Umut inancın temeli…

0

Biri: “Bir insanı yalanlarla kazanmak yerine doğrularla kaybetmeyi tercih ederim” demiş.

Doğrusu kim söylemiş bilmiyorum. Bu söz Tuncer Kurtiz’e mal edilse de ona ait olmadığı, onun da sevip kullananlardan biri olduğu biliniyor. Hem zaten anlatmak istediğim bu sözün kime ait olduğu değil, toplumdaki karşılığıdır. Çünkü toplum bu sözü felsefi veya akli açıdan ele almıyor, ahlaki açıdan ele alıyor ki, ahlak bir şeyin doğruluğundan öte kabul verdiği üzere onurlu bir davranış olup olmadığına bakıyor. Bu kabulü daha basit manada ifade edecek olursak, toplum bu söze doğru olduğu için anlam atfetmiyor, onurlu bir davranış olarak okuduğu için anlam atfediyor.

Ancak gerçek şu ki, insanı yalanlarla kazanmanın -buna kaybetmeyi de edebilirsiniz- dışında başka bir yol yoktur. Yol diyorum; çünkü en isabetli doğrularımız bile bizde kabul görmüş bir kısım yalandan başka bir şey değildir.

Doğruya gelirsek; biz bir şeyi kanıtladığımız için o doğru olmuyor, kabul verdiğimiz için doğru oluyor. İnancımızın temeli de buradan gelmektedir, çünkü inançta doğru olmasını istediğimiz şeydir. Yani kelimenin en yalın ifadesiyle biz her şekilde yalan söylüyoruz; doğru dediğimiz tüm o şeyler kabul verdiğimiz bir kısım yalandan başka bir şey değildir. 

Sizde bu şekilde inanıyorsanız -ki bunun başka yolu yok- bu sizin de toplumun kabul verdiği doğruların şahsında yalanlara inandığınız anlamına gelir. 

Burada o sözü söyleyenin amacı belki abartılacak kadar kötü değildir; ancak kullanıyorsa bu onun da o yalana inandığı ve bizi de o yalana ikna etmeye çalıştığı bir gerçektir. 

Bu sözü söyleyen bir bilge midir, bilmiyorum, ancak bir bilgenin kabul verilebilir ölçülerin dışında bir doğrusu olmadığını biliyorum; şayet varsa ve kendisi de ona inanıyorsa, bu o şeyi doğru yapmayacağı gibi, o kişiyi de bilge olmaktan çıkarır; çünkü normal bir bilge her doğrunun görece bir kabul olduğunu ve her kabulünde dönemsel olduğunu, belirli zamanlarla sınırlı olduğunu bilir. 

Gerçekte bir insanın doğru olduğuna inandığı şeyin doğru olması yalnızca bir olasılıktır ve o olasılık ne kadar olasıdır onu kendisi de bilmemektedir; çünkü en sıradan bir olasılık bile herhangi bir doğruyu doğru olmaktan çıkarmak için yeterlidir. Çünkü doğrunun gücü doğruluğundan değil ona verilmiş kabulden gelmektedir. 

Olasılık ise olabilirlikte bir ölçü olsa da bu doğru olması için yeterli bir neden değildir. Ki neden bize dair bir şeydir, çünkü düşüncemizin temelinde her olasılıkta bir mantıksal bileşimin olması gerektiği vardır. Ki aynı zamanda inanıyor olmamızın temelini de bu düşünce oluşturmaktır, çünkü nedene neden bu düşüncenin kendisinden gelmektedir. Oysa her neden belirgin herhangi bir noktadan başlamaktan başka bir şey değildir. Kaldı ki, bir sonuca varmamızın nedeni de hep böyle nedenli düşünüyor olmamızdan gelmektedir. Zira bilincimize bir neden kontrike -empoze- ederken bir sonuçta kontirke etmiş oluyoruz. Ve nedenli düşününce takdir edersiniz ki her neden kendi sonucuna bağlıdır. Siz nedeni ne şeklide alırsanız alın muhtemelen ona uygun bir sonuca varacaksınız. 

Doğru her şekilde bir kabuldür, sizin ona inanmanızın bir önemi olsa da bunun bir kıymeti yoktur, o kabul baştan sona sizin olaylardan ne çıkarsadığınıza göre bir kabuldür; yani o kabulü veren, daha doğrusu o doğruyu takdir eden sizsiniz. O doğrunun olaylarla ilgisi ise -yukarda da ifade etmeye çalıştığım gibi- nedenli düşünmenizin bir sonucu, olaylarda yakaladığınız mantığın bir bileşim noktasından başka bir ey değildir. 

Bu, doğrunun yakalanmasında işin şansa tahvil edilmesinde bile ötedir, çünkü seçme tasarrufu sizdedir ve siz de bir nedenden başlamayı hiç başlamamaktan evla gördüğünüz için siz de görünür bir nedenden başlıyorsunuz. Oysa nedenlerin sınırsız olduğu yerde mutlak bir neden aramak fazla akıllıca değildir ki zaten neden seçen kişi olayı aydınlatmıyor, kendisine dönemsel bir izah geliştirmiş oluyor. Şansın doğruya veya doğrunun şansa tekabül etmesi nasıl bir olasılık ise, seçili nedenin mutlaka tekabül etmesi de öyle bir olasılıktır, ancak bu olasılığın olası gerçekleşmesi ihtimali sarhoş bir kuşun atılan taşa tesadüf etmesi kadar az olasıdır; çünkü ‘neden’ diye seçtiğimiz şey itibaridir.

Bildiğimiz manada inançlarda itibari olarak gücünü olasılığın bu bileşim öğesinden almaktadır. Yani daha açık bir ifadeyle ifade edecek olursak, inançta bir şeyin doğru olmasıyla ilgili değildir, olasılıkta olası bir pay bırakmasıdır ki, umudun insanda yeşermesi nedeni de tam olarak böylesi bir olasılığın olması sebebiyledir.  Ve doğrusunu isterseniz “Bir şeye inanmadan nasıl yaşayabiliriz?” diye soran insanların sığındıkları şey de tam olarak bu olasılıkta mantığın bileşim noktasıdır. 

Sanırım o bileşimin itibari olduğunu, onu bir başlangıç noktası olarak kendi aldığımızı tekrar söylememe gerek yoktur. Kısacası umutta, inançta o olasılık payı üzerinden var olmuş ve hala oradan beslenmektedir. 

Ama biz zaten inandığımız şeyin doğru olduğunu bilmiyoruz, inanma ihtiyacından dolayı hareket ederken yalnızca doğru olmasını umuyoruz. Ki bu umut diğer bağlandığımız şeylerin de nedenidir; biz diğer şeylerin de doğru olduğunu bilmeden doğru olması umuduyla sarılıyoruz.

Biz, bir şeyin doğru olması olasılığını birtakım sınamalardan geçirsek de o olasılığı en fazla daha az olası bir hale getirebiliyoruz. Anlayacağınız ötesi hep şansa tahvildir; çünkü henüz kendi sonuçlarımız dışında herhangi bir sonuca varmış değiliz. Biz, o nedenle umudumuzu olayların sonuçlarıyla değil, gerçekte kendi çıkarsamalarımızın sonuçlarıyla besliyoruz.

Ama umut yine de inancın temelidir, biz umut ettiğimiz, edebildiğimiz için kendimizde bu denli yaşama gücü buluyoruz. Bu nedenle inançlarımızın doğrulukla bir ilgisi olmasa bile bu inanmamıza engel değildir; zira gücümüzü olasılığın karanlığından alsak da kendi anlam yıktığımız bir karanlıktan alıyoruz ve gücümüzü kendi inancımızdan aldığımız için kendimizde onu tekrar tekrar yenilme ve yeni baştan yorumlama gücü buluyoruz. 

YORUM YAZ

Please enter your comment!
Please enter your name here