Ulucanlar’da canlar can verdi -4

0

Kabuk tutmayan yaraların adresi Ulucanlar

Ulucanlar Cezaevi’nin koğuşları, tecrit odaları, zindanları ve bu bölümlerde yapılan seslendirmelerle sizi adeta o günlere alıp götürüyor.

Hangi birisini anlayım?

Nereye adım atarsanız atın, ruhunuzu kocaman acılar yumağı sarıyor.

İçeri girdiği andan itibaren insanın tüyleri diken diken oluyor.

Zülfü Livaneli; ‘yiğidim aslanım burada yatıyor.’ Nağmesi dolanıyor dilinize.

Elinizi kolunuzu sallayarak gezdiğiniz bu yerde kim bilir ne acılar ne zulümler yaşanmış…

Özgür halimle bile içimin titrediğini ve dizlerimin dermanını bittiğine kaç kez şahit oldum…

Zindanlar, disiplin koğuşları ve tecrit odaları… Aman Allah’ım, nasıl bir atmosferdir bu böyle!

Fakat dikkatimi geçen bir şey oldu. O da şu; içerisi çok fazla temizlenmiş. Sanki bazı şeylerin izi silinmiş gibi… Sanki buralarda o zalimlikler o idamlar yaşanmamış gibi… Zira birkaç bölüm dışında sanki burada hiç acı çekilmemiş, işkence yapılmamış ve ölümler yaşanmamış gibi restorasyonu yapılmış.

En nihayetinde burası zindan… Ölümler, öldürülmeler, çileler ve hasretler burada yaşanmış.

Buraya gelmeden evvel burada asılanların hayatlarına biraz göz atmanızda fayda var diye düşünüyorum. Zira müzeyi gezerken onlarla yüzleşeceksiniz. Yeterli mi? Elbette hayır!

Zira nereyi gezildiği bilinci ile bakıldığında, restorasyonun göz boyaması unutulduğunda, yazılar, fotoğraflar, gazete kupürleri, mektuplar sizi o günlere alıp götürecek.  Ne kadar fazla düzeltilmiş olsa ne kadar temizlenmiş ve duvarlara, tavanlara alçı geçilmiş olsa yine de o korkunç havayı içinize çekerken içiniz üşüyecek, içiniz titreyecek…

O daracık koridorda attığım her adımda yüreğime iğneler battı, ruhum ızdırapla ve gözlerim yaşla doldu.

Ruhunuz öyle bir hüzne, öyle bir hal alıyor ki o durumu anlamak da empati kurmak da imkânsız bir hal alıyor. Sanki her şey bugün yaşanmış, sanki idamlar az evvel yaşanmış gibi acılar duvarlara kazınmış.

Hele idam sehpasının karşısına geçince insan…

Tecrit odaları az da olsa o zamanın şartlarını anlayabilmenizi sağlıyor. Küçük bir oda ve pencere kısmı ise bir levha ile kapatılmış. Levhaya nohuttan biraz büyük üç delik açılmış. O odada kalanın ışık ve oksijen ile olan tek ilişkisi üç delik… Gerisi, gerisi yok!  Bir gün orada kalanların psikolojisini varın siz düşünün. Ya aylara ve yıllara varan bitmez sürelere yayılırsa bu zulüm…

Disiplin odaları boş duruyor. Kimi ya da kimleri nasıl disiplin edildiği gösterilmemiş. Tuhaf değil mi?

Girmiş olduğunuz her koğuşta kalanların ranzalarında biyografilerini okumayı unutmayın. Çok ilginç isimlerle karşılaşacaksınız.

Avluları yavaş yavaş adımlayın. İsterseniz biraz oturun. Gözlerinizi kapatın ve hayal edin o günleri…  

Tertemiz bir ceza evi ve elden geldiğince temizlenmiş, süpürülmüş acıları. Bir nebze yitirse de gerçekliğini, sen biliyorsun ya bir zamanlar bu avluda bir Deniz Gezmiş, bir Muhsin Yazıcıoğlu ve bir Yılmaz Güney vardı ve bu avluyu adım adım adımlamışlar… Belki de şu an tam da ayak bastığın o köşede Necip Fazıl bir sigara yaktı… Varsın boyasınlar duvarlarını, hatta boyasınlar darağacını. Sen biliyorsun, o urgan nice canlar aldı.

Darağacının sergilendiği avludan belki de defalarca geçti İskilipli Hoca, Mustafa, Eren, Deniz, Yusuf, Hüseyin ve diğerleri… Sen biliyorsun, ne kadar yaşanabilir gösterilmeye çalışılsa da onlar bu tabutun içinde bir zamanlar nefes aldı.

İçeri adım attığınız andan itibaren bir acı saplanıyor kalbinize. O avluda kimler yürüdü? Neler düşündüler? Neler geçtiler? Neleri yarım kaldı? O karanlık hücrelerde zalimler onlara neler yaptılar? Sahi, o karanlık hücrelerde zaman nasıl geçiyor?

Ve koğuşlar… Duvarlarında neler yazılmış neler… Şiirler, sözler, tarihler…

Dün Ulucanlar idi ama bugün tüm memleket olmuş Ulucanlar…

Bebekli anneler, kanser hastası mahkumlar, mağdur edilmiş binlerce mazlumlar…

Ulucanlar’da mektup yazmak nasıl bir duygu, tarifi var mıdır?

1950’lerde bir mahkumun oğluna yazdığı bir mektup vardı duvarda. “Gece kalktım, her taraf bembeyaz, gece kar yağmış demek ki.” Ve ekliyor: “Bana karlı bir masal yazıp yolla…” Karlı bir masal nasıl olabilir… Nasıl başlamalı bu masal ve nasıl bitmeli?

Belki üstüne abanacağı dört duvarın ve döşemenin sonsuza dek susacağı belli. Kapı kolay açılmayacak bir daha… Bir daha sesini yankılamayacak tavan. Kim bilir kaç gece uykusuz kalacaksın.

Bir koğuşunun duvarında, yazarı belirsiz bir şiir var;

” … oysa

bir şey var bilmen gereken

öyle bir kavganın içindesin ki

neye değse elin silaha dönüşür

bir ağaç dalı bile dövüşür

bir pencere bile yeter

bilemeye direncini..”

(Devam edecek… Sonraki yazı: En trajik yer… )

YORUM YAZ

Please enter your comment!
Please enter your name here