Ulucanlar’da canlar can verdi -3

0

Şairlerin feryadı

1925-2006 yılları arasında 81 yıl aralıksız cezaevi olarak kullanılan Ulucanlar Cezaevi, yakın tarihimizin birçok acıklı olayına tanıklık etmiş.

Nice mahkûm isyanlarına, nice idamlara ve adaletsizliklere sahne olmuş. Kimler geldi kimler geçti koğuşlarından ve hücrelerinden…

Yazdıkları, söyledikleri, düşündükleri için özgürlüklerinden olanlar da bu dikenli tel örgüler arasında çile doldurmuşlar.

Bu zindanda kalan şairlerden biri de Ahmed Arif’tir.

Ahmed Arif duygularını Ulucanlar Cezaevi’nden şöyle ifade edecektir:

Haberin var mı taş duvar?

Demir kapı kör pencere,

Yastığım, ranzam, zincirim,

Uğruna ölümlere gidip geldiğim,

Zulamdaki mahzun resim,

Haberin var mı?

Görüşmecim yeşil soğan göndermiş,

Karanfil kokuyor cigaram

Dağlarına bahar gelmiş memleketimin…

Evet, memleket bahar yaşarken Ulucanlar’da hüzün çiçekler açmış soğuk taş duvarların arasında.

Necip Fazıl da hasret, özlem, ümit ve sabır gibi duygularını kağıda döküp haykıracaktır:

Zindan iki hece Mehmed’im lafta!

Baba katiliyle baban bir safta!

Bir de, geri adam, boynunda yafta…

Halimi düşünüp yanma Mehmed’im!

Kavuşmak mı… belki… daha ölmedim!

Avlu… bir uzun yol… tuğla döşeli,

Kırmızı tuğlalar altı köşeli.

Bu yol da tutuktur hapse düşeli…

Mehmed’im, sevinin, başlar yüksekte!

Ölsek de sevinin, eve dönsek de!

Sanma bu tekerlek kalır tümsekte!

Yarın, elbet bizim, elbet bizimdir!

Gün doğmuş, gün batmış, ebed bizimdir!

Hapishanenin daracık avlularında dolaşırken duvara asılmış film şeritli çerçevelerdeki fotoğraflara baktıkça bilim, siyaset, medya, sanat ve edebiyat dünyasından pek çok tanınmış ismin burada kaldığını öğreneceksiniz.

Rahmetli Muhsin Yazıcıoğlu da yüreğimizin bam teline dokunacak:

Zindanmış bu karanlık oda.

Ne gam! 

Bana, imanımın ışığı yeter…

Ellerim mi kelepçelenmiş arkasından?

Tutsak edilemez ya düşünceler!

Paslı kilit ve demirlerle çevrili.

Olsa da odam, Sınır tanımaz hayaller.

Bir zamanlar mahkûmların volta attığı avlulara, bitmek tükenmek bilmeyen zamanın hapsolduğu hücrelere ve uzun gecelerin yaşandığı koğuşlara ürpererek giriyorsunuz.

Yan yana dizilmiş demirden ranzaların paslanmış hâli yürek sızlatıyor. Yürekler de pas tutmuş muydu acaba, diye geçiriyorum aklımdan.

Nazım Hikmet de bir başka çığlık atacaktır;

bugün pazar.

bugün beni ilk defa güneşe çıkardılar.

ve ben ömrümde ilk defa gökyüzünün

bu kadar benden uzak

bu kadar mavi

bu kadar geniş olduğuna şaşarak

kımıldamadan durdum.

sonra saygıyla toprağa oturdum,

dayadım sırtımı duvara.

bu anda ne düşmek dalgalara,

bu anda ne kavga, ne hürriyet, ne karım.

toprak, güneş ve ben…

bahtiyarım…

Duvarlar hâlâ nem mi kokuyor yoksa duvarlara sinen hasret kokuları mı buram buram tüten, ayırt edemiyor insan.

Büyük şair Nazım Hikmet, o karanlık, o daracık tecrit odalarından kim bilir yüreği hangi duygulara gebe kalacaktır?

Bu cezaevi, insanı girdiği andan itibaren içine alan ve o yüksek duvarları arasında karmaşık duygulara sürükleyen bir hava hakim.

Koğuşlarda o kadar çok anılar var ki. Sanıkların idam edilmeden önceki mektupları hatta yemek yedikleri çatal, kahve içtikleri fincan bile. İnsanı dehşete düşüren başka bir şey ise çeşitli işkence aletleri, ünlü yazarların, şairlerin, siyasetçilerin el yazmaları ve kişisel eşyaları. En çok dikkatimi çekenler, koğuşlardan birinde duvara yazılmış “özgürlüğünü kaybettin, onurunu kaybetme.”

Bunların dışında Hilton koğuşuyla, duvarlardaki (döneme tanıklık eden) gazete kupürleri, çerçevelenmiş kişilerin hatıra fotoğrafları ve tecrit odaları mutlaka görülmesi gereken bir müzedir, Ulucanlar Cezaevi.

Bugün bu güzelim ülkemde acaba kaç tane Ulucanlar var?

(Devam edecektir. Sonraki yazı: Kabuk tutmayan yaraların adresi; Ulucanlar)

YORUM YAZ

Please enter your comment!
Please enter your name here