Veysi Dündar Prof. Kadri Yıldırım ile İslami feminizm ve kadın hakları konularını görüştü

0

Kadın konusu ülke gündeminin ilk sıralarındaki yerini koruyor. Konunun pek çok yönü var, bunlardan en önemlisi din alanı gibi görünüyor. Siyasetin de sorun üzerinde çözümden yana tedbirler üretmede önemli bir yeri olduğu açık.

Yazarımız Veysi Dündar kadın konusunda araştırmaları da bulunan HDP milletvekili ilahiyat profesörü Kadri Yıldırım ile görüştü.

Kadri Yıldırım kimdir?

1959 yılında Diyarbakır’ın Lice ilçesinde doğan Kadri Yıldırım, Siirt’in Tillo ilçesinin de içinde yer aldığı farklı yerlerde 6 yıl medrese tahsili gördü. 1984 yılında Siirt Eğitim Yüksek Okulunu bitirdi ve Türkiye’nin çeşitli yerlerinde öğretmenlik ve idarecilik yaptı. 1994-1999 yılları arasında Harran Üniversitesi İlahiyat Fakültesinde master ve doktora yaptı. 2000 yılında Dicle Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde Yrd. Doçent olarak göreve başladı. Aynı fakültede 2004 yılında doçent, 2010 yılında profesör oldu. 2010 yılında Mardin Artuklu Üniversitesi’nde Rektör Yardımcısı ve Kürdoloji Başkanı oldu. Kürdoloji ve Teoloji ile ilgili çok sayıda kitap, makale ve bildirisi bulunmaktadır.

Türkçe, Kürtçe, Arapça, Farsça ve İngilizce dillerini konuşabilen, evli ve 4 çocuk babası olan Kadri Yıldırım 2015 genel seçimlerinde HDP’den Siirt Milletvekili seçildi.

İslami feminizm 

Veysi Dündar (VD): “Kabul ile Ret Arasında İSLAMÎ FEMİNİZM” isimli bir kitap hazırladınız. Benim de kitap basılmadan önce edindiğim bilgiydi bu. Okuma imkânı buldum sayenizde. Çok ilginç ve iddialı bir kitap. Çok araştırdığınız belli. Soruma geçiyorum. İslam’da kadının yeri neresidir? İslam’da feminizm var mıdır?

Kadri Yıldırım (KY): Teşekkür ederim. Yaklaşık 300 kaynak taramasında bulunarak hazırladığım yaklaşık 500 sayfadan ibaret olan bu kitabı Türkçe Arapça olarak iki dille hazırladım. Çünkü özelliği gereği bu kitap sadece Türkçe bilen çevrelere değil; aynı zamanda resmi veya anadil olarak Arapçanın konuşulduğu ve İslamî Feminizmin yoğun tartışılıp bu konuda yüzlerce eserin yazıldığı Müslüman Ortadoğu Ülkelerine, medrese muhitine, ilahiyat ve diyanet çevrelerine de hitap etmektedir. Kitap dört temel bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde İslam öncesi ve sonrası anaerkil ve ataerkil düzenlerin tarihçesi; ikinci bölümde değişik boyutlarıyla İslamî feminizm; üçüncü bölümde dünyanın çeşitli yerlerinde meşhur olmuş İslamî feministlerin hayatları, eserleri ve görüşleri; dördüncü bölümde de kadınla ilgili tartışmalı temel sorunlarda klasik eril yaklaşımlara alternatif olan İslamî feminist yaklaşımlar karşılaştırmalı olarak incelenmiştir. Bu tartışmalı konuların başında şunlar gelmektedir:

-Kadının erkeğin kaburgasından yaratıldığı iddiası,

-Adem ile Havva’nın cennetten kovulmasına Adem’e yasak meyveyi yediren Havva’nın neden olduğu ilk günah iddiası,

Reklam

-Evlilik ve boşanmada kadına verilen ama kullandırılmayan haklar,

-Miras hukukunda kadının payı her zaman erkeğin payının yarısı mıdır?

-İki kadının şahitliği gerçekten her zaman bir erkeğin şahitliğine mi denk geliyor?

-Kadınlardan peygamber olarak gönderilen kimse var mıdır?

-Kadının devlet başkanı olmasının önüne konulan hadîsin hükmü nedir?

-Kadın namazda erkeklere imam olabilir mi? İslam tarihinde bunun örnekleri var mıdır?

-Neden insanlar telkinde, kabirde ve ahrette annelerinin isimleriyle çağrılıyorlar?

-Başka bazı konular.

Reklam

“İslam’da erkeğin yeri ne ise, kadının yeri de odur: Ne eksik, ne fazla.”

VD: Tam da burada sormak istiyorum, İslam’da feminizm var mıdır?

KY: Bu biraz da feminizm ve İslamî feminizmden neyin kast edildiğine bağlıdır. Kamusal ve özel alanlarda kadın erkek eşitliğini savunma noktasında seküler feminizmle birleşen İslamî feminizm, “din” noktasında ondan ayrılmaktadır. Zira seküler feminizm kadın erkek eşitliği davasında eril ve engel gördüğü dini ve dolayısıyla İslam’ı devre dışı bırakırken, İslamî feminizm bu davayı İslam’ın içinden savunmaktadır. İslamî feminizm hareketine yaklaşım üç tarzda kendini göstermektedir: Toptancı kabul, toptancı ret ve ihtiyatlı yaklaşım. Bundan dolayı da kitabımızın adını “Kabul ile Ret Arasında İslamî Feminizm” koyduk. Küçük bazı nüansların dışında İslamî feministlerin ortaya koydukları görüş, içtihat ve yorumları çok anlamlı ve isabetli buluyorum.

VD: İslamî feminist kadınlar neyi savunuyor? Tezleri, görüşleri hakkında bizi bilgilendirir misiniz?

KY: İslamî feministler kadın haklarını ve kadın erkek eşitliğini İslam’ın iki temel kaynağı olan Kur’an ve Doğru Sünnet bağlamında savunurlar. Sünnetten maksat Hz. Peygamber’in “hadîs”leri yani sözleri, eylemleri ve onaylarıdır. Amine Vedûd ve onun gibi birkaç kişi hadîsleri değil, sadece Kur’an’ı referans kabul ediyorlar. Zira onlara göre Hz. Peygamber’in vefatından sonra onun hadîsleri içerisine bir sürü uydurma sözler girmiş ve işin içinden çıkılmaz bir durum meydana gelmiştir.

İslamî feministlere göre Kur’an ve sahih hadîslerin kendi orijinal tekstleri kadın erkek eşitliğini tam anlamıyla savunan tekstlerdir. Fakat bu tekstlerin kadınlarla ilgili bazı meselelerini eril bir anlayışla tefsir eden, açıklayan ve yorumlayan bazı tefsir, hadîs ve fıkıh bilginleri erkeğe göre kadını çok düşük bir statüye indirgemişler. Bunun yanında, yüzyıllar öncesinde uydurma oldukları ya da yanlış anlaşıldıkları tespit edilen kadın karşıtı bazı hadîsler sanki doğruymuş gibi telakki edilmiş ve kadın bunun üzerinden değerlendirilmiştir. Ayrıca tahrif edilmiş Tevrat ve İncil’de ve bunlara getirilen eril yorumlarda geçen bazı olgular da İslam’dan sonra yazılan tefsir, hadîs ve fıkıh kitaplarına geçmiş ve bunlar sanki İslam’ın kendi hükümleriymiş gibi bir algı oluşmuştur.

Maalesef bu eril olgular tutucu Müslümanların zihninde yüzyıllardan beri ilahî sabiteler gibi kabul görmüş ve bunları yeni bir içtihatla düzeltmeye çalışan kimseler kâfir, mürtet ve Batı uşağı olmakla itham edilerek Müslüman avam tabakanın gözünden düşürülmeye çalışılmış ve eserleri itibar kaybına uğramıştır. Yine maalesef bu durum günümüzde de devam etmektedir. İşte Müslüman feministler İslam’ı referans kabul ettikleri için seküler feministler tarafından dışlanırken; İslamî tekstlere getirilen eril yorumlara alternatif olmak üzere eşitlikçi ve özgürlükçü yorumlar geliştirdikleri için tutucu Müslümanlar tarafından da itibarsızlaştırılmaktadır. Tabii İslamî feministlerin kendilerinden kaynaklı bazı yanlışları da bu tutucu kesimin ekmeğine yağ sürmüş ve sürmektedir. Örneğin özellikle bazılarının bu işi erkek düşmanlığına kadar vardırmaları ve özellikle eski fıkıh, hadîs ve tefsirlere toptancı bir ret anlayışıyla yaklaşmaları onları zor durumda bırakmıştır. Çünkü bu fıkıh, hadîs ve tefsir kaynaklarında eril yorum ve anlayışların yanında kadın lehine eşitlikçi ve özgürlükçü yorum ve anlayışlar da vardır.

VD: Feminist bir tefsire bir fıkha ihtiyaç var mıdır? Böyle bir tefsir ya da fıkıh kitabı var mıdır? Bilmediklerimiz nelerdir?

KY: Tefsir, insanların gücü oranında Allah’ın Kur’an-ı Kerim’deki ayetlerden neyi kast ettiğini açıklamaktan bahseden bir ilimdir. Kısaca İnsanların Kur’an ayetlerine getirdikleri açıklama ve yorumlardır. Fıkıh ise insanların içtihat yoluyla Kur’an ve Sünnetten çıkardıkları hükümleri içeren ilimdir.

Evet, İslamî feministlerin kendi yazdıkları tefsir ve fıkıh kitapları vardır ve feminist bir tefsire ve fıkha ihtiyaç duyulduğunu da ısrarla vurgularlar. Tefsir alanında meşhur olmuş bazı İslamî feminist kadınlar şunlardır: Amine Vedud, Esma Barlas, Lale Bahtiyar, Ümeyme Ebubekir, Rıfat Hasan, Emanî Salih, Hind Mustafa, Sadiye Şeyh, Nevin Rıza. Fıkıh alanında ün yapmış İslamî feminist kadınların başında ise Zîba Mîr Hüseynî gelmektedir. Bunlar tefsir ve fıkıh alanında önemli eserler yazmışlardır.

2008 yılında Almanya’da Bir Alman müessesesinin tertip ve koordine ettiği bir İslamî Kadın Kongresi düzenlendi. Amine Vedûd bu kongre münasebetiyle dünyadaki İslamî kadın teşkilatlarını erkeğin Kur’an tefsiri üzerinde kurduğu eril tekeli bozmaya davet etti. Vedûd bu bağlamda İslam’ın kadına tüm haklarını verdiğine fakat Kur’an-ı Kerim’i tefsir etmeye kalkışan bazı erkeklerin bu doğrudan saptıklarına, kadın üzerinde egemenlik kurduklarına ve bunun erkek gibi kadına da kendi geleceğinde söz sahibi olma hakkını tanıyan İslam’ın doğasına aykırı olduğuna işaret etmiş ve şöyle demiştir:

‘‘Bizler kadın olarak gerek tefsir alanında, gerek Kur’an-ı Kerim’de içtihatta bulunmada ve gerekse diğer haklarımıza kavuşmada erkeklerle eşit olmaya ve aynı zamanda dinimiz İslam’a da bağlı kalmaya çalışıyoruz. Çünkü İslam ve eşitlik birbirine zıt iki olgu değildir. Bizim istemekte olduğumuz reform İslam’dan uzaklaşarak değil, İslam’ın içinden ve onun değerlerine bağlı kalınarak yapılacak reformdur. Kadın olarak bizi ilgilendiren işleri erkeklerden daha iyi biliriz ve işlerimizi erkeklere bırakmayız. Dolayısıyla kadın sorunları ile ilgili tefsiri bizim yapmamız gerekir. Bunun için de Müslüman kadını eğitmek, kültürlü kılmak, düşünce ve içtihat geliştirmede onu teşvik etmek gerekir.’’

VD: Günümüz Müslümanlarının, kadınlar özelindeki en önemli eksikliği bu olsa gerek. Müslüman kadını eğitmek, kültürlü kılmak, düşünce ve içtihat geliştirmede onu teşvik etme noksanlığı…

KY: Aynen öyle… Tefsir alanında İslamî feminizm hareketinin en ünlülerinden biri olan Esma Barlas şöyle der: Müslüman kadınlar haklarını tanımaya ve Kur’an metinlerini özgürlükçü okumaya önem vermezler. Bilakis bu metinler hakkında yapılmış eril tefsirleri kabul ederler. Bu da onlara yönelik zulmün devam etmesine neden olmaktadır. Bundan dolayıdır ki Kur’an’ın geleneksel tefsirindeki yöntem hatasını ortaya çıkarmak ve özgürlükçü okumaya dayalı yeni bir yöntem takdim etmek gerekir. Kur’an gibi dinî bir metni okuyup tefsir etmek sadece o metnin kendisine dayanmamalı, onun hangi bağlamda şekillendiği de dikkate alınmalıdır.

VD: Hocam, doğru bir tefsire ulaşmamız için nelere dikkat kesilmeyiz? Açıklar mısınız.

KY: İki bağlama birden dikkat etmemiz gerekir: Biri Kur’an’ın indirildiği bağlam, öbürü de ilgili ayetlere ilişkin yapılan tefsir bağlamı. Tarihten ve muhitten beslenen eski tefsir ve hadis yorumları kutsal vahiy metinlerine baskın gelmiş ve erkeklerin rağbet ve görüşleri kadınların görüş ve tecrübelerine galebe çalmıştır. Oysa bilindiği gibi örneğin Hz. Peygamber dönemindeki kadınlar dinî konularda görüşlerini açıkça dile getiriyor ve bunu bizzat Kur’an ayetlerini tefsir etmekle de yapıyorlardı. Öyleyse kadınların tefsir sahasından uzaklaştırılmakla sonuçlanan şeyin ne olduğunu anlamak için tarihe müracaat etmemiz gerekiyor. Tutucu Müslüman kesim Kur’an-ı Kerim’in en doğru tefsirinin sadece bazı eski tefsir kitaplarına sağlanan bir imkân olduğunu savunarak o eski tefsirleri masum saymaktadırlar. Modern ve çağdaş tefsirlere ve özellikle de kadınların yazdıkları tefsirlere gelince; onların nazarında bunlar kabul edilemez tefsirlerdir. Doğrusu Kur’an’ı yeni bir okumayla tefsir etmek birçok kesim tarafından reddedilmeye maruz kalmaktadır. Kur’an kendi tekstleri dâhilinde pederşahî bir bakış açısını yansıtmamaktadır. Fakat buna rağmen onun tefsiri, nazil olduğu toplumun perderşahî düzeninden etkilenmiştir. Dolayısıyla bizim bu pederşahî etkileri tefsirden ayıklamamız gerekir.

VD: Esma Barlas’ın kitabında yazdıklarına destek olan da var, red eden de…

KY: Esma Barlas’ın bu kitabına “en-Nisâ fi’l-Kur’an” (Kur’an’da Kadınlar) adıyla reddiye niteliğinde bir kitap yazan Dr. İbrahim İvaz, Barlas’ın bazı görüşlerini reddettiğini ve bazılarına katıldığını ifade ederken şunları söyler:

“Yazarın Kur’an-ı Kerim’i feminist bir bakışla tefsir ettiği ve daha önce kimsenin ileri sürmediği bazı görüşleri ileri sürdüğü kitabını berrak bir anlayış ile inceledim. Kitabı okuduktan sonra içerdiği konuların en önemlilerini tartışmaya açtığımda bazı konularda yazara katıldığımı, bazılarında ise duruma göre az veya çok ondan farklı düşündüğümü gördüm”.

Fıkıh uzmanı Mîr Zîba Hüseynî şöyle der:

İslam hukukunda çok sayıda mezhebin ortaya çıkmasının ve bunların kendi aralarında farklı tutum ve görüşler ortaya koymalarının nedeni şeriat ile fıkıh arasındaki farkta saklıdır. Harfiyen “suya götüren yol” anlamına gelen “şeriat”, İslam inancında “icmalî olarak Hz. Peygamber’in beyan ettiği şekildeki ilahî murat olan kanun” demektir ve kişiye hayatında yol göstermek için konulmuş olan bazı değerlerden ibarettir. Harfiyen “kavrayış” anlamına gelen “fıkıh” ise, İslam’ın kutsal kaynaklarından hukukî hükümler çıkarmak için yapılan çalışmaları içine almaktadır. Bu kutsal kaynaklar Kur’an ve Sünnettir. Sünnet; Hz. Peygamber’in sözleri, eylemleri ve onaylarıdır.

VD: Şeriat ile Fıkıh arasındaki farkı net olarak vurgularsanız, okuyucularımız daha çok istifade edeceklerdir…

KY: O halde İslam inancına göre şeriat “ilahî”, “daimî” ve “umumî” vasıflarına sahip iken; Müslüman âlimlerin ortaya çıkardıkları çok sayıda literatür ve eserden ibaret olan fıkıh beşerîdir, insan ürünüdür, zaman ve mekâna bağlıdır. Şeriat ile Fıkıh arasındaki bu farka vurguda bulunmak zorundayız. Çünkü insanlar çoğu zaman yanlışlıkla ikisini karıştırmaktadır. Bu yanlışlık sadece avam Müslümanlarla sınırlı değil; mütehassıslara ve siyasîlere de uzanmış durumdadır. Bazen bu iki kavrama ideolojik maksatlarla da eşit anlam yüklenmektedir. Yani bazı İslamî kesim ve kimseler fıkhı da “şer’î zorunluluk” sayar ve dolayısıyla ona da ilahîlik ve masumiyet atfederler. Oysa fıkıh beşerîdir ve yanlıştan uzak değildir. Bir değer olarak adaletin dinî olması gerekmiyor; tersine dinin adil olması gerekiyor.

İslam hukukunda iki tür hukukî hükümleri birbirinden ayırmak gerekir ki bunlar ibadetler ve toplumsal muamelelerdir. İbadetlerle ilgili hükümler Allah ile kul arasındaki ilişkileri düzenlemektedir. Bunlar ruhanî atmosferle alakalı oldukları için fıkıhçıların burada mantık yürütme, yorumlama ve değiştirme alanı sınırlıdır. Fakat insanlar arasındaki ilişkileri düzenleyen toplumsal muameleler için bu geçerli değildir. Burada akıl yürütme ve sosyal dinamizmi devreye koymanın önü açıktır. Kadınlarla ilgili olan meselelerin ve kadınlarla erkekler arasındaki ilişkilerin çoğu bu gruba girmektedir. Beşerî durum sürekli bir değişme ve gelişme içerisinde olduğu için zaman ve mekân açısından değişen hayat şartlarına uygun olarak kutsal dinî metinleri yeniden yorumlamak ve yeni hükümler ortaya koymak gerekir. İçtihadın mantıksal dayanağının özü budur ve fıkıhçılar da ortaya çıkan yeni problemlere çözüm bulmak için bu yönteme başvurmuşlar.

VD: Peygamberin döneminden ne kadar uzaklaşmışsak, kadının örselenmesi, itelenmesi, değerinin yozlaştırılması artış göstermiş gibidir. Zira Peygamber, kendi döneminde bir devrim yapmıştı, kadın ve hakları konusunda…

KY: Vahyin iniş zamanından ne kadar uzaklaşmışsak kadının ikinci plana atılması o kadar artmış, siyasî nüfuzları kaybolmuş ve sesleri o kadar kısılmıştır. Kur’an-ı Kerim’in birçok ayeti kadına boyun eğdirmeyi mahkûm etmekte, cinsler arasında eşitliğe vurgu yapmakta ve bu yönde bir seyir izlensin diye o zamanki yanlış uygulamaları düzeltmeyi hedeflemiş bulunmaktadır.

Klasik dönem fıkıhçılarının evlilik akdi ve bu akdi sonlandırma ile ilgili ortaya koydukları kurallar çerçevesinde çeşitli mezhepler aynı mantıkta ve eril anlayışta ortaklaşırlar. Örneğin karısının seyahatini ve nafile bazı ibadetleri yerine getirmesini sınırlama salahiyeti kocaya verilen haklar arasındadır. Kadın evden çıkmak, herhangi bir işe girişmek ve farz olan Ramazan orucunun dışında sünnet oruçları tutmak için kocasından izin almalıdır. Erkeğe hanımını dilediği zaman boşama imkânı da verilmiştir.

Klasik fıkıhtaki evlilik modeli aslında cahiliye döneminde hüküm süren ve “mülkiyetine geçirme” olarak bilinen bir evlilik türüne dayanmaktadır. Bu da büyük ölçüde alışveriş akdine benziyor. Çünkü kadın böyle bir evlilik gereği kocasının mülkü oluyor. Fıkıhçılar böylece “mülkiyetine geçirme” tanımını geri getirmiş ve Kur’anî mesajla uyuşsun diye bazı yönlerini düzeltmişlerdir. Kadınlar evlilik akdinin tarafı olmuş fakat objesi olamamışlardır. Evlenirken kendilerine verilen mehir ve hediyeleri alan bir pozisyona sahip olmuşlardır.

Eski fıkıhçılar bu hükümleri ortaya çıkarırken temelleri felsefî, metafizik ve sosyal bazı teorilere istinat eden lahutî delillere dayanmışlar. Onların evlilik ve karı koca hukukuna dair verdikleri hükümlerin gerisinde bu tür teoriler vardır ki bazıları şunlardır:

“Kadınlar erkeklerden yaratılmıştır”,

“Allah erkekleri kadınlar üzerinde egemen kılmıştır”,

“Kadınların akılları ve dinleri eksiktir”.

Kur’an ve kadın

VD: Kadını kamusal alandan uzak tutmaya çalışanların savundukları tezler nelerdir? Hakikatte bunun yeri var mıdır?

KY: Çağdaş araştırmacıların ortaya koydukları gibi bu teorilerle ilgili Kur’an’da kanıt yoktur. Kadını tahakküm altına almanın perde arkasında yatan ahlâkî ve sosyal mantık bu konuda erkeklerle kadınlar arasındaki doğal fizyolojik farkı da referans almıştır. Çünkü hep şu tekrarlanır: Allah kadına erkeğinkinden daha fazla şehvet vermiş, fakat kadın iki doğal nedenle bu şehvetini bastırıyor. Biri kocanın hamiyeti/şerefi, öbürü de kadının hayâsı. Eski fıkıhçılar bu nazariyeden şöyle bir sonuca varmışlar: Eğer kadının şehveti kendi haline bırakılıp da erkek tarafından dizginlenmezse, bunun sonucu fitne ve başıboşluk olacaktır. Böylece kadının hayâsı ve erkeğin hamiyeti kadın üzerinde hâkimiyet kurmanın iki aracı haline gelmiş ve kadını kamusal alandan uzak tutmanın temeli olmuştur.

Biz burada eski fıkıhçıların kadını düşük konuma indirgemek için bir nevi komplo kurduklarına ihtimal vermek gibi bir işarette bulunmuyoruz. Fakat kutsal metinleri anlamada kendilerine has görüşlerle yola çıkmış ve bu idraklerinde toplumsal cinsiyete mahsus bir dizi faraziyeye bağlı kalmışlar ve bu faraziyeler bir ayna gibi o zamanki sosyal ve siyasal yaşamı yansıtırlar. Fıkıhçıların kendi zamanlarındaki örfî ve kültürel değerleri ve o zamanki eril kurumları yansıtan bu teorilerden çıkardıkları hükümler sonradan gelen nesiller tarafından şeriatın değişmez sabit bir parçası gibi muamele görmüştür. Durum bu şekilde olunca, aslında belirli bir zamanla irtibatlı olan olgulara göre evlilik ve kadın erkek hukukunda ortaya çıkan eril anlayışlar artık ebediyen geçerli olacak hukukî şer’î ilkelere dönüştüler.

Yirminci yüzyılın sonlarına yaklaşıldığında, donuk eril doktrin ve onun modernizm öncesi süreçlerin sabit fikirleri olan bileşenleri artık Müslüman halkın gözünde teolojik yetkisini ve ikna gücünü kaybetmiş oldu. Onun yerine ise yeni bir bilinç ve yeni bir referans oluşturmak üzere Müslüman kadınların ve ıslahatçı erkek düşünürlerin başvurdukları bir toplam olarak feminist hitaplar ve insan hakları hitapları geçti. İşte, “İslam’da Kadınlar” başlığıyla yazılan tekstlerin totalde artış göstermeleri bize bu yeni bilinci kabullenmenin açık bir işaretini vermektedir.

Bu yönde eser yazan Müslüman kadınların eserlerine bakarken kadınların “toplumsal varlıklar” ve “hak sahipleri vatandaşlar” gözüyle bakmak gerekir. Oysa bu kavramlar kadınlara “cinsel varlıklar” gözüyle bakıp bu gözle onlarla muamelede bulunan eski fıkha yabancı olan kavramlardır.

VD: Adalet arayanlar, Kuran’da aradıklarını fazlasıyla bulurlar… Katılır mısınız?

KY: Bizim için kılavuz olan Kur’an-ı Kerim’de adalet arayanlar, İslam felsefesinin ayrılmaz bir parçasının adalet olduğunda en küçük bir şüphe duymayacaklardır. Dolayısıyla adaleti pratize etmedeki soruna bakarak İslam’ı fıkhî faaliyetlerle kıyaslamaya kalkışırsak hakikatten uzaklaşmış oluruz. İşte, Hanbelî mezhebinin fıkıh âlimi olan İbn Kayyım Cevziyye’nin çoğu zaman delil gösterilen şu sözleri tam da bu anlayışı yansıtmaktadır:

“İslam’ın amacı daima adaleti hâkim kılmak ve insanların adaletle hükmetmelerini sağlamaktır. Dolayısıyla adalet hangi yolla ortaya çıkarsa o yol dindir, dine aykırı değildir”.

Yirminci yüzyılda imzalanan ve hem aile hem de toplum içinde kadına adalet ve eşitlik haklarını verme çağrısında bulunan CEDAW Sözleşmesi bugün birçok İslam devletindeki aile hukuklarından daha çok İslam’a uygun düşmektedir.

Müslüman kadın ataerkil düzenin ve devletin İslam adına dayattıkları bir dizi çirkin hareketlere ve zalim kanunlara maruz kalmıştır. Zîba Mîr Hüseyin şunları ifade etmektedir:

“İslamî feministler kendilerini dinden koparma çabasında değiller. Belki erkeğin kadına üstünlüğünün ilahî bir dikte olduğunu iddia eden, bunu da İslamî metinleri dar yorumlarla yapan ve tutucular tarafından desteklenen kimselerle mücadele ederler”.

Tasavvuf, kadın ve feminizm

VD: Tasavvuf ve Feminizm arasında bir ilişki kurabildiniz mi araştırmanızda?

KY: Burada feminizm ile tasavvufu bir araya getiren şeyin ne olduğuna ilişkin açık bir soru bulunmaktadır. Bu sorunun cevabı birkaç unsurdan oluşmaktadır.

a) Geleneksel yaygın anlamıyla tasavvuf insan üzerinde egemen güç oluşturan dünyevî faktörlerden uzak durmaktır. Feminizmin de yoğunlaştığı temel olgulardan biri ataerkil egemenliğe karşı koymak ve dünyevî güçlerin en büyük parçası olan eril egemenlikten uzak durmaktır.

b) Bir başka geleneksel anlamıyla tasavvuf hiç kimseye bağımlı olmayan ve kimseye muhtaç olmayan bir mürit tipini yetiştirmektir. Feminizm de erkeğe bağımlı olmaktan kurtulmanın peşinde koşmaktadır.

c) Geleneksel tasavvuf en radikal şekliyle “vahdet-i vücud” (varlıkların birliği) hedefine doğru koştuğu gibi, feminizm de tabiat olarak madde ile ruh arasındaki çelişkiyi ortadan kaldırıp ikisini vahdet-i vücud anlayışına yakın bir anlayışla sentezleyecek bir anlayışı ortaya koymaya çalışmaktadır.

İslamî feministler kendileri için bir hareket noktası olarak İbn Arabî tasavvufunda uygun bir zemin bulmuşlardır. İbn Arabî’nin aşağıdaki yönelimler çerçevesinde ortaya çıkan “kadına önem verme” anlayışı bunun nedenlerinin başında gelmektedir:

a) İbn Arabî’nin dişil bedenle ilgili görüşüne göre bu beden ilahî güzelliğin bir meşalesidir. Bundan dolayı da ona göre Allah’ın kadındaki tecellisi, tecellinin en tam ve en mükemmel şeklidir. Kadını sevmek ilahî kutsallıkta yok olmak mesabesindedir. İlahî aşkı tatmak için kadın aşkını tatmak gerekir. Kadına âşık olarak ilahî aşka ulaşmak “Lahût”un (ilahî olanın) “Nasût”la (madde olanla) bedenleşmesidir.

b) İbn Arabî anlayışında, feministlerin şiddetle karşı çıktıkları “hiyerarşik düzen” ortadan kalkmaktadır. Zira İbn Arabî velilik/ermişlik dercesine ulaşmada erkek ile kadın arasında bir fark görmemekte ve erkeğinki gibi kadının imamlığını da caiz görmektedir.

c) Dişiliği sadece insan cinsinin bir özelliği olarak görmeyen İbn Arabî, bunu her canlının insanla müşterek olan bir ilinek olarak görmektedir. İbn Arabî ayrıca “asıl” olanın erkeklik değil, dişilik olduğunu savunmaktadır ki onun bu görüşü en radikal biçimiyle feminizm bakış açısına destek sunmaktadır.

d) İbn Arabî’ye göre insanlık cinsler arasında farkın olmadığı ve Allah nezdinde erkeklikle dişiliğin iç içe kaynaşıp eridiği bir “birlik”tir. Bu düşünce “vahdet-i vücûd” (varlıkların birliği) temeline dayanmaktadır. İbn Arabî bu konuda şunları söyler: “Şunu bil ki insaniyet erkekle kadını birden içeren bir gerçek olduğu için bu açıdan erkeklerin kadınlara herhangi bir üstünlüğü yoktur”. İbn Arabî burada kadının yaratılış ve oluşum açısından insanî şartlarda erkekle eşit olduğunu, dolayısıyla erkeğin yapabilme kabiliyetine sahip olduğu her türlü düşünsel aktivite ve insanî faaliyet kabiliyetine kadının da sahip olduğunu savunmaktadır.

e) Tasavvufî makam ve mertebelere ulaşmada kadınla erkek eşit olduğunu savunan İbn Arabî bu konuda şunları söyler: “Allah erkeğin ulaşabileceği her makam, mertebe ve niteliği erkeklerden dilediği kişiye verme imkânı olduğu gibi, bunları kadınlardan dilediğine verme imkânı da vardır”.

f)Tasavvufta kutub, âriflerin liderine ve mistik tecrübede ulaşılabilecek en üst dereceye çıkan kimseye denir. Kutub, evrenin eksenidir ve her asrın bir kutbu vardır. “Kutubların kutbu” ise kendi asrında benzeri olmayan kişidir. İbn Arabî’nin görüşüne göre tasavvuf âleminde kadın erkek cinsleri eşitlenir ve aralarındaki fark kaybolur. Dolayısıyla kadın da erkek gibi evliyalığın en üst derecesi olan kutupluğa ulaşabilir.

Kadının şahitliği

VD: Kadının şahitliği konusunda yanlış bildiklerimiz nelerdir? Bizi bilgilendirir misiniz?

KY: Bakara Suresinin borçla ilgili 282. ayetinde Allah şöyle buyurmaktadır: “Erkeklerinizden iki kişiyi şahit tutun. Eğer iki erkek olmazsa şahit olarak bir erkek iki kadın olsun ki biri şaşırırsa öbürü ona hatırlatsın”.

Bu ayet genel manada bütün meselelerde mahkemelerde geçerli olmak üzere değil; verdiği borç hakkını daha sağlama almak isteyen borç sahibi yani alacaklı kişi hakkında inmiştir. Bazen kadının bir konuda az deneyimli olması o konunun inceliklerini tam kavramasına engel olabilir. Bundan dolayı da ilgili bu mesele onun aklında çok net bir şekilde kalmayabilir. Bu nedenle şahit tutulmak istendiği zaman meselenin ayrıntılarını hatırlamadığında ikinci kadın ona yardımcı olabilir. Hanbelî mezhebinin imamı olan İmam Ahmed, şöyle der:

“Bir meselede bir erkeğin tecrübesi daha fazla ise onun şahitliği iki kadının şahitliğine denk olur; bir meselede bir kadının tecrübesi daha fazla ise onun şahitliği iki erkeğin şahitliğine denk olur”.

Şeyhülislam unvanıyla anılan İbn Teymiye de kadının Bakara Suresindeki şahitliği ile ilgili şöyle der:

“Bu, bütün şahitlik türlerini içine alan ve hâkimin hüküm vereceği her mesele için geçerli olan bir şey değildir. Bilakis çeşitli kanıt ve yollar içerisinde hakkını daha çok korumak isteyen bir insanın tercihi için belirtilen bir yoldur. Ayet bu tür insanlar için bir nasihattir, haklarını korumada onlara yol göstermektir. İnsanın haklarını daha çok korumak istemesi bir şey, hâkimin karar ve hükmü başka bir şeydir. Zira hüküm vermenin iki şahitten veya iki kadınla sınırlı olmaktan daha geniş yolları vardır”.

VD: Şahit tutma ile şahit olma arasındaki fark bağlamında bazı hususlar daha vardır. Örneklendir misiniz?

KY: Örneğin:

1)Buradaki ilgili ayet alış verişlerle ilgili şahit tutmaktan bahsediyor ve hak sahibinin isteğine bağlı bir durumdur. Yargı ve mahkemeyle ilgili diğer durumlardaki şahitlikte kadın ile erkek eşittir. Şahit tutmada kişi dilediği kimseleri tercih etmede serbesttir. Örneğin Zeyd’i tercih edip Amr’ı tercih etmeyebilir; Fatma’yı tercih edip başka bir kadını tercih etmeyebilir. Fakat şahitlik etmede örneğin cinayeti işleyen ya da cinayet mağduru olan tarafın kendi isteğine göre şahitleri seçme ya da cinsiyeti nedeniyle reddetme hakkı yoktur. Sadece yalancı ya da zalim olan şahidi reddedebilir. Dolayısıyla şahitlik etmenin cinsiyetle bir alakası yoktur.

Şahit tutma ile şahitlik etme arasındaki farkı bilmeden konuya yaklaşanlar bu bağlamda hataya düşmekte ve böylece ilgili ayetin alış verişlerle sınırlı bir “şahit tutmak” olduğu ve dolayısıyla yaşamsal, dinsel ve siyasal öbür davalarla ilgili “şahitlik etmek” olmadığı hususunda yanlışa düşerler.

2) Ayetteki emir “vacip” bir emir değil, yol gösterme emridir.

3) Eğer bir kadın Hz. Peygamber’den herhangi bir dünya işinde bir rivayette bulunmuşsa ve herkes için geçerli şahitlik şartlarına sahip ise onun bu rivayeti tamamen kabul edilir. Hatta bazı hadîs âlimleri şöyle demişlerdir: “Herhangi bir kadının hadîs rivayet etmede yalancı olduğu tespit edilmemiştir. Oysa hadîs uyduran bir sürü yalancı erkek vardır. Hiçbir hadîs eleştirmeni “falan hadîsi rivayet eden kişi bir kadındır ve dolayısıyla erkeğin yarsıdır, yanına bir kadın daha eklememiz gerekir ki şahitliği kabul edilsin” dememiştir!”.

4) İmam Muhammed Abduhu, alış veriş hususunda kadın şahitliğinin erkek şahitliğinin yarısı olmasını da sadece o zamanın şartlarına mahsus olduğunu ifade etmiştir. Çünkü ona göre kadın o sıralarda ticarî işler için fazla dışarı çıkmadığı için alış verişle ilgili işlemlerde tecrübesi azdı. Fakat şimdi artık zaman değiştiği için bu ayeti genel tutmaya gerek yoktur. Muhammed Abduhu’yu bu konuda rahmetli Şeyh Mahmud Şeltût da desteklemektedir.

Başta süt emme olmak üzere bazı konular vardır ki sadece kadının şahitliği kabul edilir, erkeğinki ise hiç kabul edilmez.

Kadının mirası

VD: Ya Miras Meselesi?

KY: İslam’da söz kadının mirastan alacağı paydan açıldığında, normal bir insan Nisâ Suresinin 11. Ayetinde geçen “erkeğe kadının iki payı düşer” ibare veya kuralını hatırlar. Bu ayet üzerinde yoğunlaşanların bilmedikleri bir şey vardır ki o da şudur: Miras düzeninde kadın her zaman erkeğin yarısını almıyor; bazen onunla eşit, bazen de ondan fazla alıyor. Dolayısıyla miras paylarında ölçü dişilik veya erkeklik değil, şu hususlardır:

-Varisin ölen kişiye yakınlığı,

-Eşlik ilişkisi,

-Kuşak farkı: Yeni kuşak eski kuşaktan daha fazla alır.

O halde İslam varisin türüne ve cinsine değil, aşağıdaki üç duruma bakmış ve miras paylarını da bu üç duruma göre tespit etmiştir:

a): İster erkek olsun ister kadın, varis ile ölen kişi arasındaki yakınlık derecesi: Buna göre varislerin cinsiyetine bakılmaksızın yakınlık derecesi artıkça mirastan alınan pay da artar; yakınlık derecesi uzaklaştıkça mirastan alınan pay da azalır. Örneğin vefat edenin kızı onun babasından ve annesinden fazla alıyor.

b): Varisin yaşam konumu: Hayatı yeni karşılayan ve yaşamın zorluklarının üstesinden gelmeye hazırlanan kuşaklar normal olarak hayatlarının çoğunu geride bırakan ve hayat yükleri hafiflemiş olan kuşaklardan daha fazla pay alıyorlar. Bu konuda da varisin erkek veya kadın oluşuna bakılmaz. Örneğin vefat edenin kızı ve annesi, ikisi de kadın olmasına rağmen kızı onun annesinde fazla alıyor. Oğlu da babadan fazla alıyor ki ikisi de erkektir.

c): İslam’ın diğer fertler karşısında varise yüklediği malî yükümlülük: Kadın ile erkeği birbirinden ayıran tek konum budur ve bu da cinsiyet farkına değil, yüklenilen mükellefiyetlik ve mali sorumluğa dayanmaktadır. Örneğin bir erkeğin evli kız kardeşinin bakımı kocasına aittir. Bundan dolayı eşini, çocuklarını ve varsa bekâr kız kardeşlerini geçindirmekle sorumlu olan erkek kardeşinin yarısını alır.

A)Kadının erkeğin yarısı kadar pay alması sadece dört durumla sınırlıdır. İkisi şunlardır:

1): Vefat edenin geride erkek ve kız çocuklar bırakması. Allah Nisa suresi 11. Ayette şöyle der:

“Allah size çocuklarınızdan erkek olana iki dişinin payı kadarını tavsiye eder”.

2): Eşler arası mirasta. Zira koca vefat eden hanımının mirasından iki pay, kadın vefat eden kocasının mirasından bir pay alır”.

B)İslam birçok durumda kadına erkek kadar yani eşit pay vermiştir. Örneğin:

1):Vefat eden bir kadının geride bıraktığı kocası ve öz kız kardeşinden her biri mirasın yarısını alır.

2): Vefat eden bir adam geride iki kız, baba ve anne bırakırsa; anne ve baba altıda bir, kızlardan her biri de üçte bir pay alır.

C) Bazı durumlarda kadın erkekten daha çok alır. Örneğin:

1): Vefat eden bir adam geride anne, iki kız ve bir erkek kardeş bırakırsa; kız erkek kardeşin bir buçuk katını alır.

2): Vefat eden bir erkek geride bir kız, anne ve baba bırakırsa; kız babanın bir buçuk katını alır.

3): Vefat eden erkek geride iki kız, baba ve anne bırakırsa; kız babanın iki katını alır.

D)Aşağıdaki durumlarda kadın varken erkek mirastan pay almaz:

1) Kız varken onun anneleri bir olan erkek kardeş hiç pay almaz,

2) Vefat edenin oğlunun kızı varken onun anneleri bir olan erkek kardeş pay almaz.

3) Vefat edenin iki veya daha fazla kızı varken anneleri bir olan erkek kardeş pay almaz,

VD: Kadının Devlet Başkanı Olup Olmayacağı Meselesi Bir Problem Olarak Nereden Kaynaklanıyor?

KY: Kadının Devlet Başkanı olmasını yasaklamada delil olarak ileri sürülen ve Buharî’de de geçen şöyle bir hadîs vardır: “Başlarına Kadını Yönetici Tayin Eden Kavim Asla İflah Olmaz”.

Buharî’nin sahih olarak kaydettiği bu hadîsin kendisinden rivayet edildiği Ebû Bekre şöyle diyor: Cemel Vakası’nın meydana geldiği günlerde Allah bana bir sözün faydasını nasip etti. Şöyle ki: Farsların kendilerine Kisra’nın kızını hükümdar olarak seçtiklerini duyan Hz. Peygamber şöyle dedi: “Başlarına kadını yönetici tayin eden kavim asla iflah olamaz”.

Bu hadîsi sahih olarak kabul eden bazı feminist kadınlara ve feminist olmayan bazı erkek âlimlere göre Hz. Peygamber bu sözü o sıralarda Sasani ve Bizans imparatorlukları arasında meydana gelen savaşlarla ilgili bir öngörü mahiyetinde söylemiştir. Yani Sasani kavmi kendi imparatorluklarının başına erkek devlet başkanlarını getirdiklerinde Bizanslılara karşı iflah/başarılı olamadıkları gibi, bu imparatorluğun başına kadın getirmekle de başarılı olamayacaklardır. Dolayısıyla Hz. Peygamber bu sözü bu özel durumla ilgili söylemesine rağmen, bin dört yüz yıldan beri genel hükümlü bir hadîs olarak telakki edilmiş ve bu eril telakki ile de kadın devlet başkanı olmaktan mahrum bırakılmıştır.

Bu hadîse şüpheyle yaklaşan İslamî feministlerden Dr. Nevin Rıza şöyle der: Buharî seçtiği hadîslerde oldukça dikkatli davranmasına rağmen, bu hadîsin isnad ve metniyle ilgili göz önünde bulundurulması gereken bazı soru işaretleri vardır. Bunların ilki bu hadisin kendisinden rivayet edildiği Ebû Bekre’nin hayat hikâyesidir. Hz. Ömer zamanında Basra’da oturan Ebû Bekre, bir kadınla bir erkeği zina yapmakla itham etmek üzere Medine’ye gitmiş, fakat ispat için gerekli olan dört şahit getiremeyince Hz. Ömer ona kırk değnek cezası vermiştir. İbn Teymiyye, İbn Kesîr ve diğerlerinin de bulunduğu âlimler tövbe etmediğinde ve şahitliğinin asla makbul olmadığında ittifak etmişlerdir. Bu âlimler Nur suresinin 4. Ayetine dayanarak bunu söylemişlerdir ki bu ayette şöyle denilmektedir:

“Masum kadınları zina ile itham ettikten sonra dört şahit getirmeyenlere seksen değnek vurun, bir daha onların şahitlik yapmalarını asla kabul etmeyin, onlar fâsıkların ta kendileridir”.

Nevin Rıza sözlerine şöyle devam etmektedir: “Allah’ın bize iftirasını ortaya çıkardığı, fâsıklıkla nitelediği ve hiçbir konuda ebedi olarak şahitliğinin kabul etmemizi yasakladığı birinin rivayetini nasıl kabul ederiz? Bu, Kur’an’ın içeriğine de ters düşmüyor mu?”.

Anılan hadîse şüpheyle yaklaşan ve İslamî feministlerin kıdemli referanslarından biri olan Fatma Mernîsî de şunları ifade etmektedir: İmam Buharî bu hadîsi sahih hadîsler kategorisine dâhil etmişse de, onun böyle yapması bir Müslüman kadın olarak beni bu hadîsi kimin rivayet ettiğiyle ilgili tarihsel ve metodik olmak üzere ikili bir araştırma yapmama engel değildir. Özellikle bu hadîsin ilk kez hangi şartlarda kullanıldığı önemlidir. Öyleyse bu hadîsi kim, nerede, ne zaman, kim için ve neden rivayet etmiştir? Bununla ilgili yapılan araştırma süreci içerisinde ortaya çıktı ki bu hadîs ilk kez Hz. Ayşe’nin (r.a.) Cemel Vakasındaki yenilgisinden sonra rivayet edilmiştir”.

Bu hadîsi rivayet eden Ebû Bekre’nin bunu Hz. Peygamber’den tam 25 yıl sonra gündeme getirmesi ile ilgili bazı soru işaretlerine dikkat çeken Mernîsî bunun için birkaç ihtimali ortaya atmaktadır. Ancak tercih ettiği ihtimal Cemel Vakasında Hz. Ayşe’ye karşı galip gelip Medine’ye yeniden hâkim olan Hz. Ali’nin yanında yer almak isteyen Ebû Bekre’nin kendine bir dayanak bulmaya çalışmasıdır. Mernîsî öte yandan Muğîre b. Şube aleyhinde yalancı şahitlik yaptığı için Hz. Ömer tarafından değnek cezasına çarptırılan Ebû Bekre’nin bundan dolayı güvenilir olmadığına dair güçlü şüpheler ortaya koymaktadır. Mernîsî’ye göre bu iki sebep onun sahih hadîs rivayetçileri listesinden uzak tutmak ve cinsler arasında eşitlik ilkesini savunan Hz. Peygamber’in bu ilkesi ile çelişen söz konusu hadîsin doğruluğunda şüphe etmek için yeterlidir.

Kadının erkeklere imamlığı

VD: Kadının Namazda Erkeklere İmam Olmasına Nasıl Bakılıyor?

KY: Amine Vedûd’un 2005 yılında New York’ta kadın ve erkeklerden oluşan karma bir cemaate imamlık yapıp namaz kıldırmasından önce ta hicrî 77 yılında Haccac’ın valiliği zamanında Haricîlerden Gazale adında bir kadın böyle bir namaza imamlık yapmıştır ki, İslam Tarihinde bu kendi türünün ilk örneğidir. Gazale, Haccac’ın bile kendisinden korktuğu kadar cesur bir kadındı. Kufe Camii’nde arkasındaki 70 erkeğe cemaatle namaz kıldıran Gazale hakkında bu imamlıktan sonra dinde çıkma, kâfir olma ve İslam’da olmayan bir şeyi bid’at olarak İslam’a sokma hükmü verilmiştir.

Amine Vedûd iki kez Cuma günü hutbe okuyup cemaate namaz kıldırmıştır. İlkini 2005 yılında New York’ta bir kilisenin ev sahipliğinde yaptı. Burada kıldırdığı Cuma namazına kadınlar ve erkekler aynı safta birlikte katılmışlardı. Kadınlar onun sağında, erkekler de solunda yer almışlardı. Ezanı da açık bir kadın okumuştu. Amine ikinci Cuma namazını 2008 yılında İngiltere’nin Oxford bölgesinde fakat bu kez İslamî merkezlerden birinde kıldırmıştır.

Kadının namazda erkeklere imamlık yapmasının caiz olup olmadığı konusunda görüş ayrılığı vardır. Bunu caiz gören âlimler aşağıdaki delillere dayanırlar:

Birincisi: Ebû Sevr, Müzenî ve Taberî’nin içtihatları. Bu âlimlerin içtihatlarına göre kadının namazda erkeklere imamlık yapması cazidir ve ister farz namaz olsun ister sünnet, erkeklerin kadın imamlığında kıldıkları namaz sahihtir.

İkincisi: Ümmü Vereka hadisi: “Ümmü Vereka Hz. Peygamber’den evinde bir müezzin bulundurmak için izin istemiş, Peygamber bu izni vermiş ve Ümmü Vereka bir erkek hizmetçisi ile bir cariyesine imam olup namaz kıldırmıştır”. Beyhakî’nin Sünen”inde geçtiğine göre Hz. Peygamber bu hanıma farz namazlarda ezan okunup kamet getirilmeyi ve evindeki ahaliye imamlık yapmasını emretmiştir.

Bilindiği gibi ezan farz namazların dışında okunmaz.

Üçüncüsü: “Bir kadın erkeğe imamlık yapmasın” hadisinin zayıf oluşu. Çünkü bu hadîsin isnadında Abdullah b. Muhammed et-Temîmî vardır ki, Buharî onun için, “hadîs rivayeti kabul edilmeyen biri” der. İbn Hibbân da “bunu delil kabul etmek caiz değildir” demiştir.

Dördüncüsü: Kadın erkek arasında fark olmadığına ve evliyalık derecelerinde de eşit olduklarına dair içtihadını bununla sınırlı tutmayan İbn Arabî, kadının erkeklere imam olup onlara namaz kıldırmasını da caiz görmüştür. Onun bu konuda net olan görüşü şudur: “Kadının imamlığı sahihtir ve asıl olan da budur. Bir delil olmaksızın bunu yasaklayana hoşgörü ile bakılmaz. Çünkü bu konuda yasaklamaya dair amir bir hüküm yoktur. Dolayısıyla asıl olan şey onun imamlığının caiz oluşudur”.

Kadının namazda erkeklere imam olmasını caiz görmeyen âlimler aşağıdaki delillere dayanırlar:

-“Başlarına Kadını Yönetici Tayin Eden Kavim Asla İflah Olmaz” şeklindeki şüpheli hadîs,

-“Bir kadın erkeğe imamlık yapmasın” şeklindeki zayıf hadîs,

-Hz. Peygamber zamanından günümüze kadar böyle bir uygulamanın olmaması,

-Mevcut mezheplerdeki cumhurun görüşü.

Kadından peygamber oldu mu?

RVD: “Kadının Peygamberliği” konusu da çok enteresan ve tartışılmaz bir tabu. Allah peygamberleri hep erkek olarak mı göndermiştir, yoksa kadınları da peygamber olarak göndermiş midir?


KY:
Bu meselede görüş ayrılıkları vardır. Buna karşı çıkanların temel delilleri şu ayettir: “Biz senden önce sadece erkek elçiler gönderdik” (Nahl: 43).

Endülüslü İmam İbn Hazm “el-Milel ve’n-Nihal” adlı kitabında bu konuda kendi zamanında yaşanan büyük bir tartışmayla ilgili şunları ifade eder: “Âlimler bu konuda üç farklı görüş ortaya koydular: Bir grubu kadınların peygamber olmalarını toptan reddetme yönünde görüş beyan etti. İkinci bir grup tamamen kabul etti. Üçüncü bir grup da çekimser kalmayı tercih etti. Yaşanan görüş ayrılığı “resul” (aldığı vahyi insanlara tebliğ etmekle görevli elçi) ile ilgili olup, “nebî” (aldığı vahyi insanlara tebliğ etme görevi olmayan peygamber) ile ilgili değildir. Zira kadının peygamber olmasını kabul etmeyenlerin hiçbir delillerinin olmadığına inanıyoruz”.

Aynı şekilde Ebû Hasan Eş’arî ve İmam Kurtubî de kadınların peygamberliğini caiz görmektedir. Bu görüşte olanlar Meryem’in ve Hz. Musa’nın annesinin peygamber olduklarında görüş birliğine varmış; Asiye ve Sare’nin peygamber olup olmadıkları hususunda ise görüş ayrılığına düşmüşlerdir. Kabul cephesi müçtehitlerin delili Allah’ın Meryem’e ve Hz. Musa’nın annesine vahiy gönderdiğini belirten ayetlerdir ki vahiy ancak peygamberlere gönderilir. Örnek:

Biz Musa’nın annesine vahiy verdik” (Kasas: 7)
“Biz Meryem’e Ruhumuzu (Cebrail’i) gönderdik” (Meryem: 17)

Kadının peygamberliği meselesini inceleme konusu yapan ve olumlu görüş belirten İslamî feministlerin en meşhuru Dr. Hüsn Abûd’dur. Kendisi “Kur’an-ı Kerim’de Hz. Meryem” adlı araştırmasında Meryem ve diğer bazı kadınların peygamber oldukları yönünde görüş belirtmiş ve bunu ciddi kanıtlara dayandırmıştır.

YORUM YAZ

Please enter your comment!
Please enter your name here