Vefa! Ama Kimlere ?

6
gündogdu

Tabi ki önce yüce yaratıcımız Allah’a ve sonra Resulüne; Daha sonra insanlara ve bütün mahlukata vefalı olmak gerekir.

Vefa: Sözünde durma, verilen sözü yerine getirme, bağlılık ve sadâkat, dostluk ve muhabbette sebat etme, sevgide süreklilik,… mânâlarına gelir.

Vefa kelimesi, minnettarlık, sadâkat ve istikâmet gibi vasıfların hepsinde bir kumaşın iki yüzünden biri olmak gibi beraberlik ve hatta bazen ayniyet ifadesi taşır.

Bu temel bakış açısından, Allah’a inanıyor olmanın gerektirdiği her tavır ve hareket, aynı zamanda bir “vefâkârlık” ifâdesi taşıdığı gibi, bu tavır ve hareketlerin aksi de “vefâsızlık” olarak kabul edilir.

Vefa, peygamberlere, velîlere ve fazîlet sahibi kimselere âit bir vasıf olarak beşerî hayatı en yüce bir seviyede taçlandıran mânevî bir sıfattır.  Bu itibarla bazı müfessirler İslâm’ı, dil ile ikrarla beraber hem kalb ile tasdik hem de Allâh Teâlâ’ya teslimiyet ve vefa olarak târif etmişlerdir.

Allah’a Vefa

Cenâb-ı Hak, ezelde yarattığı bütün ruhlara:

“…Ben sizin Rabbiniz değil miyim? (Buyurdu. Onlar da:) Evet (Sen bizim Rabbimizsin!)…” (el-A’râf, 172) diyerek ikrarda bulundular. Buna “elest bezmi veya bezm’i elest” denir.

Bu ikrar hususu, Cenâb-ı Hakk’ın ulûhiyetini ve insanların kulluğunu kabullenmeyi ifâde eden bir akit ve  ahitleşmedir. Bunu kabul eden, ikrârında sadâkat gösterip kulluğunu hayatı boyunca en güzel şekilde devam ettirmekle vefakarlık göstermiş olur.

Çünkü bu vefakarlık için sadece ikrar kâfî değildir. Bu kabullenişin doğurduğu bir takım aklî ve vicdânî mükellefiyetler vardır. Bunlar da Allah’ın emirlerine riâyet ve nehiylerinden kaçınmaktır.

Hepimiz Cenab-ı Hakk’a karşı tepeden tırnağa vefa hissiyle dolu olma mecburiyetindeyiz. O, bizi türlü nimetlerle donatmış, bizi varlık âlemine çıkarmış, hayat lütfetmiş, insan olma ufkuna yükseltmiş, imanla şereflendirmiştir.

Allah’ın ihsan ettiği bütün bu lütuflar karşısında bize düşen vazife, çok ciddi bir vefa hissiyle başta iman, ibadet ve ahlaklı yaşamaktır.

Peygamber Efendimiz’e Karşı Vefa

Aynı şekilde bir mü’min, Peygamberimize (s.a) karşı da vefa hissiyle dopdolu olmalıdır.

Allâh’a karşı vefadan sonra en ulvî ve en gerekli vefa, Âlemlerin Efendisi olan Hazret-i Peygamber’e müteveccih olan vefadır.

Peygamber’e sevgi ve muhabbette derinleşmekle başlayacak olan bu vefa, onun sünnet-i seniyyesi etrafında pervâne olabilmekle mümkündür. O yüce Peygamber ki, bizi Allâh’a götüren, hayat ve ölüm karşısında irşâd ederek sonsuz saâdet yollarını aydınlatan yegâne rehberimiz olmuştur.

Duymamız gerekli olan şeyleri O’nunla duyduk. O olmasaydı ne doğru bir Allah tasavvuruna ne haşir telakkisine ne de nübüvvet düşüncesine sahip olabilirdik. Geleceğe ümitle bakamazdık. Ahireti bir harita gibi göremezdik. Nasıl bir yolda yürüyeceğimizi bilemezdik. Gerçi bütün bunları bize öğreten Allah’tır. Fakat Allah, O’nu vesile etmiş, O’nun eliyle bizi hidayete ulaştırmıştır.

Ayrıca ibadetlerimizde ve belirli dualarla bizler Efendiler Efendisi’ne karşı vefa hislerimizi de ifade etmekteyiz. Mesela ezan okunduktan sonra ellerimizi açıyor, Allah Resûlü’ne salât u selâm ediyor ve Allah’tan O’nun için “Makam-ı Mahmud”( Kıyamet günü sorgulama öncesinde uzun bekleyiş sebebiyle bütün insanların sıkıntıda bulunduğu bir sırada Resûl-i Ekrem’e ilâhî rahmetin tecelli etmesi yolunda niyazda bulunması izin ve yetkisini ifade etmektedir) talebinde bulunuyoruz. Bu bir vefa duygusu olduğu gibi; Aynı şekilde bütün namazların tahiyyatında ve O’nun nam-ı celilinin geçtiği her yerde Efendimiz’e salât u selâm getiriyoruz. Böylece O’na karşı vefa hislerimizi ortaya koymuş oluyoruz.

İnsanlara Karşı Vefa

Allah’a ve Resûlü’ne karşı vefalı olan bir kişinin, çevresine karşı vefasız olması mümkün değildir. İnsanlara karşı vefa hisleri gelişmeyen vefasız bir kişi, Allah ve Resûlü’ne de vefasız davranacaktır. Nitekim bir hadis-i şerifte insanlara teşekkür etmeyenin, Allah’a da şükretmeyeceği ifade edilir.

Evet, önemli olan, vefayı bir ahlâk hâline getirebilmektir. Tamamen vefaya programlanan bir insanın nazarında bir bardak kahvenin/çayın kırk yıl hatırı olur. O, yapılan hiçbir iyiliği unutmaz.

Müslüman başta anne baba olmak üzere, akraba, eş, dost hülasa kendisinden iyilik gördüğü kişilere vefakar davranır,  saygısını sevgisini eksik etmez. Hiçbir iyilik ve güzelliği karşılıksız bırakmaz.

Allah Resulünden Vefa örnekleri

(Peygamberimizin Annesi ve Süt Annesine Vefası)

Hz. Peygamber Hudeybiye umresinde Mekke’ye giderken Ebvâ’ya uğrayarak annesinin kabrini ziyaret etmiş, eliyle kabrini düzeltmiş, annesinin şefkat ve merhametini hatırlayarak teessüründen ağlamıştı.

Hazret-i Peygamber, süt akrabalarına karşı da ömür boyu vefakâr davranmıştır. Sütannesi Halîme Hâtun’u her gördüğünde; “Anneciğim! Anneciğim!” der, kendisine candan muhabbet ve hürmet gösterir, ridâsını (üst elbisesini) yere serip üzerine oturtur, bir isteği varsa hemen yerine getirirdi. (İbn-i Sa’d, I, 113, 114)

(Peygamberimizin Süt Kardeşine Vefası)

Huneyn Gazâsı’nda zafer elde edilmiş, ele geçirilen ganimetlerin yanında çok sayıda da esir alınmıştı. Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e, esirler arasında sütkardeşi Hazret-i Şeymâ’nın da bulunduğu haberi geldi. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, hemen onu yanına getirterek ridâsını çıkardı ve Hazret-i Şeymâ’nın altına serdi. Bâdiyede beraber büyüdükleri bu kıymetli süt kardeşe, büyük bir vefa gösterip şefkatle muamele ederek:

“–Hoşgeldin!” dedi. Eski günleri hatırladı ve gözleri yaşla doldu. Anne ve babasını sordu. Şeymâ, onların vefât etmiş olduklarını bildirdi. Allah Rasûlü diğer akrabâları hakkında da bilgi aldı. Süt kardeşi Şeyma’ya ikramlarda bulunmuştu. (İbn-i Hişâm, IV, 101; Vâkıdî, III, 913)

(Peygamberimizin Dadısına Vefası)

Peygamber efendimiz altı yaşlarında annesi ile birlikte Medîne’ye, babasının kabrini ziyârete gitmişti. Dönüşte, Ebvâ köyünde annesi de vefât etti. Allah Rasûlü, bu sûretle anneden de öksüz kalarak hizmetçileri Ümmü Eymen -radıyallâhu anhâ- ile birlikte Mekke’ye döndü.

Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, hayâtı boyunca dadısı Ümmü Eymen’i sık sık ziyâret eder ve kendisine; “Anne!” diye hitâb ederdi. Onun için; “Annemden sonra annem! Bu, benim ev halkımdan sağ kalan tek kişidir!” diyerek iltifat eder, hürmet ve muhabbet gösterirdi.

(Peygamberimizin Mescid-i Nebevî’yi temizleyen hizmetliye Vefası)

Mescid-i Nebevî’yi temizleyen bir zenci kadın vardı. Efendimiz onu bir ara göremedi. Merak ederek nerede olduğunu sordu. Vefât ettiğini söylediler. Bunun üzerine vefâ âbidesi Efendimiz:

“–Bana haber vermeniz gerekmez miydi?” buyurdu. Daha sonra; “Bana kabrini gösterin!” diyerek kabrine gidip cenâze namazı kıldı ve ona duâ etti. (Buhârî, Cenâiz, 67)

(Habeşistan Kralı Necâşî ve Elçilerine vefası)

Habeşistan hicretinin üzerinden yıllar geçmişti. Bir defâsında Habeşistan hükümdarının elçileri, Rasûl-i Ekrem’in huzûruna geldiler. Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, onlarla yakından ilgilendi, hattâ bizzat hizmet etti. Ashâbın, bu hizmeti kendilerinin yapabileceğini söylemeleri üzerine, Peygamber Efendimiz’in verdiği cevap çok mânidardır:

“–Bunlar Habeşistan’a hicret etmiş olan ashâbıma yer göstermiş, ikrâm etmişlerdir. Buna karşılık şimdi ben de onlara hizmet etmek isterim.” (Beyhakî, Şuabu’l-Îmân, VI, 518, VII, 436)

Tebük dönüşü Receb ayı içinde iken, Habeş Necâşîsi vefât etmişti. Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Necâşî’nin vefâtını hemen o gün ashâbına haber verdi ve:

“–Uzak bir beldede ölen kardeşinizin cenâze namazını kılınız!” buyurdu.

Sahâbîler:

“–Yâ Rasûlâllah! Kimdir o?” diye sorduklarında, Fahr-i Kâinât -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“–Necâşî Ashama’dır! Bugün Allâh’ın sâlih kulu Ashama öldü! Kardeşiniz için Allah’tan mağfiret dileyiniz!” buyurdu ve gıyâbî cenâze namazı kıldırdı. (Müslim, Cenâiz 62-68; Ahmed, III 319, IV 7) Daha sonra, Necâşî’nin tam olarak Allah Rasûlü’nün haber verdiği gün vefât ettiği öğrenildi.

(Peygamberimizin Muhâcirlere Vefası)

Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Muhâcirlerin yaptığı fedâkârlıkları da hiçbir zaman unutmamış, ashâbını mühim vazîfelere tâyin ederken, ilk günlerde İslâm’a destek verenleri dâimâ göz önünde bulundurmuştur.

(Peygamberimizin Ensâr’a Vefası)

Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, fetihten sonra Mekke’de on beş gün kaldı. Bu arada Ensâr’dan bâzıları endişelenmişler, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in bir daha Medîne’ye dönüp dönmeyeceğini düşünmeye başlamışlardı. Çünkü Allah Teâlâ, O’na doğup büyüdüğü mübârek ve mukaddes beldenin fethini nasîb etmişti. Safâ Tepesi’nde duâ etmekte olan Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Ensâr-ı Kirâm’ın bu tedirginliğini sezdi. Duâsı bittikten sonra onların yanına gelerek:

“–Konuştuğunuz nedir?” diye sordu.

Onlar da endişelerini dile getirince, Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- büyük bir vefâ örneği sergileyerek şöyle buyurdu:

“–Ey Ensâr! Öyle bir şey yapmaktan Allâh’a sığınırım. Ben sizin memleketinize hicret ettim. Hayâtım hayâtınız; ölümüm de sizin yanınızdadır.”

Bu ifâdelerden sonra Ensâr’ın endişesi zâil oldu. (Müslim, Cihâd, 84, 86; Ahmed, II, 538)

İşte eşi benzeri bulunmayan muhteşem bir vefa örneği!

6 YORUMLAR

  1. sn.hocam vefa hakkında çok doyurucu bir yazı kaleme almışsınız.
    vefayı ya bozacı ya bir lise ya da bir semt olarak anlayan insanların çok olduğu bir ülke de yaşıyoruz.
    keşke bu yazıyı onlara ulaştırıp okumalarını sağlayacak bir imkanımız olsa.

YORUM YAZ

Please enter your comment!
Please enter your name here