete baktım. Mevcut bilgilere göre, Libya’da Birleşmiş Milletlerce tanınan ve bizim destekleyip Akdeniz hidrokarbon yatakları konusunda anlaşma yaptığımız Libya’daki meşru hükümetten duyulan ana endişe DAEŞ tipi teroristlere yataklık etmesi (veya bu konuda itham edilmesi) gibi bir durum var. İtham edenler ve muhalif generali karşı taraf (Haftar) olarak destekleyen, silah ve asker yardımı yapan Rusya. Bu yetmiyormuş gibi bir de ABD! Bu durumda Türkiye yine ikisi arasında kalmış durumda. NATO ülkesi ABD’nin Libya’daki meşru hükümeti destekleyip Rusya’ya karşı NATO ülkesi olan Türkiye’nin yanında olması beklenir (normal şartlarda). Türkiye Libya’da DAEŞ sorunu olmayacağı konusunda ABD’ye teminat verip bu konuda gerekirse aktif rol alacağının garantisini verse ABD’yi etkileyip ikna edebilir mi ki? (Mevcut şartlarda belki edebilir, belki edemez). Ancak bu da Türkiye’yi Rusyanın Libya’ya yolladığı paralı asker ve silahlarıyla karşı karşıya getirmesi demek. Diğer yandan Putin de eminim ki Erdoğan’a “NATO’dan çıkın, bana dostluğunuzu isbat edin” size bu konuda “kıyak” çekeyim siyaseti güdüyordur. Bizim için, yukarı tükürsen bıyık aşağı tükürsen sakal türü zor bir durum!

    Bence, en dorusu Türkiyenin Birleşmiş Milletler kararları doğrultusunda, Haktan yana ve Akdenizdeki hakkını arama konusundaki kararlı olduğunu gösterirken çok dikkatli hareket etmesi gerekiyor. Bütün iş ABD’nin Türkiye’yi tolere edip etmeyeceğine bağlı (biraz zor!). ABD, Yunanistan ve Kıbrısta kendine yeni üsler kurma işlerine koyulmuşken bizimkilerin Adana’daki NATO üstünü kapatma tehdidinden medet ummaları ne işe yarar ki?

    • Merhaba H.K. Çok değerli katkılarınız için teşekkür ederim. Belirttiğiniz hususların tamamına katılıyorum. Küçük bir ilavem olacak. BM’in tanıdığı hükümet Trablus hükümeti Türkiye bununla anlaşma yaptı. Güzel ancak anlaşmaları parlamentolar onaylayınca yürürlüğe giriyor malum Libya parlamentosu-temsilciler meclisi de Haftar’ı destekliyor, yani anlaşmayı onaylamıyor. Daha baştan yok hükmünde. Bu bile saklanıyor. O zaman insan “demek sadece Türkiye’deki iç politika için yapılmış, bu anlaşma” diye düşünüyor. Sanırım problem de burada. Türkiye’nin menfaatleri ile iktidarın menfaatleri örtüşmüyor. Sonumuz hayır olsun. Kolay gelsin.

      • Merhaba Adelina hanım; Daha önce soracaktım dalgınlığa gelmiş. Yukardan aşağı 2. haritada gösterdiğiniz bölgedeki Libya-Türkiye hattıyla ilgili “…Anadolu’nun eğik yapısı nedeniyle bir bilim adamının aklına gelmesi ile yeni yaklaşım ortaya çıkartılmış” notunuzda geçen bilim adamını ve konuyla ilgili bilgi kaynağınızı merak etmiştim. Yazabilir misiniz? İnternetteki bu spesifik konuyla ilgili bilgilere ulaşmak istedim ancak bir şey çıkmadı.

        Türkiye’nin Akdeniz kıyısı, haritadan göründüğü gibi kıvrımlarıyla o kadar farklı açılar gösteriyor ki Libya ile yapılan mutabakat anlaşması (değeri neyse artık!) kıyı komşularımızdan Güney Kıbrıs yönetimi hariç hemen hemen her ülke ile yapılabilirmiş gibi bir kanaat oluşuyor. Bizim siyasetçi ve ilgili Bakanlıktaki bürokratlarımızın bunu vaktiyle görememiş olmalarını akıllarının bir karış havada olmasına ve kendi aralarındaki çebelleşme siyasetiyle kafalarının çok meşgul olmalarına vermek lazım, herhalde. Ne kadar büyük fırsatlar varmış ta kaçırmışlar meğer!….

        • Merhaba H.K. Konuyu araştırırken Fatih Altaylı’nın teketek programını da izlemiş ve oradan hareketle bu eğik bakış açısınının detaylarını öğrenmiştim. Yanılmıyorsam halen deniz komutanı da olan bir asker, aynı zamanda bu alanda da çalışmış Dr. Cihat Yaycı. O bu fikirleri ilk defa gündeme taşımış. Hatta sizin bahsettiğiniz Anadolu coğrafyasının girinti ve çıkıntılarının çok olması başka ülkelerle de benzer deniz sınırı anlaşmaya imkan vermiş ve onlar da el altından İsrail’e önermişler, İsrail’in de Kıbrıs’ın sahasından avantaj elde edeceği suflesi ile bu teklifi yapmışlar, ama İsrail kımıldamamış. İsrail’in Kıbrıs’la küçük bir alan için çatışması var. Bu çatlaktan sızmaya çalışmışlar. Bu ekip Erdoğan hükümetinin ulusalcı avrasyacı kanadından. Perinçekle iç içeler Aydınlık gazetesi de konuyu köpürtmüş. Bu bakış açısını Yunanistan uygularsa milyon alternatif bulabilir. Konu halen BM mahkemesinde neticeyi göreceğiz. Suriye’de savaşa sokamadılar, Libya’da deniyorlar. İşin kolay halli yerine Rusya’nın işine yarayacak politikalarla “çalıyı tersinden sürüklüyorlar” Teketekte Ahmet Kasım Han gündeme taşımıştı. bu linkten yakalayabilir misiniz bilmiyorum. http://ekonomi.haber7.com/ekonomi/haber/2675636-dogu-akdenizde-buyuk-oyun-3-trilyon-dolarlik-rezerv kolay gelsin.

  6. adelina hanım yazınız çok emek mahsulü ve dış politika devletler hukuku uluslararası deniz hukuku gibi çok teknik alanları kapsayan aydınlatıcı ve bilgilendirici bir yazı.
    akp ve nhp birlikteliği libya anlaşmasının güdük olduğunu bilmiyormu çok iyi biliyor.
    amaç ne iç piyasaya dediğiniz gibi güçlü lider imajı.
    zaten yandaş medyanın karagül efendisi akdeniz tekrar sahibine kavuştu deyip osmanlı gölü salvoları atmaya başladı.
    böyle durumlarda hep aklıma araf suresi 155.ayet gelir.
    Allahım içimizdeki düşüncesizler yüzünden bizleri helak edecekmisin.
    SELAM VE DUA İLE.

    • Merhaba efedamat. Çok değerli katkılarınız için teşekkür ederim. Yazmaya gayret ediyoruz. Rabbim başımızı yere eğdirmesin. Türkiye’nin kaybetmesi Balkanlarda bizlerin de kaybetmesi demek bunun farkındayız. Dualarımız Türkiyemiz için. Lakin mevcut yönetim ülke öncelikli bakmıyor artık, yönetimde kalmayı öncelikliyor, bu görülüyor. Bu da demokrasi ve işbirliği çizgisinden Türkiye’yi çatışmacı çizgiye sürüklüyor. Bakın aynı hükümet daha önce İsrail ile bu bölgedeki gazın Anadolu üzerinden boru hatları ile AB’ye aktarılması çalışmalarını yapıyordu. Bu paradoks nasıl izah edilebilir. Mesele “vatan görünümlü menfaat”. Benim kanaatim bu. Maalesef. Kolay gelsin. Yorumlarınızı ihmal etmeyin lütfen.

YORUM YAZ

Please enter your comment!
Please enter your name here