Veysi Dündar HDP Milletvekili Filiz Kerestecioğlu ile kadın haklarını görüştü: “Hiçbir kadının kirpiği yere düşmesin”

0
Veysi Dündar

Halkların Demokratik Partisi’nde (HDP) son zamanlarda ismi daha fazla duyulmaya başlayanlardan biri de hukukçu Filiz Kerestecioğlu’dur. Kadın hakları konuları başta olmak üzere insan hakları ihlalleriyle de yakından ilgilenen Kerestecioğlu’nun ilgi sahasına giren konularda ilginç görüşleri bulunuyor.

Yazarımız Veysi Dündar kendisiyle kadın eksenli bir görüşme yaptı.

Filiz Kerestecioğlu kimdir?

Gölcük doğumludur. 1984 yılında Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun oldu.

Mezuniyet sonrası serbest avukat olarak çalışmaya başlayan Kerestecioğlu, 1991-92 yıllarında İsviçre’de Nokta Dergisi temsilciliğinde bulundu. Bu süre içerisinde İsviçre’de Türkçe ve İngilizce dil öğretmenliği de yaptı.

1995 yılında “Kadınlar Vardır” belgesel filminin yapımında görev aldı ve “Kadınlar Vardır” adlı şarkının sözlerini yazıp bestesini yaptı.

İstanbul Barosu’nda Kadın Hakları Uygulama Merkezi kurucu üyeliğinde bulunan Kerestecioğlu, Dış İlişkiler Komisyonu Sekreterliği de yapmıştır.

2004-15 yılları arasında Güncel Hukuk Dergisi’nde Yazı İşleri Müdürü olarak çalışan Filiz Kerestecioğlu, 25. ve 26. dönem HDP İstanbul 2. bölge milletvekilidir. 

Cumhuriyet kadını ve günümüz kadını

Veysi Dündar (VD): Cumhuriyet döneminde kadına verilen rol ile, günümüz Türkiye’sinde kadının aldığı rolleri karşılaştırır mısınız? Gidiş iyiye doğru mu, kötüye doğru mu?

Filiz Kerestecioğlu (FK): Osmanlı’dan genç Cumhuriyete, kadınların ekonomik ve medeni hakları için ve nihayetinde de oy hakkı için verdikleri mücadele üzerine daha titiz değerlendirmeler yapmak gerektiğine inanıyorum. Çünkü haklarının kadınlara altın tepside sunulduğu mitini kuşaklar boyunca dinledik. Feminist tarihçiler ve akademisyenler tarihte bir arkeolojik kazıya girişene kadar sorgulamadan inandık buna. Osmanlı’da kadınların mücadelesi üzerine “Kadınlar Vardır” belgeselini hazırlarken bizlerle aynı topraklarda yaşayan kadınların eğitim ve çalışma hakkından evliliğe, kılık kıyafetten tacize ve kadın özgürlüğüne bugün halen tartışmak zorunda kaldığımız konularda ne kadar önemli bir miras bıraktıklarını anladım. Cumhuriyet kadınların mücadelesini verdikleri bazı hakların yasalaşmasını hızlandırdı; fakat bu Osmanlı’yı da etkileyen eşitlik düşüncesinin yarattığı etkinin ve değişimin devamı niteliğindedir. Aynı zamanda Cumhuriyet pek çok kadın profesyonel yarattı. Hatta bu Türkiye’de erken bir dönemde neden bu kadar çok meslek sahibi ve akademisyen kadın olduğunu inceleyen araştırmalar da yapıldı sonradan. Fakat aynı zamanda elbette kadınlara aile içinde roller yükledi, yeni bir ulusu yaratma görevini kadınlara verdi; fakat bu rol erkeklerin yardımcısı, çocukları yetiştiren anne rolüydü. Aynı zamanda Nezihe Muhiddin gibi pek çok kadını siyaset sahnesinden de dışladı.

Siyasette erkekler egemen olduğu müddetçe kadınların bağımsız ve özgür bireyler olarak karar süreçlerine katılamayacaklarını biliyoruz. Bu yüzden esas olan, kadınlara siyasetçiler tarafından “rollerin verilmediği”, kadınların kendi kararlarını kendilerinin aldığı bir düzene kavuşmak.

Elbette Cumhuriyetin kurulduğu dönemle kıyasladığımızda tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de kadınlar kamusal hayata çok daha yaygın bir ölçüde katılıyorlar bugün. Fakat bu topraklarda kadınların yüzyıllardır verdikleri mücadeleyle edindikleri en temel hakların tehdit altında olduğunu da söylememiz gerekir. Medeni Hukuka ve Ceza Hukukuna ilişkin yaratılan kimi gündemler ve sunulan Kanun Teklifleri bu hakları verili kabul etmememiz, her gün bu haklar için mücadele etmeye devam etmemiz gerektiğini bize gösteriyor.

Kadınlar ve siyaset

VD: Kadınların hayata daha aktif katılımı nasıl sağlanmalı? (HDP’nin Eş Başkanlık sistemini takdir ediyorum.) Siyasetteki hareketlilik günbegün daha da yankı buluyor. Meral Akşener’in parti kurup başkan olması, Cumhurbaşkanı adayı olması, ardından İstanbul Chp il başkanlığını Canan Kaftancıoğlu’nun kazanması siyasette kadının ivmesini hızlandırdı. Hayatın tüm safhalarında kadının daha çok yer bulması için neler yapılabilir?

FK: Öncelikle siyaseti yalnızca parlamenter siyaset ve siyasi partiler içinde düşünmemek gerekiyor. Örneğin feminist hareket, kadınların kendi gündemlerini siyasetin içine taşıdı. Kadınların sözünün  siyasette daha fazla yer bulabilmesi için ise siyasetin her alanını kadınların kendilerini rahat hissedecekleri, kendilerini rahatça ifade edebilecekleri, kadın dostu bir yapıya kavuşturmak gerekir. Fakat bu da yeterli değil; öncelikle kadınların yüklendiği bakım yükünü ve ev emeğini kamulaştırmak gerekir. Kadınların bir siyasi partinin toplantısına gelebilmesi için her mahallede ücretsiz kreşlerin açılması gerekir. Eğer bu bir hükümet politikası haline gelmediyse siyasi partilerin veya siyasi grupların kendilerinin çocuk bakımını organize etmeleri gerekir. Toplantının saatinden toplantının yapıldığı yere kadar kadınların siyasete katılımını etkileyen çok gündelik ama hayatın tam da ortasında karşımıza çıkan engeller var. İşte tüm bu kadınların yaşadıkları engellere karşı politikalar geliştirmek gerekiyor.

Bunun dışında bazı temel önlemler de alınması gerekiyor:

Siyasi partilerde, kadınların söz, konuşma, karar alma becerilerini geliştirebileceği ve bağımsız kararlar alabileceği Kadın Meclisleri oluşturulması;

Temsiliyette eşitliği sağlamak amacıyla milletvekili dağılımından siyasi liderlik pozisyonlarına kadar her alanda en az yüzde 50 oranında kadın temsiliyeti şartı konması;

Siyasetin her alanında kadına yönelik şiddetin kesin bir biçimde engellenmesi, kadınlara yönelik fiziksel, cinsel veya psikolojik şiddette bulunan veya şiddeti öven kişilerin siyasi parti, siyasi grup veya sivil toplum kuruluşlarıyla ilişkilerinin kesilmesi;

Cinsiyetçi söylemlerin kesin biçimde engellenmesi, cinsiyetçi söylemde bulunan politikacılara ve üyelere karşı Meclis İçtüzüğünde ve Parti İçtüzüklerinde yaptırımlar getirilmesi, cinsiyetçi söylemle mücadele için çeşitli kampanya ve eğitim çalışmaları yapılması;

Siyaset ve siyasetçi algısını yeniden yaratarak erkek, güçlü ve lider siyasetçi yerine, siyaseti yatay biçimde örgütleyerek, başta kadınlar olmak üzere herkesin siyasete aktif katılımını desteklemek gibi…

Erkek egemenliğine karşı cinsiyet eşitliğini ve kadın özgürlüğünü esas alan bütünlüklü bir politika izlediğinizde kadınlar hem siyasete hem de kamusal hayata daha aktif biçimde katılabilirler. 

 

VD: Peygamberimiz “Kadınların hakları size emanettir” demişken, “Kadınlar size emanettir” şeklinde algılanmış bu hadis. Burada Müslüman ya da muhafazakar kadınların nasıl bir handikapı var? Hayatlarını tanzim ederken karşılaştıkları problemler ve çözümler için neler söylersiniz?

FK: Tüm göksel dinlerin, aslında insanlık tarihi kadar eski tüm inanışların farklı yorumları vardır. Elbette inançlar tek tanrılı ve göksel dinler halini aldıkça daha geniş bir inanan grubunu etkilediği için yorumlar da aynı ölçüde çeşitli olabiliyor. İslamiyette de hem hadis hem de ayetleri kadın erkek eşitliğini teşvik edici biçimde de okumak mümkün, tam tersi yönde de. Müslüman kadınlar da kendi cemaatleri içerisinde kendi mücadelelerini veriyorlar. Osmanlı kadın hareketini araştırdığınızda Müslüman, Hristiyan vd kadınların kimi zaman birlikte kimi zaman ayrı dergi çevreleri ve derneklerde örgütlendiklerini görüyorsunuz. Müslüman kadınlar dergilerde erkeklerle İslam üzerine tartışmalara da giriyorlar. Bu tartışmaları da tekrar tekrar gözden geçirip kadınların ne kadar ciddi bir yol aldıklarını teslim etmemiz gerekiyor. Erkek egemenliği inançlardan bağımsız biçimde her toplumda mevcut olduğundan İslamı da erkek egemen bir bakış açısıyla değerlendirenler olacaktır. Önemli olan, kadınların kendi içlerinde örgütlenip kendi sözlerini üretmeleridir. 

Feminizm de nereden çıktı?

VD: Feminizm Kadın Hakları için bir kazanım mıdır?

FK: Bilindiği üzere “Feminizm” nispeten modern bir kavram. Fransa’dan İngiltere’ye gelen bu kavram ve 1910’lara kadar Birleşik Devletlerinde kullanılmaya başlanmamıştı. Daha sonra birçok ülkede yayıldı ve Japonca ve Arapça dahil olmak üzere birçok dilde kullanılmaya başlandı. Bugün feminist hareketi iki ana dalgaya ve bazen de 3 dalgaya ayırmak genel olarak kabul görüyor. Batı sınıflandırmasına göre, ilk dalga, 19. yüzyılın ortaları ile 20. yüzyılın başları arasında ortaya çıkmıştır, ancak birçok feminist, gerçek başlangıç ​​noktasının, 1792 yılına kadar, Mary Wollstonecraft’ın Kadın Haklarının Gerekçelendirilmesi adlı devrimci bir kitabı yayınladığı döneme kadar gittiğini söyler. Ve ikinci dalga ya da feminizmin yeniden dirilmesi diyebileceğimiz şey 1960’larda başladı.

Benzer bir tarihi Uzakdoğu’dan, Ortadoğu’ya her yerde bulmak mümkün. Aslında insanlık tarihi kadar eski bir düzen olan erkek egemenliğine karşı her coğrafyada kadınlar direniyorlar. Yakın tarihimizde bu direnişin adı feminizm oluyor. Feminizm, erkek ve kadınların politik, ekonomik, bireysel ve toplumsal eşitliğini inşa etme ortak amacını taşıyan bir dizi politik hareket, ideoloji ve toplumsal harekettir. Feminist hareketler, evrensel oy hakkı, çalışma, adil ücret veya eşit ücret alma, mülk sahibi olma, eğitim alma, sözleşmelere katılma, eşit haklara sahip olma gibi pek çok mücadele yürütmüş ve kadınlara önemli bir miras bırakmıştır. Bu mücadelelerin de kolay olmadığını bu amaçlar için ne yazık ki birçok kadının da hayatını ortaya koyduğunu hatırlamamız gerekir. Bu nedenle elbette feminizm kadın hakları için temel mücadeledir.

VD: Bu günlerde Sylvia Plat, Virginia Wolf, Nilgün Marmara ve Frida Kahlo niye bu kadar gündem?

FK: Feminizmin sözü bugün 30-40 yıl önce olduğundan çok daha fazla genç kadına ulaşıyor. Sözünü ettiğiniz isimler, kendi dönemlerinin cesur kadınları. Hemen hepsi, sanatlarını ürettikleri alanlarda uzun süre dışlanmış, hatta örneğin Virginia Wolf bir süre kimliğini gizleyerek yazmış. Fakat onların yarattığı cesur eserler ve hayatları birçok kadın için simgesel bir anlam taşıyor, kadınların verdikleri mücadeleyi temsil ediyorlar. O yüzden bu kadınların sözleri, resimleri ayrık otu gibi her yere yayılıyor.

Kadına karşı şiddetin kökenleri

VD: Günümüzde en can yakan konulardan biri kadına olan şiddet. Son yıllarda rekor sayıda artış ve dünya sıralamasında derece girmiş durumdayız. Sizce bu neden kaynaklanıyor? Siyasetin, din adamlarının, cemaat liderlerinin kadın söylemlerinin etkisi var mıdır? Kadınlar nasıl korunmalıdır?

FK: Şiddet bir tahakküm biçimi. Dolayısıyla tahakkümün, iktidarın, güç gösterilerinin hakim olduğu bir siyasal iklimde, bu iktidar toplumdaki en küçük alanlara kadar yayılıyor. Özellikle son dönemde siyasi liderlerin söylemlerinde tanık olunan şiddet ve öfke, insanların gündelik hayatına da yansıyor. Kadın ve erkeklerin eşit olmadığının ifade edilmesi, kadın erkek eşitliğini geliştirecek önlemleri almak yerine aile içindeki şiddetin ve sorunların üzerini örterek, yalnızca aile kurmanın teşvik edilmesi de kadına yönelik şiddeti artırıyor. Kadına yönelik şiddete karşı bütünlüklü bir politika izlemediğinizde şiddeti durdurmanız da mümkün değildir. Kadına Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye Dair Avrupa Konseyi Sözleşmesi (İstanbul Sözleşmesi), kadına yönelik şiddetin esas nedeninin kadın erkek eşitsizliği olduğunun altını çizer. Bu nedenle erkek şiddetinin önüne göncelikle eğitim, siyaset, istihdam gibi her alanda kadın erkek eşitliğini güçlendiren politikalar izlemeniz gerekir. Kadına yönelik erkek şiddetini önleyici tedbirler almanız şiddetin meydana gelmesi halinde ise kadınları kadın dostu bir hukuk, güvenlik ve sosyal hizmet mekanizmasıyla korumanız gerekir. Bunun için kadına yönelik şiddet alanında uzmanlaşmış emniyet mensupları, hakim savcı ve avukatlar ve sosyal çalışmacılar yetiştirmeniz, sığınakları yaygınlaştırmanız ve kadınları sığınaklarda kaldıkları süre boyunca yeni bir hayata hazırlayacak şekilde desteklemeniz gerekir. Tabii bütün bunları kendi kendine yapmayacak iktidarlar! Bunlar için mücadele edecek ve  bunları hayata geçirecek olanlar yine kadınlar… Tıpkı Medeni Kanun, Türk Ceza Kanunu ve diğer kanun değişiklikleri için mücadele verildiği gibi…

VD: Aile kurmada, yuva olmada eskisi gibi ömür boyu süren evliliklere pek rastlanmaz oldu. Yıllık boşanma oranları, evlenme oranlarından daha fazla… Buradaki problemde sizce etkin olan durumlar nelerdir? Kadın erkek özelinde dile ne getirirsiniz?

FK: Kadınlar “hayır” diyebiliyorlar artık. Kol kırılır yen içinde kalır, diye tehlikeli bir söz vardır. Yaşadıkları şiddete karşı çıkan kadınlar, artık daha cesur davranıyorlar. Fakat arkalarında onlara destek olacak bir mekanizma yok. Bu nedenle boşanmak isteyen kadının kocası tarafından öldürüldüğü haberlerini okuyoruz. Hayır diyebildikleri, hayır diyebilecek kadar güçlendikleri için öldürülebiliyor kadınlar. 

Fakat aslında boşanma oranlarında ülkeye yayılmış, ciddi bir artış olduğundan bahsetmek de güç. Tüm dünyada kentleşme, kadınların işgücüne katılımının artması, kadınların güçlenmesi ve aile içinde yaşadıkları sorunlara karşı çıkabilmeleri sonucu boşanma oranları artsa da Türkiye, OECD ülkeleri arasında sonlarda (27. sırada) yer alıyor. Aslında Türkiye’deki sorun, boşanma oranlarının yükselmesi değil; taciz ve kötü muamele içeren evlilikler içindeki kadınların boşanmak istediklerinde eşleri ve aileleri tarafından baskıya ve şiddete maruz kalmaları ve maalesef öldürülmeleri…

İçinde bulundukları evlilikleri sonlandırmak isteyen kadınların birçoğu, evlilik dışında kendilerini ve hanede birlikte yaşadıkları kişileri idame ettirebilecek ekonomik olanaklara sahip değiller. Kadınların istihdama katılımı Türkiye’de %28 gibi düşük bir oranda seyrettiğinden kadınların çoğu evlilikleri boyunca ücretli bir işte çalışmıyorlar. Boşanma durumunda da iş bulmakta güçlük çekiyor; cinsiyetçi iş bölümü sebebiyle düşük ücretli ve güvencesiz, ailelerini geçindirmelerine imkan vermeyen işlerde çalışıyorlar. Devlet ve işyerleri yaygın, ücretsiz ve ulaşılabilir çocuk bakım hizmeti sunmadığından kazandıklarıyla çocuk bakımı masraflarını karşılayamıyorlar. Önyargılar, toplumsal roller, boşanmış kadınlara yönelik çevre baskısı, kadınların tekrar evlenmeye zorlanmaları sebebiyle boşanma kadınlar için son çare haline geliyor. 

“Aileyi korumak” adı altında kötü evliliklerin devamının özendirilmesi, şiddete karşı koruyucu ve güçlendirici önlemler almak yerine karakollar ve ŞÖNİM’ler aracılığıyla kadınların şiddet uygulayan erkeklerle bir araya getirilerek arabuluculuk yapılması kadına yönelik şiddeti artırıyor. Bu yaklaşımla kurgulanan, kadını değil, aileyi korumayı esas alan politikalar, kadınların kötü muameleye maruz kaldıkları evliliklerinin içinde sıkışmalarına sebep oluyor. Taciz ve kötü muameleye dayalı evliliklerde çocuklar da fiziksel ve psikolojik zarar görüyor.

Bu nedenlerle odaklanılması gereken konunun boşanmalardaki artış ya da azalma değil; kadınların eşit ve özgürce yaşayabildikleri bir düzeni inşa edebilmek olduğunu düşünüyorum. 

OHAL rejimi ve kadınlar

 

VD: Çok sayıda kadın tekrar babaya ve kocaya mahkum edildi. İş hayatından ve üretimden uzaklaştırılıp eve hapsoldular. Çok sayıda eğitimci akademisyen doktor hukukçu ve emekçi kadın işine dönmek için komisyon kararını bekliyor, ne ile suçlandıklarını bilmeden. Bu konuda ne yapmalı kadınlar? 

FK: İhraçlar bugün korkunç boyutlara ulaştı. Kamu Emekçileri Sendikasının derlediği rakamlara göre, 110.971 kamu görevlisinin en az % 23’ünü (25.523) kadınlar oluşturuyor. Prof. Dr. Funda Şenol Cantek ve Ar.Gör. İlkay Kara tarafından yürütülen, İhraçların Toplumsal Cinsiyet Boyutuna ilişkin araştırma da Kanun Hükmünde Kararnamelerle yapılan ihraçlar nedeniyle yıllarca ekonomik bağımsızlığını kazanmak için mücadele eden kadınların ekonomik özgürlüğünün ellerinden alındığını gösteriyor. Kadınlar ihraç edildikleri için ve Olağanüstü Hal’in yarattığı baskı ortamında başka bir iş bulmalarının da neredeyse imkansız hale geldiğini ifade ediyorlar. İşsizlik durumunda genelde aileden yardım alabildikleri için kadınlar ailelerine dönmek zorunda kalıyor, ailelerinin yaşadığı ortamda mahalle baskısıyla karşılaşabiliyor, dışlanmaya ve nefrete maruz kalabiliyorlar. Kadınlar; ailelerine, eşlerine, babalarına bağımlı olarak yaşamaya zorlanıyorlar. Yapılan araştırmada, katılımcıların birçoğu, ailelerine “sığındıklarını” söylüyor. Yine birçoğu işlerini kaybettikleri için kötü giden evliliklerini sonlandıramadıklarından, bireysel yaşantılardan, tercihlerden, alışkanlıklardan feragat etmek, aileleriyle ilişkileri yeniden düzenlemek ve aile içindeki hiyerarşik ilişkileri tekrar kabul etmek zorunda kaldıklarından, özgürlüklerini ve bağımsızlıklarını yitirdiklerinden bahsediyorlar. 

Eğitim düzeyi ve mesleği ne olursa olsun işsiz kalmak, kadınları benzer biçimde etkiliyor. Ev içindeki cinsiyetçi iş bölümü nedeniyle “kısıtlı bütçeleri idare etme, çocukların bu travmayı en az hasarla atlatmalarını sağlama, sosyal çevreyle ilişkileri yeniden düzenleme ve daha konforsuz hayatın, ev ortamının olumsuzluklarıyla baş etme görevini üstleniyorlar.” Hem kendilerinin hem de çocuklarının ihtiyaçlarını karşılayamaz duruma gelmenin yükünü taşıyorlar. Bütün bunların sorumlusu ise “birlikte yürüdük biz bu yollarda” dedikleri insanlar dahil olmak üzere, herkesi “terörist” ilan eden ve ülkeyi yıllardır kendisi yönetmesine rağmen kendini mağdur sanan – ya da öyle göstermek isteyen- iktidardır.

Biliyorsunuz işe iade başvurularına bakmak üzere bir Komisyon kuruldu. Bu komisyonun kurulması ise tamamen hukuka aykırıdır. Çünkü bu Komisyon kurularak hukuki olmayan bir biçimde KHK’larla işten atılan kişilerin yeni davalar açmasının önü kesildi ve açılan davalar sonuçsuz bırakılarak ihraçlara dair yargı denetimi imkansız hale getirildi. Ayrıca komisyonun, ihraçların hukuka aykırılığını denetim yetkisi yoktur. Başvurucuya savunma hakkı, delil sunma hakkı tanınmamaktadır. Bu şartlar altında Komisyonun neye göre karar verdiği belirsizdir. Ne yazık ki bu Komisyon, Türkiye’den gelecek yüz binlerce davanın Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinde yaratacağı yükün ve krizin önüne geçmek için kuruldu. Komisyonun verdiği kararı AİHM’e taşımak yıllar alacak. Bu da hukukun temel ilkesi olan adil sürede yargılama ilkesinin ihlali anlamına geliyor. Bu hukuksuz ihraçlara karşı hukuksuz KHK’ların iptal edilmesini ve herkesin insanca ve güvenceli işlerde çalışmasını savunmaya devam edeceğiz. KHK’larla işten atılan kişilere de birlikte direnmelerini öneriyorum. Otokratik yönetimler kendileri gibi olmayanlara yaşam hakkı tanımaz, tüm dünyada muhalifler işsizlik ve yoksullukla boğuşmak zorunda kalmışlar. Haklı olanın bizler olduğumuz bilinciyle mücadele etmeye devam etmek gerekiyor.

VD: Dünya Kadınlar Günü özelinde; Kadınlar için umudun resmini çizer misiniz?

FK: Umut 8 Mart Feminist Gece Yürüyüşüne ellerinde yüzlerce pankartla gelen kadınlarda ya da kendi bulunduğu şehirde yürüyüşlere katılan, işyerinde sendikanın düzenlediği 8 Mart etkinliğinde konuşan kadınlarda, komşusunun 8 Martını kutlayan kadınlarda, hayatındaki erkeklere itiraz eden kadınlarda, haksızlık gördüğünde sessiz kalmayan kadınlarda. Yani binlerce, milyonlarca kadında.

VD: İkinci bir şans verilse, tekrar kadın olarak mı yaratılmak isterdiniz? Yapmak isteyip de yapamadıklarınız var mıdır bir kadın olarak? Nelere müdahil olmak, hayatın hangi safhasını değiştirmek isterdiniz?

FK: Kadın ve erkekler arasında eşitsizlik varken hangi safta yer aldığınızın önemi yok, önemli olan tahakkümün olduğu her alanda olduğu gibi kadınlar ve erkekler arasındaki eşitsizliği sona erdirmek. Elbette kadın cinsiyetinde doğmanın ve kadın olmayı öğrenmenin, bu cinsiyet kimliğiyle yaşamanın pek çok güçlüğü var. Kadınların ömrü bir mücadele… Fakat tam da böylesi bir mücadeleyi hayatımızın her anında verdiğimiz için adaletsizliğin ne olduğunu, bir insanın diğerine tahakkümünün ne kadar acı sonuçlar doğurabileceğini biliyoruz. Bu nedenle kadınlar olarak -doğamız gereği değil, sonradan tecrübe ederek- eşitliğin ne kadar önemli olduğunu, barışın ne kadar önemli olduğunu, bir insanın emeğiyle kendini var etmesinin, kendi bedeni ve emeği üzerinde özgürce tasarrufta bulunmasının ne kadar önemli olduğunu öğreniyoruz.

Bana tüm bunları öğreten kadın kimliği olduğu için kadın olarak doğmaktan mutluyum. Elbette, mücadele için büyümenin ve var olmanın insanın ruhunda açtığı yaralar var; kimimiz büyük acılar yaşıyoruz, kimimiz küçük sıyrıklarla atlatıyoruz. Kadın dayanışması dediğimiz de bu yaraları birlikte sarmak anlamına geliyor. Ne yapmak isterdiniz, diye sorarsanız hiçbir kadın bu acıları yaşamadan var olabilsin isterdim. Yıllarca şiddete uğradıktan sonra yaşamak için kendisine şiddet uygulayan erkeği öldürmek zorunda kalan Çilem’in bir sözü vardı: “Kadın arkadaşlarım, kirpiğiniz yere düşmesin” demişti. İşte hiçbir kadının kirpiği yere düşmesin isterdim.