Veysi Dündar Ertuğrul Günay ile konuştu: ‘’Düğümü cumhurbaşkanlığı seçimi çözebilir’’

0

Ertuğrul Günay’ın hukuk adamı kimliği yanında siyasi hayatın içinde kazandığı haklı bir ittibarı da var. CHP saflarında başlattığı siyasi hayatı 12 Eylül 1980 darbesiyle kesilmiş, en genç milletvekili sıfatıyla girdiği parlamentodan cezaevi macerasına sürüklenmişti.

En son AK Parti milletvekili ve bir dönem de bakanı olarak gördük kendisini.

Yazarımız Veysi Dündar karmaşık siyaset gündemini Ertuğrul Günay’ın deneyime dayanan görüşleriyle anlaşılır hale getirmeye çalıştı.

‘‘Siyaset hizmet için yapılır’’

Veysi Dündar (VD): Cengiz Aytmatov der ki: “Bana edebiyâtını söyle, hangi millete mensup olduğunu söyleyeyim.” Millet edebiyâtı olan topluluktur. Bugün bir Mehmet Âkif, bir Yahya Kemal, bir Necip Fazıl, bir Nazım Hikmet, bir Orhan Veli, bir Sabahattin Ali, bir … bir … örnekleri çoğaltabiliriz. Bunlar gibileri yok. Niçin düşünen, üreten insan yetiştiremiyoruz; yetişmiş olanları da çekinmeden, utanmadan, sıkılmadan, ortadan kaldırıyor, yok ediyoruz?

 

Ertuğrul Günay (EG): Soru sormayı yasaklayan, eleştirel akla kapalı toplumlar gelişemezler. Doğulu toplumlar, özellikle de İslam inancının egemen olduğu toplumlar, uzunca bir süredir sorgulamayı bıraktılar; inancı, biatı ve itaati esas aldılar.

Böyle bir ortamda aydın, eserleri evrensel değer taşıyan sanatçı, düşünce ve kültür insanı yetişmez, yetişemez. Yetişenler de, -bizde olduğu gibi- ya yaşamının önemli bölümünü mahkemelerde ve mahpuslukta geçirir, ya da gönüllü ya da zorunlu sürgünlerde yaşarlar.

VD: AKP’de siyaset yaptığınıza pişmanlık duydunuz mu hiç?

EG: Siyaset, sonuçta bir yolla topluma hizmet etmekse, bu imkanı 2007-12 arası Kültür ve Turizm Bakanı olarak görev yaptığım dönemde buldum.

Ülkemden çalınmış 3000’den fazla tarihi eseri geri getirdim; dünya çapında müzeler, çok güzel kültür merkezleri, yeni sanat sahneleri açtım.

Yerel dillerin klasik eserlerinin özgün basımına olanak sağladım.

Özgürlükçü, çoğulcu bir kültür ve sanat ortamı oluşturmaya çalıştım.

Tarihi dokunun korunmasına duyarlık gösterdim. Istanbul’un kent siluetinin bozulmasına karşı çıktım. Bunun için yerel ve merkezi yönetimin birçok birimi ve gücüyle tartışmalar, gerginlikler yaşadım.

Görevimden ayrıldığımda Türkiye dünyanın 6. büyük turizm ülkesi idi. Bakanlığım ‘Avrupa’nın En İyi Turizm Organizasyonu’ ödülü aldı.

Sonuçta bunlar benim ülkeme, vatanıma hizmetim. Ancak bu hizmet için bana olanak veren siyasi hareket, başlangıçtaki ilke ve hedeflerinden sapmasa, aynı inanç ve kararlılığı sürdürse, çok daha iyi olurdu.

Bu nedenle, kişisel olarak pişman değilim, kişisel olarak ve çalışma arkadaşlarımla birlikte, yaptıklarımla -naçizane- gurur duyuyorum; ancak AKParti’nin bugünkü durumu için üzgünüm.

VD: “Vuracaksak Cihangir’den, Nişantaşı’ndan Meclis’ten vururuz.” diyen tv programcısı var artık. Kamera karşısında kin ve nefret dolu bir üslupla, toplumu ayrıştıran, ötekileştiren, bir tarz gelişti. Türkiye nereye gidiyor?

EG: Geçenlerde bir yerde okudum: “Eskiden yoksul ve saf halk çocuklarını temsil eden bir İnek Şaban karakteri vardı; şimdi yoksul ve arsızları temsil eden bir Recep İvedik karakteri var.”

Bence durumu özetliyor.

Nüfusumuz hızla artıyor, eğitim, sağlık, istihdam olanakları bu artışa ayak uyduramıyor. Hızla lumpenleşiyor, hırsla yozlaşıyoruz.

Üstelik bu lumpenleşme devletin katlarında rol modellerini görüyor, destekçiler buluyor.

Kaba, saldırgan söz ve eylemlerin sahipleri tecziye edilmiyor, taltif ediliyor.

Şairin dediği gibi “Hayr ayak altında, şer kucaklarda” geziyor.

Erbakan ve misyonu

VD: 80 ihtilalini yaşamış ve siyasi yasaklılar arasında bulunmuş birisiniz. Dönemin siyasi yasaklısı olan, Rahmetli Erbakan sizin nazarınızda nasıl bir insandı? Malumunuz ölüm yıldönümüydü. Erbakan’ın Milli Selameti ile Karamollaoğlu’nun Saadeti arasındaki fark nedir?

EG: Rahmetli Prof. Erbakan’ı 1977’den beri tanırdım. 12 Eylül döneminde önce tutukevinde, sonra farklı siyasal kulvarlarda gelişen ve karşılıklı güvenle devam eden dostluğumuz oldu. Rahmetle anıyorum.

Sayın Erbakan, eğitimli bir aileden gelmiş, Türkiye’de (İTÜ) ve yurt dışında (Almanya) teknik eğitim almış, toplum ve insan ilişkilerinde nezakete, devlet yaşamında hukuka ve kurallara saygılı bir siyaset adamıydı.

Vefat ettiği gün taziyesinden ayrılırken “Sayın Erbakan defalarca mağduriyet yaşadı. Partisi kapatıldı, kendisi tutuklandı. Fakat taraftarlarını bir kez bile hukuka, yasalara devlete başkaldırmaya, sokaklara dökmeye teşvik etmedi. Hep demokrasi kurallarına ve hukuka saygılı oldu. Bu kurallar içinde yeniden ve sabırla mücadelesini sürdürdü. Bu tutumun erdemini ve demokrasimiz için önemini ileride daha iyi anlayacağız” demiştim.

Doğrusu anlayacağımız günler, benim tahmin ettiğimden daha erken geldi. Umarım anlayanların sayısı da az değildir.

Bugün Saadet Partisi’nin işi daha zor. İktidarda benzer gelenekten gelen ve geçmişte benzer dili kullanan, üstelik iktidarda kalmak için herşeyi mübah sayan ‘tanıdık’ bir parti var. Bizim toplumumuz iktidarı sever ve çökeceğini iyice görmeden kolaylıkla kopmaz.

Ancak SP, son zamanlarda iktidar blokunun yıpranmışlığından yılan ve sessiz sakin yolunu ayırmak isteyenler için yeni bir adres olacakmış gibi görünüyor.

Hani, “Kul bunalmadıkça Hızır yetişmez!’ diye bir söz vardır; umarım olur.

VD: Rahmetli İsmail Cem ile başlattığınız hareketin siyasi hedefleri ile bugünun Türkiye’sinin siyasetini karşılaştırırsanız, ne söylersiniz?

EG: Rahmetli Cem’le siyasi birliklerimiz ve parti içi mücadelede ayrılıklarımız oldu. Birlikte bir hareket oluşturmadık, ama aynı hareketin içinde bulunduk.

Bu vesile ile kendisini rahmetle anıyorum.

Bizim arayışımız özetle, insanın özgür, toplumun dayanışmacı, devletin demokratik olduğu çoğulcu, evrensel hukuka saygılı, insan hak ve özgürlüklerine dayalı, adaletli ve gelişmiş bir Türkiye idi.

Bugün ne yazık ki, bu özlemlerimizden çok uzağız.

AK Parti: Dün ve bugün

VD: AKP ilk yılları ile son yolları arasında gördüğünüz farklar nelerdir? AKP neden başlangıç değerlerinden bu kadar hızla uzaklaştı? Kendi kendini inkar noktasına geldi neredeyse..?

EG: Adalet ve Kalkınma Partisi ile bugünkü iktidarın sadece isim benzerliği var. İddiaları, ilkeleri, vaadleri ve uygulamaları biribirinin tam karşıtı!

En açık örnek, 2002, 2007 ve 2011’de parlAmenter demokrasiyi savunan parti, 2013’den bu yana Asya tipi bir Başkanlık Sistemini savunuyor ve uyguluyor

Bu kopuşun iç ve dış siyaset açısından birçok nedeni var. Bunun açıklamaları ayrı bir makale konusu.

Şunu söylemek isterim: Dünyanın her yerinde uzun süreli iktidarlar yıpranır. Bu durumda demokrasiyi yaşatan, toplumda yeni umutlar yaratan muhalettir. Bizde asıl bu olmadığı için iktidar hem bu kadar yıprandı, hem bu kadar yalnız kaldı.

VD: Avrupa Birliği müzakereleri başladı diye gündüz vakti havai fişek patlatan Ankara ne oldu da, Avrupa ile bağları koparttı?

Dış politika: AB, Suriye

EG: Avrupa Birliği Türkiye için her alanda çıtayı yükseltmeyi gerekli kılan zorlu bir süreçti, iktidar yeterince içselleştirmiş olmasa da bu sürece dahil olmuştu.

Ancak Sarkozy ve Merkel’in sağcı/dışlayıcı tutumu, zaten zor ilerleyen sürecin hevesini kırdı. Aynı tarihlerde ortaya çıkan Arap Kaosu (bahar! denilen) başka hayallerin doğmasına yol açtı.

Sonunda “evdeki bulgurdan olduk!”

VD: Sizin Ortadoğu politikalarına bakışınızı aşağı yukarı kamuoyu biliyor. Suriye konusunda Türkiye nasıl bir hamle yapmalı ki, bu bataklıktan kurtulabilelim? Zira orada neredeyse her milletten savaşan var.

EG: Suriye’de iç savaşa taraf olmak baştan hataydı. Buna bakan olduğum dönemde, 2012 başında yetkili kurullarda da görüşümü açıklayarak karşı çıktım. ABD’nin Suudi’ler ve Katar’la birlikte Suriye’ye daha insani bir yönetim getirme hamlesine inanmak ve kısa sürede sona ereceğini ummak, tam bir ‘Staratejik Yüzeysellik’ti.

Şimdi, süresi ve sonucu belli olmayan yeni hamleler peşindeyiz.

Oysa yapılması gereken, BMGK’nın ateşkes kararının ödünsüz uygulanmasının takipçisi olmak, Şam yönetimiyle masaya oturmaktan kaçınmamak, Suriye’nin toprak bütünlüğü içinde, demokratik, çoğulcu bir yapının oluşması için uluslararası arayışlara katılmaktır.

Suriye ve Irak’taki Kürt toplumlarını potansiyel tehlike olarak görmek yerine yeni bir vizyonla ilişkileri iyileştirmek, Türkiye’nin uzun vadeli çıkarları ve bölge barışı açısından vazgeçilmez şarttır.

Partiler, erken seçim ihtimali

VD: Bundan sonra siyasetin nereye gideceği yönünde bir öngörünüz var mı?

EG: Türkiye’de şu anda demokratik bir siyasi ortam olduğunu söylemek zor, hatta imkansız. Ancak umarım yeni, geniş ufuklu, barıştırıcı bir siyasi hareket doğar ve bu ‘beyaz karanlığa  (zulmet-i beyza, sis) son vermek için bir ışık olur.

VD: Merkez sağ bugün güçlü bir şekilde ve değerleri ile hangi parti tarafından temsil ediliyor? Merkezde boşluk mu var artık?

EG: Türkiye’de son yıllarda yaşadıklarımız bazı gerçeklerle yüzleşmemize yol açtı. Türkiye’de devletin temeli olduğunu varsaydığımız kurumlar yeterince oluşmamış, erginleşmemiş.

Sivil toplumun dağınıklığını zaten biliyorduk. Ancak yargı, üniversiteler, hatta ordu, kural dışı olaylar karşısında ilkeli, kurumsal tavırlar sergileyemedi. Bireysel, siyasal, günü ve kendilerini kurtarmaya dönük tavırlar sergiledi.

Bu da devletin sandığımız kadar derin ve güçlü olmadığını gösterdi.

Yüzleştiğimiz bir başka acınası gerçeklik de siyasetin durumunda. Aslında merkez sağ yokmuş, iktidar imkanlarını kullanmaya ve o imkanların ardında savrulmaya hazır kalabalıklar varmış.

Sol da öyle; herkesin demokratlığı kendisi için ve kendisine kadarmış.

O nedenle bugün sadece merkez sağ ya da solda değil, Türkiye siyasetinde derin bir boşluk var.

VD: Erken seçim bekliyor musunuz? Olursa tahmininiz ne yöndedir?

EG: Türkiye’de artık hiçbir şeyi öngörmek mümkün değil. Ülkeyi yöneten irade kendisi için uygun gördüğü her an, her şeyi yapabilir. Erken seçim dahil!

İktidarın yıprandığı açık; o nedenle dün en ağır şeyleri söyleyenlerin iltica taleplerine kucak açıyor, hukuka sığmayan ‘ittifak’ yasalarına sığınıyor. Sandığa iktidar için yeterli oy gireceğini sanmıyorum; ama çıkan oy yetebilir. Çünkü halkın iradesini yeterince sahiplenip sonuçlandıracak muhalefet yok; 7 Haziran ve 16 Nisan’da olduğu gibi.

Düğümü cumhurbaşkanlığı seçimi çözebilir

VD: Cumhur ittifakına karşı nasıl bir isimle kimler tarafından bir ittifak kurulmalı sizce?

EG: İktidarın en büyük başarısı, kendi ürettiği terimlerle karşıtlarını konuşturmasında. ‘Paralel devlet’ diyor, muhalefet ‘yamuk’ diyemiyor; ‘istikşafi’ görüşme’ diyor, muhalefet ‘oyalama!’ diyemiyor. Şimdi de ‘Cumhur ittifakı’ diyor, herkes bunu tekrarlıyor.

Cumhur, milletin bütünüdür! Milletin yarısını dışlayan, karşısına alan, suçlayan bir cephenin adı ‘Cumhur İttifakı’ olur mu?

Muhalefet önce bu kavramlaştırmayı red etmeyi başarabilmeli.

Sonra da bir araya gelmeyi başarabilirse, milleti, memleketi, insanları, inançları kucaklayan bir isimle yola devam etmeli.

VD: Cumhurbaşkanı adayı olmayı düşünür müsünüz?

EG: Önümüzdeki dönemin düğümü, Cumhurbaşkanlığı seçimiyle ya çözümsüz hale gelecek, ya çözülecek.

Düğümün çözülmesi için, önümüzdeki dönemde evrensel hukuka, insan hak ve özgürlüklerine, eşitlikçi ve çoğulcu demokrasiye içtenlikle inanan, tüm yaşamıyla bu inancı kanıtlanmış bir yurttaşımızın ‘Cumhurbaşkanı’ seçilmesi gerekiyor. Öylelikle ancak Türkiye’nin yeniden hukuk devletine ve kuvvetler ayrılığı ilkesine dayanan çoğulcu demokrasiye evrilmesinin yolunu açabiliriz.

Cumhurbaşkanı adayı olacak yurttaşımız, bu açıdan, bir parti başkanı, hele bir partizan değil, bütün partilere, siyasal, dinsel, düşünsel, etnik bütün grup ve kesimlere adalet anlayışı içinde tam bir tarafsızlıkla davranacak, barışçı ve barıştırıcı bir isim olmalıdır.

Böyle bir tanıma insanın kendisini uygun bulması, haddini aşmak olur.

Ancak farklı kesimlerden geniş bir yurttaşlar topluluğunun, içinden bir insanı, böyle bir tanıma uygun bulması, onurdur.

YORUM YAZ

Please enter your comment!
Please enter your name here