Türkiye kronikleşmiş sorunlarından kurtulmalı, önüne bakmalıdır

0

Türkiye’nin temel sorunu siyasetin kendisini var etmek ve devamını sağlamak için belirli çelişkileri siyaseten suistimal etmesinden kaynaklanmaktadır.

Siyaset ülkenin temel sorunları olan çelişkileri çözmek yerine onlardan yararlanmakta, onlar üzerinden devamını sağlamaya çalışmaktadır.

Normalde bu sorunlar olmasa veya bir çözüme kavuşturulsa, Türkiye’de siyaset yapan hiçbir partinin bu şekliyle var olma ve siyaset yapması koşulu olmazdı, ama ne yazık devlet belirli ilkeler adına kendisini belirli şartlara angaje etmiş, onların tanımı ancak metafizikle yapılabilir bir şekle sokarak siyasetçileri kendilerini o ilkeler üzerinden var etme koşuluna bağlamıştır.  

Gerçekte hiçbir kurum veya yapı donmuş ilkelerle hareket edemez, kendisini değişmez belirli kalıpların içine tutsak veremez, verse yarınsız kalır, gelecek üretemez.

Küçük veya büyük hiçbir sorun çözülmez değildir, çözümün çözümsüzlük üzerine inşa edilmiş olması dışında.

Çözüm çözümsüzlük üzerine inşa edilmiş ise, bu da yol değildir, yola karşı direnmektir ve yola karşı direnmek ise hiç yol gitmemektir ki, bu da insanın doğasına aykırıdır.

Çözüme karşı direnen siyaset ise kendi sebeplerinden ötürü siyaset sayılabilir, ancak çözümsüzlük ona güç taşısa da ülkesini tüketiyor, yurttaşlarının geleceğini çalıyorsa, o da yol değildir.

Türkiye’de siyaset kurumu uzun bir süredir çözüm üretmiyor ve üretemediği çözümü bir çözümsüzlük üzerine inşa ettiği yetmezmiş gibi, bunu yurttaşlarına bir çözüm reçetesi şeklinde sunmaya çalışıyor. Ve nihayet, beklendiği gibi seçimden seçime yurttaşlarına giderken çözdükleri sorunlar üzerinden değil, çözemedikleri, çözümsüz bırakmayı kendilerine iş edindikleri sorunlara karşı geliştirdikleri çözümsüzlük reçeteleri üzerinden oy istiyor.

Çünkü ilkesel anlamda benimsenmiş doğmalar onları halka karşı çözümsüzlüğü bir çözüm şekli olarak sunmaya mecbur bırakıyor.

Türkiye siyaset tarihinde kronikleşmiş en temel sorun Kürt Sorunudur.

Ki bu sorun aynı zamanda diğer sorunlarında anasıdır.

AKP, bu konuda ilk yıllarında siyaseten bir varlık gösterdi; ne derece samimiydi bilinmez ama çözümün siyasi ikbaline karşılık vermediğini görünce mevcut halin devamını seçti ve bu seçimde bir şekilde onu diğer geleneksel partilerin derekesine indirdi.

Çünkü çözümsüzlükte siyasi ikbal bu sorunun karşısında durmaktan geçiyordu ki, AKP siyasi ikbalini berhava etmemek için yalnızca sorunun mevcut haliyle yetinmedi, daha çok güç toplamak için sorunu daha çok kaşımayı seçti; yani adeta “o doğmaları en iyi ben savunurum” der gibi muhafazakarlaştı, şahinleşti, otoriterleşti, soğuk savaşın tortularından geriye kalan milliyetçi bir partiyle koalisyon kuracak kadar kendisini düşürdü.

AKP, artık siyasi ikbali için şoven bir partiye göbekten bağlanmıştır, istese de çözüm üretemez.

Oysa çözümde de bir ikbal vardı ve bu ikbalin ortağı partiler değil, halkın bizzat kendisiydi. Ama belli ki Türkiye’de siyasi ikbal yurttaşların ikbalinden önce geliyor.

Şimdi ülkede bir bağnazlaşma yarışı var; kimse kronikleşmiş bu sorunu “en iyi ben çözerim” şiarıyla hareket etmiyor, hepsi kuruluş ilkeleri adı altında tapınılan doğmaları “en iyi ben savunurum” prensibiyle hareket ediyor. 

Bu ilkeler ki ilkeldir, çağdışıdır, insanlık davası adına içlerinde hiçbir şey yoktur; daha da kötüsü toplumu çürütüyor, ruhunu kirleterek insanlığını öldürüyor, kalplerinde insanlık adına ne varsa hepsini silip götürüyor.

Bugün dünyanın acılarına ağlayan bir Türk veya Türkiye yurttaşı, acıyı çeken bir Kürt ise ya bundan mutluluk duyuyor ya da hiçbir şey hissetmiyor. Oysa insanlık sınavı tüm insanları kapsamaktadır ve özellikle burnunun dibindeki insanları kapsıyor. Zira burnunun dibindeki insanın acısını görmeyen, görmezden gelen bir insanın söylediği hiçbir şey doğru değildir, dürüst değildir, samimi değildir ve onun başkalarını samimiyetine inandırması da bir olasılık değildir. Buna, olsa olsa kendileri gibi çürümüşler inanır ki, o da inandığı için değildir, ayıbını kendi ayıbına karşılık örtmeyi yararına gördüğü içindir.

Siyaset kurumu bugün Kürt sorununda varlık gösterenleri bilerek, tasarlı bir şekilde susturmak için elinden ne geliyorsa yapıyor. Ve bunu öyle bir şekilde yapıyor ki, Kürtleri kendi elleriyle kurdukları örgüt ve siyasi partiler kanalıyla bir şekilde siyasete kendileri bulaştırıyor, sonra o örgüt ve partilerin faaliyetlerini kriminalize ederek içinde yer almış Kürtleri terör örgütlerine bulaşmış olma suçlamasıyla itham ederek oldukça insafsız cezalara çarptırıyor.

Bu konuda olaylar tasarlı, suçlar tasarlı, hatta cezalar bile tasarlı bir şekilde uygulanıyor ve tüm amaç bir halkı siyasetten yok etmeye çalışmak, onları insanlık arenasında görünmez kılmaktır.

Oysa bu sorunun böyle çözülmeyeceğini, bu şekilde ısrar etmenin siyasetçilere bir getirisi olsa da ülkeyi tükettiğini, yurttaşların geleceğinden çaldığını, onları sağlıklı düşünen insanlar olmaktan uzaklaştırdığını sıradan zekalar bile biliyor.

Artık Kürt sorununda sıradan, demokratik bir açıklama bile kontrolden çıkmış olan o bölünme psikozuna çarpıyor. Bu hastalıklı bir beynin algılaması şeklidir ve ne yazık bu algılama şekli yurttaşların algı dünyasına da sirayet etmiş, onları da normal düşünme şartından uzaklaştırmış bulunuyor. Artık bu algı her şeyden habersiz, ekmeği peşinde koşan sıradan Kürt kadın ve çocuklarına bile saldırma ve linç etme gerekçesini tamamlamış bulunuyor. Türkiye’nin her karış toprağında Kürt vardır ve 6-7 Eylül, Çorum veya Maraş olayları göz önüne alındığında Kürt halkı olarak kendilerini güvende hissetmiyor.

Oysa bu şiddet sarmalı da bir çeşit ayrışma, bölünmenin karşı tohumudur ve bunu bir şekilde bu topraklara bilerek veya bilmeyerek siyaset kurumunun bizzat kendisi ekiyor

Basına gelirsek: Hükümet yanlısı basının bunu görmemesi imkan dahili olmadığına göre, belli ki olanları onaylıyor.

Gören hükümetin sesiz kalması veya görmezden gelmesi ise ırkçı fanatikleri cesaretlendirmekle kalmıyor, aynı zamanda yaptıklarının doğru olduğuna onları ikna ediyor. Hükümetin sessizliği ise bunu Kürtler nezdinde hükümetin bir planı, benimsenmiş bir yol olarak alınıyor.

Olanlara hükümetin sessizliği muhtemelen Kürtlere “durmasanız gerekirse bu da olur” şeklinde bir mesajdır.

Kuşkusuz bu aynı zamanda sınırların test edilmesi amacı da olabilir; ancak bu test Kürtlere varla yok arasında durmaları dışında bir alternatif sunmadığı için sonuç alması bir olasılık değildir.

Yanlış olan şu; çünkü Kürtler olanlardan tedirgin olsa da, planın esası bir çözüme göre değil, bir öteleme politikasına göredir.

Ya da velev ki, Kürtlerde süreli bir sessizlik oldu, bu hangi sorunun çözümü olacaktır?

Hükümetin de devletin de bir şekilde sağduyuya dönmesi, Türkiye’yi bu sorundan kurtarması gerekiyor, çünkü bu bir zaman meselesi, eninde sonunda bir hükümet ikna olacak ve bu sorunu çözme yoluna gidecektir. Topluma onca ırkçılık pompalandıktan sonra yakın gelecekte gelen hükümetlerde diğerlerin yaptığı gibi yapabilir, yani siyasi ikballeri için sorunda öteleme yolunu seçebilir ve mevcut hükümetlerin bilindik anlamda kullandıkları gerekçe gibi PKK’nın varlığını gerekçe gösterip eski çözümsüzlüğü sürdürebilir. Ama bunun bir nihayeti yoktur. Bu arada PKK’da alternatifsiz bir şekilde bu sorundan beslenmektedir. 

Gerçek şu ki, çözümsüzlük noktasında Türkiye’deki siyasi partiler de, PKK da aynı noktadadır, iki tarafta çözümsüzlükten beslenmekte, döktükleri Kürt ve Türk çocuklarının kanları üzerinden varlıklarını sürdürmektedirler.

İkinci gerçekte şu; Türkiye Kürt Sorununu çözmeden Kürtler de PKK sorununu çözemez.

Üçüncü gerçek ise, nasıl Türk hükümetlerinin çözümsüzlük politikaları Türk halkına hizmet etmiyorsa, PKK’nın ‘çözüm’ politikaları da Kürt halkına hizmet etmiyor.

Çünkü PKK’nın eylemleri de bir bilançoya vurulduğunda en fazla zararı Kürtlere verdiği görülecektir. Demem o ki, hükümetlerin PKK’yı gerekçe göstererek çözümsüzlükte ısrar etmeleri doğru değildir. Kaldı ki, Kürt Sorununun kriminalize edilmesi konusunda PKK hep baş aktör olmuş, bir şekilde kendilerine varlık ve meşruiyet zemini arayan parti ve yapılara can suyunu o taşımıştır. 

Artık bu halin devamı için kim kimden ne alıyor, bunu bir Allah bir de kendileri. 

Sadede dönersek, son dönem politikalarıyla Kürtler ciddi bir kırılma içindedirler, tedirgin ve umutsuzlar, ikballerini halen devletin bu yapısı içinde arıyor olsalar da, bu eskisi kadar istedikleri bir netice değildir. Bu, daha çok buna mecbur oldukları içindir. Ki bu mecburiyet yanıltıcı bir bağlılıktır, olası bir Suriyelileşme de farklı pozisyon almaları yüksek bir olasılıktır ve birileri olayın bu şekilde vuku bulması konusunda dua etse de, insani olandan yana durmak öncellikli görev olmalıdır. 

Farklılıklarla birlikte bir arada mutlu ve mesut bir şekilde yaşamak kuşkusuz bir kültürdür ve kim tersini söylerse söylesin Türkiye insanı da böylesi bir mozaiğin ürünü olarak farklılıklara yabancı değildir.

O zaman neden bu kadar kin, neden bu kadar düşmanlık?

Devlet, artık bir şekilde bu sorunu çözmeye yönelmeli, güvenlik eksenli politikalardan ve o politikaların getirdiği maddi külfetlerden kurtularak halkın refahına yönelmelidir. Çözüm bazı siyasi yapıların kaybına karşılık gelse de, kazanacak olan ülke ve yurttaşlar olacağı için kayıp değildir.

İbrahim Yersiz

YORUM YAZ

Please enter your comment!
Please enter your name here