Ulus yalan, ırk palavradır

0

Benim naçizane önerim insanların düşüncelerine bakmayın, kalplerine bakın, iyi bir insan er-geç doğru yolu bulur, bulmasa bile sizin anlattıklarınıza kişisel kaprislerle yaklaşmaz, oradan sizde, kendisine de çıkarılabilir birtakım dersler çıkarır.

İnsanın kendisini ifade çabasında eksik ifade etmesi veya yanlış ifade etmesi olasıdır, bu her insanın izah çabasında içine düştüğü, düşebileceği bir olgudur, bu bütünüyle o kişinin konu hakkındaki bilgisiyle ilgili bir neticedir ve bilgi de takdir edersiniz ki ilgiye göredir. Bilginin doğru olması ise, doğrusunu isterseniz kanıtlanmasından fazla kabul görmesine göredir.  

Kabuller ise her dönemin anlam ruhu üzerine inşadır, eksik-fazla kendi döneminin ruhuna göredir.

İnsanların olayları geçmiş üzerinden almaları veya geçmişi emsal olsun diye güne taşımaları önemlidir, ancak onların geçmişin anlam ruhunu bilmemeleri kötüdür, çünkü öyleleri geçmişi geçmişin ruhuna göre değil, günün anlam ruhuna göre almakta ve günün kabullerini de geçmişe irca ederek geçmişi de ruhsuz bırakmaktadır.  

Öncelikle şunu söylemeliyim ki, geçmişle günümüz arasında anlam ruhu açısından pek az bağ vardır. Bu bağ siyasi kavramlardan, ekonomik, kültürel ve edebi kavramlara kadar hayatın tüm alanlarını kapsamaktadır. Yani aslında bugün var saydığımız pek çok şey geçmişte yoktu veya varsa bile bugünkü anlamda yoktu. Daha ötesi bugüne dair anlam bulmuş pek çok şey aslında geçmişe hiç yoktu ve bilindiğinin aksine var olduğu ve bir topluluğa atfedilen pek çok özellik aslında bir topluluğun başka bir topluluğa yakıştırma yollu getirdiği bir atıftı. Örneğin bu günkü toplulukların gururla taşıdığı pek çok isim veya unvan aslında dost veya düşman bir kabilenin o topluluğa yakıştırması sonucu var olmuştur. Bugünkü ulusların gururla andıkları isimleri de buna dahildir. Tabii geçmişte bugünkü manada anladığımız bir ulus da yoktu, topluluklar birbirleriyle mütemadiyen savaş halinde olan küçük küçük kabilelerden müteşekkildi. Krallıklar ise her kabilenin gücü oranında savaş ganimetlerinden yararlandığı bir çeşit federasyondu. Krallık ve krallık soy şeceresi ise güçlü kabilenin inhisarındaydı. 

Bu nedenle geçmişte ortak kültürel süreçlerden gelen kabilelerin ortaklaştıkları siyasi bir ulus olma davaları yoktu, hangi kabile birlik içinde hareket etmekte fayda görüyorsa, o birliğin içinde yar alması olasıydı.

Krallık unvanı ise, bir kabilenin diğer kabilelere galebe çalması, onlar üzerinden bölgesel hakimiyet kurmasından başka bir şey değildi. O ortaklıklara iştirak eden kabileler ise beklentilerinin karşılanması esasına göre hareket eder, her an başka bir kabile federasyonuyla iş birliğine gidebilirlerdi. 

Güçlü kabilelerin yayılma şartı öncelikle nötr durumda duran zayıf kabilelerden başlayarak onları tahakküm altına alma şeklinde işlerdi. Hiçbir kabilenin menşei diğer bir kabilenin kazanç hesapları içinde bir özellik değildi. Ki bazen iki farklı kabilenin savaşı bile o akraba kabileyi kendi aralarında paylaşma savaşı şeklinde kendisini gösterirdi. Zira zayıf bir kabileyi yutarak güçlenmek bir ahlaksızlık değil, bir fırsat olarak okunurdu. 

Yakın bölge kabilelerin birliği ise genelde dışarıdan, beklenmedik yabancı bir kabilenin topraklarına akın etmesiyle başlardı. Bu ittifak düşman kabilelerin daha büyük bir düşmanı durdurma ittifakı şeklinde olurdu ki zaten düşman bertaraf edildiğinde ittifak amacı da biter, savaşlarına yine kaldıkları yerden devam ederlerdi. 

Neden hep savaş? Derseniz. 

Savaşmak zorundaydılar, çünkü bugünkü manada ekonomik bir kültürleri yoktu, her şey savaş ticareti üzerineydi. Anlayacağınız mülkün temeli kabilelerin savaş gücüne dayanıyordu ve mülkün el değiştirmesi şartı ise kabilelerin savaşlardaki başarılarına. O zamanlar çalışmanın ayıp, savaşmanın erdem telaki edildiği zamanlardı; hırsızlık yapamayana adam gözüyle bakılmaz, adam vuramayanı kızlar bile kendilerine eş almazdı. İllaki adam hırsız olacaktı, çünkü ekonominin çarkları savaş, hırsızlık, çapul, köye basma ve adam kaçırma üzerine dönerdi. 

Bir kabilenin dışardan gelmiş yabancı bir kabileyle ortaklığa kendi sebeplerine göre varlık gösterirdi. Bu, bütünüyle o ortaklığın onlara ne kazandıracağı üzerineydi. Kimse aynı dili konuştuğu bir kabilenin dışardan gelen yabancı bir kabileyle iş birliğine gitmesini yadırgamaz veya bugünkü manada hainlikle suçlamazdı; çünkü herkesin baktığı öncellikle kendi kabilesinin çıkarlarıydı ve çıkarlar örtüştüğünde akraba iki kabilenin savaşması hiçte ihtimal harici değildi. Hatta ezeli düşmanlıklar hep akraba kabileler arasındaydı.

İstisnasız bugün uluş olmuş tüm halklar yakın bir zaman öncesinin birbirleriyle savaşan kabileleriydi ve çoğu sanılanın aksine akraba veya yakın akraba filan değillerdi, tüm ilişkileri dönemsel ittifakların onları şartlar gereği bir dönem yakınlaştırması sonucu oluşmuş bağlardır. Gerisi, kabilesi talan edilirken çaresizlikten yerel bir beye sığınmış sıradan ailelerdi. Beyler ise kendilerine sığınan aileleri genelde toprak kölesi yapar ve olası arazi satışlarında onları da arazileriyle birlikte kelle sayısı üzerinden satarlardı. 

Bugün istisnasız hiçbir ulus saf ve arı bir halk değildir, dahası hiçbir beylikte saf ve arı bir beylik değildir, hepsi yıkılan beyliklerin yerine savaşlarda bir dönem kahramanlıklar göstermiş asker ve komutanların kahramanlarına karşılık beylerinden aldıkları ödüllerin semeresidir.

Yani uluslar da türemedir, beyler de ve dahası, bu kabileler binlerce kez şekil, isim veya şecere değiştirmiş, günümüze bu şekilde gelmiştir. Yani aslında hangi savaş kahramanı hangi halktandı, bu bilinmiyor ki, belirli bir soy şeceresi dışında onu kendisi de bilmiyor, güne hangi soyadıyla sarkmışsa biz öyle biliyoruz. Kaldı ki devşirme olmayan, tecavüze uğramayan, savaşlardan kaçarken yüzlerce yurt değiştirmiş hiçbir halk veya kabile yoktur. O yüzden üzülmeyelim, biz muhtemelen Herkules’in de, Simpson’un da, Kawa’nın da, Büyük İskender’in de, genlerine sahibiz. Ama tabi bu arada Neron’u, Caligula’yı, Kral 4. Henri’yi veya Korkunç İvan’nı da unutmayalım. 

Bizim bugün gördüğümüz tüm uluslar yakın bir geçmişin sentez jenerasyonlarıdır, hiçbiri saf değildir ve kendisini sandığı bugünkü siyasi kimlikle bir ilgisi yoktur; baştan sona devşirmenin devşirmesi, bu günkü ifadesi kendisini hakim bir kimlikle koruması refleksinden başka bir şey değildir. Sıradan bir antropolog bile bu devşirmelerin gen haritalarını çıkarabilir, üç jenerasyon önce bugün düşman bellediğinin torunu veya beş jenerasyon sonraki annesinin torunlarına tecavüz ederken bundan aşağılık bir zevk aldığını çıkarabilir. 

O nedenle bugün bir topluluğa ulus demek reel değil, siyasi bir tanımlamadır, temeli etnik değil, siyasidir, kişinin kendisini gördüğü ve öğrendiği üzere hakim ulus kimliğiyle ifade etmesidir. Bu, kişinin kendisini içinde bulunduğu toplulukla ilgili aidiyet hissinin getirdiği bir neticedir; bilinçli değildir, hissidir, kendisini bu şekilde ifade ederken aynı hisse ortaklık eden başkalarının ona karşılık vermesiyle kendisini sahiplenmiş hissetmesinin getirdiği bir nihayettir.  

Eskiden, aynı dili konuşmak siyasetten var olmak için yeter bir sebep değildi. Hem zaten bir beylik diğer bir beylikle anlaştığında dil birliği veya akrabalık yalnızca bir faktördü, bu faktörü besleyen bir çıkar birliği yoksa bu bir arada durmaları için yeter bir neden de değildi. Kaldı ki, tüm düşmanlıkların altında yakın akraba kabilelerin kendi aralarında bir şeyleri paylaşamamaları sorunu yatardı. Dışardan gelen kabilelerin yaptığı yalnızca bu çelişkilerden yararlanmak ve kabilenin birini yok ederken, diğeriyle ganimeti paylaşma antlaşmasıydı. İmparator olma hevesinde olanların yaptığı ise birine istediğini vererek onu yanına taşıma taktiğiydi ki, bu genelde tutan bir taktikti.  

Ortak dilin, kültürün veya akrabalığın milli şuur oluşturması 17 yüzyıl sonrası anlama müncer olmuş bir algılama biçimidir. Bunun temelinde de ulus veya halklardan çok dönemsel beylerin hakimiyetleri altındaki toprakları koruma çabasında tebaalarına uydurdukları bir teranededir. Bu halk ise dediğim gibi tebaaydı, yani onların köleleriydi ve çoğu ortak bir kültürün çocukları bile değildi, oradan buradan toplanmış insanların yarattığı bir nüfus sayısıydı.

Önemli olan beyin topraklarıydı ve iş o toprakları korumaya geldiğinde hiçbiri harcanabilir olma şartından muaf değildi. Tüm kıymetleri köle olarak o topraklarda üretebildikleri değerdi ki, ölünce yerlerine başkalarını bulmak hiçte zor değildi.  Nasıl olsa gelen kendisi üretiyordu ve o beye değil bey onun ürettiklerinin ortağıydı. 

Çoğunuz muhtemelen devleti tüm bunların dışında özgürlüklerin hakim olduğu modern bir yapı olarak algılıyorsunuz. Modern olduğu doğrudur, ancak özgürlüklerde değil, köleliğin yeni bir formuna göre doğrudur.

Çünkü yine üretiyor ve ürettiklerinizle tepenizde emeğinize doymayan bir ortak besliyorsunuz; tek fark, siz eskiden beyleri seçmiyordunuz, onlar vardı, siz ya o beylere sığınıyordunuz, ya da o beyler sizi satın alıyorlardı. Artık beyinizi size sunulmuş bir seçme oyunuyla siz seçiyorsunuz, o da çağın kölesi “yurttaş köle” olarak onun hükmünde nasıl yaşayacağınıza karar veriyor.

İbrahim Yersiz

YORUM YAZ

Please enter your comment!
Please enter your name here