Veysi Dündar Coelho ve Maalouf çevirmeni Saadet Özen ile söyleşti: “Kusursuz İstanbul ortak hülyamızdır”

0

Kadınlar, kadınlarımız. Başarılı ve donanımlı çok kadına ihtiyacımız var. Zira hayat kadınlarla nizam bulur. Başarılı Hanımefendiler gördüm mü, mutlu oluyorum. Feyz alıyorum. 

“Bir erkeğe; başka biri olma imkanı sunan tek şey, tek kişi kadındır. Bu kadar net.” 

Bu haftaki konuğum çok donanımlı bir entelektüel. Fotoğraflardaki cüsse farkına bakmayın, donanımıyla beni 10’a katlar. Çok bilgilendiğim bir söyleşi oldu. Okuduğunuzda siz de aynı feyzden nasipleneceksiniz kanaatimce. 

Saadet Özen kimdir?

Saadet Özen İstanbul’da doğdu. Notre Dame de Sion Fransız Kız Lisesi ve İstanbul Üniversitesi Arkeoloji ve Sanat Tarihi Bölümü’nü bitirdi. Bir süre turist rehberliği yaptı, ardından uzun süre Can Yayınları’nın Fransızca editörlüğünü yürüttü. Aralarında José Saramago, Yves Simon, Romain Gary, Fernando Pessoa, Paulo Coelho’nun bulunduğu çeşitli yazarların kitaplarını Türkçe’ye çevirdi.

Eski-yeni İstanbul, Beyoğlu

Veysi Dündar (VD): Çevirmensiniz. Kokartlı İstanbul rehberisiniz. Magmada yazarsınız. Fotoğraf ve sinemada tarih ve Osmanlı konularına vakıfsınız. Önce Beyoğlu’nun, Pera’nın ve İstanbul’un bilinmeyen yönlerini anlatır mısınız? “Beyoğlu fethedilmemiş İstanbuldur” sözü İstanbul’un özeti midir?

 

 

 

Saadet Özen (SÖ): Beyoğlu’nun, Pera’nın, İstanbul’un bilinmeyen yönlerinden ne kast ettiğimiz önemli bence. Yazılı, sözlü, görüntülü yeni kaynaklar bize her zaman yeni olaylar öğretebilir, bildiklerimizin öyle değil de böyle olduğunu ortaya koyabilir; fakat bize yeni bir “hakikatle” karşılaştığımız hissini asıl verecek olan yargılarımızı masaya yatırmamızdır, yani eski yahut yeni bilgiler üzerine yapacağımız yorumlardır. Geçmiş durağan bir zaman dilimi değil, aksine, her yeni yorumla devinen, değişen, karmaşık bir kurgu ve bunun bir sonu yok, bakış açılarımızı gözden geçirdikçe yeni “hakikatler” kurabiliriz. “Beyoğlu fethedilmemiş İstanbul’dur” cümlesi, yanlış hatırlamıyorsam Midhad Cemal Kuntay’ın Üç İstanbul’unda geçiyordu. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın da, Beyoğlu’nda olan her şeyin daha iyisinin başka bir yerde bulunabileceğine dair bir yargısı vardı, yani Suriçi’nde olan her şey hakiki, Beyoğlu’ndakiler ise taklit. Gelgelelim, Mithat Cemal Kuntay, 1923’ten itibaren Beyoğlu 4. Noterliğini üstlendi, Ahmet Hamdi ise Beyoğlu’nda, Narmanlı’da yaşadı. Bana kalırsa onlar, iki yakanın (Suriçi ve Beyoğlu) bazı özelliklerini sivrileştirerek öne çıkarmışlardı, aradaki farkı daha görünür kılmak için, yani bir doğruluk payı vardı, iki yaka birebir aynı değildi. Fakat bir taraftan iki taraf bu söylenenlerden de ibaret değildi, fazlası vardı, Beyoğlu sanıldığı kadar Beyoğlu, Suriçi sanıldığı kadar Suriçi değildi, ayrıca ikisi de yaşamın gereklerini, hayata katılan yenilikleri, ihtiyaç duyulan kültürel ve ekonomik yapıları, nesneleri barındırıyordu. Dolayısıyla, uzaktan bakıldığında şemalar çizmek algılama kolaylığı sağlasa da aslında hiçbir yerin katıksız, pürüzsüz tariflere tam uymadığını bugünkü tecrübemizle de görebiliriz. 

VD: Bir ili ilçeyi ya da herhangi bir yeri yürüyerek daha iyi tanırsınız. Beyoğlu ve İstanbul için bir yürüyüş rotası verecek olsanız, profesyonel bir rehber olarak, nereden nereye yürümeyi tavsiye ederdiniz? Rotanız ne olurdu?

Reklam

SÖ: Bir semti yahut şehri sevmek için derin bir bilgi gerektiğini düşünmüyorum, ama gözleri açık tutarak, dikkat ederek yürümek iyi bir yol bence. Ne Beyoğlu ne İstanbul için tek bir yürüyüş rotası verebilirim, çok fazla var, hatta her gün hangi yoldan geçiyorsak o da bir rota olabilir. Bakarak, görmeyi bir egzersiz haline getirerek yürürseniz, İstiklâl’in bir başından diğerine varmanız en az iki gün sürer. Beyoğlu’nda alt katlar genellikle dükkânlarla dolu, binanın cephesini ancak başınızı kaldırdığınızda görebilirsiniz. Bu bakımdan Beyoğlu’nda başı havada tutarak yürümenin başlı başına İstiklâl’i bir rota haline getirdiğini düşünüyorum. Genel bir fikir olarak, tarihi eser denince aklımıza gelen kalıpları bir kenara bırakmak da işe yarayabilir. Yani sadece abidevi olanları, büyük, görünür olanları, siluetin içinde yer alanları “görülmeye ve öğrenilmeye değer” saymak yerine hiyerarşiyi bozmak, sokaklardaki ayrıntıların farkına varmayı iş edinmek… Sonra kendi tercihlerimiz gelsin, kendi kurduğumuz yakınlıkların sonucunda daha çok sevdiğimiz, hakkında daha çok şey öğrenmek istediğimiz yerlerimiz olsun. 

VD: Eski İstanbul için hayıflanmalı mıyız? Eskilerin nesi güzeldi ve bu dönemin nesi güzel?

SÖ: Hatırlamakla hayıflanmak arasında bir fark var. Büyük bir şehirde kimsenin tecrübesi tam olarak bir diğerininkine benzemez, bu geçmiş için de geçerli. Samatya’da oturan yoksul Rum balıkçı için İstanbul ile Boğaz’da yalı sahibi devlet adamınınki birbirine benzer mi? Bir asırdır şehri çok tahrip ederek bugüne getirdiğimiz bir gerçek, ancak bu eskiden her şey çok güzeldi, anlamına gelmiyor elbette. Şehirleri, binaları koruma fikri aslında oldukça yeni sayılır. Bu sonuca varıldıysa, yıkımlar, kayıplar toplumların hafızasına, hayatına zarar verdiğine kanaat getirildiği için. Geçmişi tamamen geri getirmenin bizi bir cennete kavuşturacağını hayal etmek ya da bugün hiçbir şeyin “güzel” olamayacağına inanmak bizi toplumsal bir melankoliye sürükler olsa olsa. Geçmişi hatırlamak, kayıpların, yıkımların bizi nasıl etkilediğini hatırlamak için önemli bence. Bundan sonra atılacak adımlarda bu tecrübeyi göz önüne almak için, yapılan bazı yanlışları düzeltmek için. Kusursuz İstanbul bir idealdir, bu haliyle aklımızın bir köşesinde, ortak hülyamız olarak kalabilir, bize yön gösterebilir, ama bugün hâlâ yapacak çok şeyimiz var, bence bunu düşünmek daha somut sonuçlar doğurabilir.

VD: Bir arkeolog olarak İstanbul’u yönetme hakkı size tanınmış olsaydı neler yapardınız? Nereleri korurdunuz? Hangi gökkafesleri yıkmak isterdiniz? 

SÖ: Arkeoloji okudum ama şu an arkeolojiden çok tarih üzerine çalışıyorum. Ancak sorunuzun cevabı benim için tarih ya da geçmişte değil, İstanbullu olarak kendi kimliğimde yatıyor, hayatıma, hatıralarıma zarar verdiğini hissettiğim şeyleri ortadan kaldırmak isterdim. Kabataş’taki projeyi, Süzer Plaza’yı ve elbette 16 / 9 kulelerini, Emek Sineması’nı ortadan kaldıran Grand Pera’yı, İstiklâl Caddesi’ne fazlasıyla saldıran Demirören’i baştan engellemeye çalışırdım, bunun yanı sıra özellikle Salacak tarafında, Kocamustafapaşa tarafında, Yedikule civarında, sokak içlerinde korunmasını isteyeceğim çok yer olurdu.

VD: İlgi alanlarınızı; Osmanlı devrinde görsel malzemenin politik kullanımı (fotoğraf, reklam, kartpostal vb.), turizm tarihi ve yine Osmanlı döneminde endüstriyel gıdaların tüketimi ve algılanışı olarak sıralamıştınız. Osmanlı devrine ait neler söylersiniz bilmediğimiz neler var?

SÖ: Bilmediğimiz şeyler hiç bitmeyecek elbette, hiçbir çalışma bir “sırrı” topyekûn ortaya çıkarmayacak, çalışmalar birbirine eklenecek, böylece bakış açılarımız çeşitlenecek. Bu temenniyle ilerlemeye gayret ediyorum. Temel olarak 19. yüzyılda görsel malzeme (fotoğraf, kartpostal, basın fotoğrafları, illüstrasyonlar ve sinema) üzerine çalışıyorum. İlgilendiğim diğer konularda da tıpkı yazılı belgeler gibi, görsel belgeleri de kullanmaya, onların getirdiği yeni bakış açılarını ortaya koymaya çalışıyorum. Nispeten az ilgi görmüş bir malzeme grubu olduğu için çıkan hemen her sonuç bize bir yenilik getiriyor. Bunlar aslında genellikle basınla bir tutulan Osmanlı kamuoyunun çok farklı araçlarla örülü olduğunu hissettiriyor.

Paulo Coelho, Amin Maalouf ve diğerleri

VD: Çeviri yaptığınız kitapları nasıl seçiyorsunuz? Yayınevleri midir bunu çevirin diyen yoksa siz kitabı okuduktan sonra etkilenip bunu herkes okusun diye mi Türkçe’ye çeviriyorsunuz? Nedir esin kaynağı?

Reklam

SÖ: Genellikle yayınevleri öneriyor, çevirebileceğimi düşündüğüm bir kitapsa kabul ediyorum. Eskiden, editörlük yaparken, yani yayınevinin içindeyken basılacak kitaplar içinden bazılarına talip olurdum, şimdi pek yapmıyorum bunu.

VD: Paulo Coelho’nun da Amin Maalouf’un da kitaplarını çevirdiniz. Kültür olarak sizce biz kimiz? Doğulu mu batılı mı, Avrasyacı mı? Hangi bölgenin iklimi bizim içimizi daha çok ısıtıyor?

SÖ: Bunun bir ölçüsü olabileceğini sanmıyorum doğrusu. Bu olsa olsa “şundan zevk alırsam bu beni şöyle bir kimliğe kavuşturur” önkabulü üzerinden seçimler yapmaya bizi zorlar, yani mutlaka içimizi ısıtanı değil siyasi ya da kültürel olarak içimizi ısıtması gerektiğini düşündüğümüz iklimi öne çıkarmaya çalışırız. Bunu nasıl ayırt edebiliriz? Kabaca Batı-Doğu diye düşünecek olsak bile, içinde yaşadığımız çağda, alışkanlıklarımızın, günlük hayatımızı kuran binlerce sesin, fikrin, nesnenin kökeni katıksız saflara ayrılabilir mi? “Biz” diye bir şey olduğunu derinden hissettiğim anlar oluyor, bunlar başka dile tercümesi olmayan anlar. Her kültürün tercümesi imkânsız anları vardır herhalde, ancak bu anların ne kadar saf, katıksız, tarifi kolay, takip edilebilir bir kökenden doğduğunu anlamak kolay değil. Keşke isimlendirmeye çalışmak yerine bu anların zevkini, ortaklığın bir nişanesi olarak yaşayıp geçsek.

“Aklımda bir film var”

VD: Sinemaya da ilgilisiniz. Belgesel yapımına da destek oluyorsunuz. Can Dündar’ın “Mustafa” belgeseline de destek oldunuz. Bu vesile ile Atatürk ile ilgili bilmediğimiz bir konu ile bizi aydınlatır mısınız? Haricen sinemada size bir imkan sunulsa neyin filmini yapmak isterdiniz?

SÖ: Şu an aklımda bir film var, imkân sunulmasa da yapabilmeyi umuyorum. Çok büyük bir fotoğraf koleksiyonu, yirmi beş yıldır bu fotoğrafları toplayan koleksiyoner, fotoğraflardaki kişiler ve koleksiyonerin onlarla ilişkisi üzerine. Hatırlanmak için her şeyi yapmış olan bir kadın ve onun parçalarını toplayan biri hakkında. Gerçek hayatın içinden bir kurgu, bir belgesel-film. 

VD: Arayışlarınız son buldu mu? İhtisas alanı olarak neden tek bir dal seçmekte zorlanıyorsunuz?

SÖ: Tek bir dal seçmekte zorlanmıyorum, böyle bir isteğim yok, neden olsun? Çalıştığım bütün konular bir noktada birbirine bağlanıyor. Hepsi hikâye, ben de hikâye anlatmanın farklı yollarını, farklı dillerini öğrenmeye çalışıyorum. Bu herhalde hiç bitmeyecek.

VD: Siz de bir sahafseversiniz. Sahafların dokumuza kattıkları nelerdir?

SÖ: Sahaflar bizim dağınık arşivimiz, nice kitaplar, belgeler sahaflar sayesinde hayatta kaldı. Çalıştığım konu ne olursa olsun, gerek eski yayınları öğrenmek gerek gözden kaçmış malzemeyi anlamak için sahaflarda arkeolojik kazılar yaparım mutlaka. Öte yandan, sahafların tercihlerinin bazı arşivlerin dağılmasına sebep olduğu da bir gerçek. Örneğin bir yazarın terekesi bu sebeple bütünlüğünü kaybedebiliyor, çünkü bazı sahaflar el yazması notlar, gazete kupürleri vb. bir kenara bırakıp eski, imzalı kitapları tercih edebiliyorlar. Oysa bu parçaların her biri ayrı ayrı ve topluca, o yazarın hayatının, evreninin bir sureti. Sahaflardan sürekli hazineler gelip geçiyor, ancak hangi koşullarda oraya geldiklerini anlamaya çalışmak da önemli.

VD: Eski bir yapımcı ve yönetmen olarak sektörde bulunduğumdan, harcamaları kısık tutarak filmi ucuza tamamlamaya çalıştığımız çok oldu. Acaba sizin de “bırakın çocuk oynasın” adlı film tadındaki belgeseliniz için harcama yapmaktan kaçındığınız durum oldu mu, satın alamadığınız ve kullanamadığınız görüntü oldu mu?

 

 

 

SÖ: Elbette. Dakikası 1800 Dolar olan görüntüler vardı, haliyle onları alamadık. Alabilseydik hikâyeyi başka türlü yazabilirdik. Bunu bir türlü anlatamıyorum, tarihi bir konuyu aktaran bir belgesel “herhangi bir görüntüyle” değil, gereken görüntü neyse onunla yapılmalı, metin görüntüler düşünülerek yazılmalı. Görüntü bir süs değil bir belge. Yani tarihi belgesel pahalı bir iş, bunu bir anlatabilsek belki daha iyi işler ortaya çıkacak.

YORUM YAZ

Please enter your comment!
Please enter your name here