Veysi Dündar’ın Korona Söyleşileri- A. Faruk Ünsal: “Bir kamu yönetiminde şeffaflığın olmaması başlıbaşına felaketin davetiyesidir”

0

Veysi Dündar’ın ‘Korona Söyleşileri’ kapsamında yönelttiği sorulara Ahmet Faruk Ünsal da cevap verdi:

Veysi Dündar (VD): Türkiye 21 Mart 2020 itibariyle sizce dünyanın neresinde? Korona’yı Türkiye’nin dünyadan kopuşunda bir son, dünya ile tekrar ilişki kurmada milat olarak görmek mümkün mü?

Ahmet Faruk Ünsal (AFÜ): 2020 itibari ile Türkiye’nin dış dünya ile kurduğu ilişki bipolar bozukluk arzediyor kanaatindeyim. Bir taraftan geleneksel ilişkilerini bozma pahasına, Rusya ve Çin gib dünyanın demokrasi ile arası hoş olmayan ülkeleriyle öngörülmez ve de sürdürülemez ilişkiler kurarak geleneksel ilişkilerini bozuyor, zedeliyor, diğer taraftan kurduğu yeni ilişkilerinden rahatsız olan eski dostlarının gönlünü almak için onlara, kendi aleyhine birtakım ticari avantajlar sağlayacak işler teklif edip dengede durmaya çalışıyor. Bu tutarsızlığıyla da ne İsa’ya ne Musa’ya yaranamayan güvenilmez ortak olarak görülüyor. Gündelik iç siyasetini ve iç çelişkilerini yönetmek için başarısızca kullandığı bir enstrüman aslında Türkiye’nin dış politikası.

Korona evrensel bir tehdit olarak hepimizin yaşamına girdi. Hem ABD’yi Hem AB’yi hem Rusya’yı hem büyük küçük tüm güçleri ve ülkeleri aynı oranda tehdit ediyor. Durum bu olunca da Türkiye’nin koptuğunu var saydığımız dünya ile tekrar ilişki kurmasında milat olarak görülebileceği gibi hiç ilişkimiz olmayan dünya ile de ilişki kurmasında da milat olabilir aslında. Tüm dünyanın karantinalı günleri yaşadığı bu süreç, ortak bir düşmanı ancak elbirliğiyle yeneceğimiz gerçeği nedeniyle bence uluslararası ilişkileri olumlu ama ulus devletlerin içişlerini ise olunsuz etkileyecektir. Corona bize, hepimiz sağlıklı olmadıkça aslında hiçbirimizin sağlıklı olmayacağını öğretti. Virüs bizim en varoluşsal yönümüze saldırdığı için, yani yaşamımıza yöneldiği için, yaşamsal tehlike hisseden herkes de böylesi bir tehlike var iken bunun dışındaki herşeyi teferruat göreceği için, otoriter eğilimli yöneticiler için arayıp da bulamayacakları bir fırsat oldu.

Herkesin teyakkuzunu, var kalmaya yönlendirdiği bu süreç otoriter yönelimli yöneticilere istediklerini yapabilecekleri bir vasat sağladı. Örneğin belediyelere kayyım atamalar hiç konuşulamadı, protesto bile yapılamadı. Kanal İstanbul projesinin bazı etapları küresel salgın ortamında yapıldı. Haber bile olmadı. Bir bakan, ulaştırma bakanı görevden alındı, ne oldu da görevden alındı, mesele neydi, ne kimse açıkladı, ne söyleyen oldu ne doğru düzgün haberi yapıldı ya da yapılan haber dikkate değdi. Otoriterliğin panzehiri şeffaflık. Şeffaflık bir yönetim geleneğine dönüşebilmiş olsa idi hiç bir olağanüstü koşul yöneticileri bu durumları istismara yöneltemezdi. Ülkeye ait bütün bu sevimsiz gerçekler bir tarafa, virüs mücadelesi tüm dünya ile beraber yürütülürse başarılı olacağı için, ülkelerin ilişkilerini, koordinasyonunu zorunlu kıldığı için karşılıklı etkileşimi kaçınılmaz olarak sağlayacaktır. İyi yönetim kötü olanı açığa çıkaracak marjinalleştirecektir diye düşünüyorum.

VD: Korona’nın kökeninde Çinlilerin yeme tercihleri olması üzerine konuşuldu. Kurani olarak da bakıldı bu konuya. Böyle bir yaklaşımın tutarlığından söz edebilir miyiz?
Gerçekten de insanlar yarasa yedikleri için mi bu durum oldu?
İnsanların binlerce yıldır farklı tercihleri olduğuna göre bunun tam da şimdi olması üzerine ne söylenebilir?

AFÜ: Korona’nın ortaya çıkışına dair çeşitli komplo teorileri ve senaryolar var. İşin doğrusu dünyanın geldiği nokta veya küreselleşmenin bu sürecin dışında ele alınamayacağı kanısındayım. Dünya genelinde zenginlikle yoksulluk arasındaki uçurumun derinleşmesi, devletlerin yönetimlerinin otoriterleşmesi, savaşlar, doğaya verilen zararlar, özellikle hava, su ve toprağın kirletilmesi, nüfus yoğun şehirleşme, doğayı ortak paylaştığımız diğer canlı türlerinin yaşam alanlarına göz dikme, aşırı üretim ve tüketim hırsı gibi faktörlerin yeryüzünde yaşananların sebebi olduğunu görmek gerek. Çinlilerin binlerce yıllık beslenme alışkanlıkları neden şimdiye kadar değil de şimdi bu felaketi getirdi meselesini biraz yukardaki faktörler ışığında değerlendirmek gerek. Bu mesele de tıpkı başka meseleler gibi, Allah’ın verdiği akıl ile, bilim ile, irfani birikim ile çözülecek. Küresel bir salgın olması ve kontrolün kaybedilmesinin an meselesi olması yarasa yeme veya komplo teorilerine sığacak bir konu olacak kadar basite almamamız gereken bir tablo. Yunus suresinin 100. ayetinde Allah aklını kullanmayanları pislik içinde bırakır deniliyor.

VD: Umre’den gelenlerin Türkiye’nin kılcal damarlarına hastalığı yaydıkları aşikar. İtalya’da kimse umreye gitmedi ama bizde de İtalya’ya gidenlere nazaran umreciler çok. Açıkçası Umre bizi İtalya’nın yoluna soktu gibi görünüyor.
T.C. Cumhurbaşkanlığı, Diyanet İşleri Başkanlığı Hac ve Umre Hizmetleri Genel Müdürlüğü diye bir kurum var. Bu kurumun süreci okumaktan uzak olması ve işler sarpa sarınca ‘özel kurumlar göndermiş haberimiz yok!’ demesi için neler diyebiliriz. Burada kurumsallık eksiği göze çarpıyor diyebilir miyiz.

Reklam

AFÜ: Sağlıkla ilgili konularda hastalık ve salgınla nasıl baş edilebileceği konusunda uzmanlık ve yetkinlik Sağlık Bakanlığınındır. Diyanet o doğrultuda hareket etmelidir. Kurumlar liyakati olmayan yöneticiler tarafından idare edilirse maliyetini tüm toplum olarak öderiz. Ayrıca cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi adı verilen oldukça merkezi ve denetimden kendisini muaf tutan yürütme biçiminin kurumlardaki yansıması da koordinasyonsuzluğu gerektiriyor. En yetkili şahıs, bilimi, yetkinliği, liyakati değil de sadakati dikkate alırsa, bir yöneticiye bir şey diğerine de başka bir söyler ve bu talimatların çelişkili olması halinde yöneticiler durumu ortaya koymazlarsa, ya da ortaya koysalar bile dikkate alınmazsa, denetim de olmadığı için, sonuç telafisi zor durumlar olarak karşımıza çıkar. Kısacası sistemde şeffaflık olmadığı için, Sağlık Bakanlığı Diyanet’i uyardı mı, Diyanet en yekili şahsın dini konulardaki tutumunu bildiği için bu uyarıyı dikkate almazlık yaptı mı, ya da en yetkili şahıs uyarıları dikkate alma diye Diyanet’i yönlendirdi mi bilmiyoruz. Bir kamu yönetiminde şeffaflığın olmaması başlıbaşına felaketin davetiyesidir. Aslında Türkiye’nin başına gelmiş en büyük felaket Corona falan değil başkanlık sisteminin kendisidir.

VD: “Mış” gibi yapmak. Rahmetli Oğuz Atay’dan baki bir kavram. Sizce “mış” gibi yaparak varılan bir durumda mıyız?

AFÜ: Mış gibi yapmak kamuoyundaki algıyı yönetmeye dayanan bir strateji aslında. Bu kriz sürecinde toplumun en çok ihtiyacını duyduğu konu şeffaflıktır, çünkü şeffaflık hem alınan tedbirleri, hem alınması gerekenleri, hem nerede yanlışlıklar yapıldığını tüm toplumun denetlemesine imkan veren bir enstrüman. Hatayı aza indirir. Tabii sonunda hesap verebilirlik de var. Tüm bunların olması ise özgür basın ile mümkün. Baştan beri söylüyorum, mesele korona değil kurumlarıyla işleyen bir demokrasinin olmaması meselesi. Ne yazık ki sistemsel.

VD: Ciddi bir kesim Covid19’un laboratuvar koşullarında üretildiği kanısında.
İnsanlığı yok etmek için çok daha kolay yollar yok mu? Bu daha çok insanlığı süründüren bir hastalık. Bu kanaate katılır mısınız? Gerçekten virüs böyle bir aklın işi olabilir mi? Evetse neden, hayırsa neden?

AFÜ: Corona virüsünün ortaya çıkışına dair çok farklı senaryolar var, hangisinin gerçek olduğunu bilim adamları, virologlar söyleyecek. Virüsün labaratuvar üretimi olduğunu da, kendiliğinden olup yayıldığını da iddia edenlerin öne sürdükleri tezler var. İnsanlığı yok etmek için labaratuvar ortamında bir çalışma yapılıyor olduğu konusu doğrusu bana çok fazla komplocu geliyor. Esasında, halihazırda sürdürülen savaşlar, eşitsizliğe oturan dünya düzeni, doğayı hoyratça kullanmanın sonucu oluşan kirlilik, küresel ısınma gibi ekolojik felaketler ve salgınlar insanların ekstra bir çaba içine girmesine gerek kalmayacak kadar yok edici zaten.

VD: Bir görüşte olan bitenin doğanın insan türünü eleme girişimi olduğu. Aslında iklim değişikliğiyle bekleniyordu. Hastalık bütün süreci yeniden tanımladı. Öne çekti. Gerçekten insan türünün dünya adlı gezegende bir sonu var mı?

AFÜ: Doğanın bir tahammül sınırı var kuşkusuz. Biz bu dünyada tek başımıza yaşamıyoruz. Hayvanlar ve bitkiler de var, akarsular, dağlar, denizler, stepler, ovalar da var. Gözle göremediklerinizin ve halen bilemediğimiz türlerin de vatanı doğa. İnsanların kendi aralarındaki eşitsizliği sürdürmek ve kendi avantajlarını kalıcı kılmak için doğanın dengesini bozarken doğa tarafından maruz bırakıldığı sonuç sadece kendisini değil rakibi gördüğü kendi türdeşini de aynı akıbete düçar kılıyor. Kontrol altına alınmamış, terbiye edilmemiş hırsların, eşitliğe razı olmamış insanlığı sona götüreceği muhakkak. Mesele fertler düzeyinde ahlaki, toplumlar düzeyinde politik.

VD: 1. Dünya savaşından sadece 25 yıl sonra 2.Dünya savaşı çıkmıştı. Korona’yı 1.Dünya Salgını olarak görmek mümkün mü?
Sizce 2. Dünya salgını da olacak mı?
İnsanlık tarihten ders alma konusunda ne kadar dirayet gösterecek?

Reklam

AFÜ: Küresel salgın ile her ülkenin bir şekilde kendisini içinde bulduğu dünya savaşlarını bir tutmak kategorik olarak doğru olmayabilir ancak siyasi tarihe ve dünya tarihine göz atıldığında sonucu oluşturan nedenlerin ortadan kalkmadığı sürece benzer yeni olumsuzluklara kapı aralanacağını söylemek mümkün. Hafıza oluşturabilirsek, insanları yaşadığımız olumsuzluklardan aynı zararı görmelerine mani olabiliriz.

VD: Charles Taylor, ‘seküler çağ’ adlı eserinde bilim çağında inancın hala nasıl mümkün olduğu sorusuna yanıt arar. Camileri İbadethaneleri kapatan virüsün, insanlara inançlarını yeniden tanımlama konusunda bir mesajı olabilir mi? Bundan sonra bilimsel hiçbir kavram dine yenilmeyecek diyebilir miyiz?

AFÜ: Virüs sadece dini mekanları değil okullar, sinemalar, spor salonları, restoranlar, diskolalar gibi dini olmayan toplanma mekanlarını da etkiledi. Beraber yapılacak işlerin mahiyeti dini veya seküler olabilir, virüs beraber olma halini imkansız kıldı. Bu sürece has güzel bir terim ürettik, sosyal mesafe. Yani yalnızlaşma değil beraberlik, ama mesafeli beraberlik. Bilim ile dinin karşı karşıya getirilmesinin ve siyaseti bunun üzerinden kurma anlayışının iflası üzerine mutlaka bir şeyler söylenebilir. Esasında vicdan hürriyetinin sağlanması ve toplumun refahı için kamusal alanda devletin bir dini hüviyet taşımaması laikliğin teorik çerçevesini oluşturuyor. Bu tartışmalar sadece Türkiye’de değil dünyada inanç-bilim bağlamında ele alınıyor. Dini bir hürriyet konusu ve anlamlandırma konusu olarak ele alıp ön yargıları bir kenara bırakırsak bilim ile dinin karşı karşıya gelmesi sadece bilim kurgu filmlerini konusu olur aksi taktirde içinde bulunduğumuz kısır tartışmalar bu bağlamda kendisini üretmeyi sürdürür.

VD: İktisadın kuralları vardı. Hastalık kuralların tamamını alt üst etti. İktisada giriş kitaplarında anlatılan “ceteris paribus” düzeninin çok dışındayız. İşler bundan sonra hiçbir zaman ceteris paribus olmayabilir mi?

AFÜ: İktisat bilimi, kendi belirlediği, fiktif, durumlara dayalı ekonomik ve toplumsal ilişkilere dair teorilere sahip. Dünyada alışılagelmiş ve belli bir süre aynı sonucu veren durumlar üzerinden yol haritası oluşturulmuş. Dolayısıyla olağanüstü durumlar karşısında sadece insanlar değil iktisat bilimi de ister istemez etkileniyor. Her koşul kendi sabitlerini kendi dinamikleri üzerinden yeniden oluşturur. 1929 Büyük Buhran serbest piyasa ekonominin yerini daha devletçi model olan Keynes politikalarına bıraktı. İçinde bulunduğumuz olağanüstü durum bizim için büyük bir felaket gibi algılansa da belki de 20 yıl sonra tıpkı bizim geçmişte yaşanan olağanüstü olayları normal bir durummuş gibi algılamamıza eşdeğer olabilir. Salgının herkesi eşit düzeyde etkileme potansiyeli nedeniyle bundan böyle sağlık ve halk sağlığı alanlarında daha kamucu politikaların uygulanacağını öngörebiliriz.

VD: Türkiye’ye dönecek olursak; ekonomiye ve geniş kitlelerin işsiz kalmasına dair en azından bu ana kadar gösterilen apati ve cesaretli umursamazlıkta iktidar gücünü nereden alıyor olabilir?

AFÜ: İktidarın kontrolsüz özelleştirme, tarım ve hayvancılık politikası, kontrol edilebilir yoksulluk gibi genel politikalarına ek olarak son üç yıldır OHAL üzerinden temel hak ve özgürlükleri güvenlik gerekçesiyle sürekli ihlal etmesi doğal olarak insanların yaşananlara tepki verme durumunu ortadan kaldırmış görünüyor. Kaldırıldığı iddia edilen OHAL ve anayasallaşmış hali olan başkanlık rejimi tepkilerini gizleyen bir topluma mal oldu. Tepkisizlik ifadesi biraz ağır olur o yüzden tepkilerini gizleyen demeyi tercih ederim.

VD: Dünyanın tamamı için zor bir süreç. Ancak Türkiye 2015’ten beri sürreel yaşıyor. 10 senede ekonomi alanında kazandıklarını birkaç senede geri vermişti. Ekonomi zaten güç bela toparlanıyordu. Bundan sonrası için nasıl bir çözüm öngörülebilir?

AFÜ: Demokrasi insan hakları ve hukukun üstünlüğü Türkiye’nin içinde bulunduğu koordinatlarda dünya ile entegrasyonunu sağlayan en önemli faktörlerdi. İktidar 2015 yılından bu yana sadece iktidarda kalmak ve bunun için tüm yolları mübah görme eğiliminde. Tabii bu durum beraberinde liyakatsizlik, adaletsizlik ve toplumsal barışın zedelenmesi sonucunu ortaya çıkardı. Türkiye’nin bu girdaptan çıkması ancak hukukun üstünlüğü, denge denetleme mekanizmalarıyla frenlenmiş iktidar ve şeffaf kamu yönetimi ile mümkün. Halen umut var

VD: Halkbank’tan düşük faizle kullanılan kredilerin ödemeleri otomatik 3 ay uzatıldı. Buna karşılık tarımsal krediler için dahi böyle bir önlem alınmadı. Sizce bu iktidar gerçekten spesifik olarak oyu kimden aldığını bildiği için mi böyle davranıyor? Önce kadınlar ve çocuklar gibi, önce AKP’ye oy verenler mi koruma altına alındı?

ADÜ: İktidar, kontrol ettiği, bağımlı kıldığı ve yönetebildiği yoksulluğu ihtiyaç duyduğunda desteğini garanti ettiği bir sosyal kesim olarak temellük etme eğiliminde. Sürdürülebilir fakirlik veya fakirler diyebiliriz buna. Bu kesime ilaveten büyümeye değil yardım altında yaşamaya mahkum edilen küçük esnaf ve sanatkarlar da var. Tarımda küçük işletmeler zaten üretim yapmıyor, tarlalar boş ya da verimsiz, tarımsal destekleme adında üretimden çok yardıma bağlanmış köylüler. Bunların krediyle işi yok zaten. Yardımlarla siyasi sadakatleri garanti edildiği düşünülüyor. Rantabl ve rasyonel tarım yapan büyük işletmeler yani krediyle işi olanlar ise olup bitenin farkında ve AKP seçmeni değiller. İktidar her alanda olduğu gibi ekonomik hayatta da muhaliflere hayat hakkı tanımıyor. Kendi seçmenlerinin sürdürülebilir fakirliğini sağlamak için Halkbank üzerinden finasman desteği veriyor. Olan biten bundan ibaret. Kamu finansman kaynaklarının kullanımındaki yandaşlığın yanısıra güvencesiz istihdam alanlarında da yardım bağımlısı kılınmış bu kesimlerin çocuklarının tercih edildiğini görüyoruz.

VD: Tek adamın üzerine bina edilen sistemin; etrafında toplanan nomenklatura ile ülkeyi bildiği gibi yönetmenin dışında, alternatif önermediği bir sürecin iflasını ve meşruiyetin yok edilmesini deneyimlediğimiz bu süreçten, çıkış için yol haritası nedir?

AFÜ: Yol haritası, CB Hükümet sistemi adı verilen, tek kişilik yürütmenin olduğu, erkler arasında ayrılık olması gerekirken yasama ve yargıyı fiilen yürütmeye bağlayan rejimin yerine güçlendirilmiş parlementer sistemin ikame edilmesidir. Denge denetleme mekanizmaları güçlendirilmiş, gücün hukukla kontrol altına alındığı, basın, sivil toplum ve sendikaların etkin olduğu, şeffaf hesap veren kamu yönetimi hava kadar su kadar acil ve ertelenemezdir.

VD: Sadece iktidarın devamı için ülkenin neredeyse 100 yıllık sorunlarını bir siyasi partinin güncel kadrosuna yıktı iktidar. Bu seçilmişler bu günleri hapiste karşılıyor. Baktığınızda cezaevleri hastalık için fazlasıyla korunaksız. Bu akıl ötesi stratejinin önünde duracak ve onu artık bu tutarsızlığa son verin diyecek ortak akla ulaşma imkanı var mı?

AFÜ: Türkiye sorunlarını geçmiş ve güncel diye ayırmadan hukuka ve adalete uygun bir şekilde tüm özneleri muhatap alarak diyalog yoluyla çözebilecek kapasiteye sahiptir. Sanırım bu sorunuzda Kürt sorunundan bahsediyorsunuz. Ne yazık ki iktidar toplumsal meseleleri uzun vadeli fayda açısından ele almadığından bir dönem iyi ilişkiler kurduğu siyasi aktörlere kısa bir dönem sonra düşman veya hain muamelesi yapabiliyor. Ortak akıl ile ve toplumsal taleplerin tüm muhatapları ile ele alınması sorunların çözümü için yeterlidir ancak bu iktidarın artık çözüm üretebilecek takati kalmadı.

VD: Madalyonun diğer tarafında demokrasinin ve benzer etnik sorunları yaşayan ülkelerin deneyimleri var. Burada iktidarı zorlayan bu muhalefetin de ifşa politikasına ve demokrasiyi savunmaya yönelmesi gerekmiyor mu? Bu yapılmadığı sürece savaşçı politikalar devam etmeyecek mi?

AFÜ: Etnik temelli ihtilafların siyasi çözümü konusunda dünyada yeterince tecrübe birikimi var. Kullanmayı bilene. Muhalefet ve toplumsal zeminde yer alan iktidar karşıtı tüm bireylerin ortak beklentisi asgari adalet ve hukukun düzgün işletilmesidir. Hukuku sadece kendi faydası için işleten bir iktidarın karşısında olmak oldukça maliyetli. Mevcut basın düzeninde sesinizi kitlelere istediğiniz derecede duyurmanın neredeyse imkansızlığı ortada. İktidar bunu sessizlik veya muhalefetin beceriksizliği ve başarısızlığı diye pazarlıyor

VD: 20. Yüzyılı savaşlar sıcak ve soğuk olanlar şekillendirdi. 21.yüzyıla girerken Türkiye dahil olmadığı sıcak savaşlara rağmen dahil olduğu soğuk savaş döneminin ideolojik sözcülerinin iktidarına tabi. Hala arkaik soğuk savaş din, milliyet söylemleri iş görüyor. Bu daha ne kadar sürebilir?

AFÜ: Savaşta önce hakikat ölürmüş. Bu, kim kiminle savaşırsa savaşsın tarafların yaptığı bir şey. Soğuk savaş bir propaganda savaşıydı. Medya üzerinden her tarafın kendi gerçeğini olduğundan farklı ve başarılı karşısındakinin gerçeğini olduğundan kötü ve başarısız gösterdiği bir enformatik kirletme dönemiydi. Bu soğuk savaş pratiği hiç değişmedi. Bir de hukukun rafa kaldırıldığı, siyasi muhaliflerin düşman savaş hukukuna tabi tutulduğu acımasızlık hakimdi. Aslında şimdi de değişen bir şey yok. Sosyal medyanın hayatımızın en büyük ortağı olduğu bu dönemde iktidarların eskisi kadar propaganda avantajı kalmadı. Bu dönemin de en büyük riski bilgi kirliliği. Türkiyenin sıcak savaşlara girmediği tespitine gelirsek Suriye ve Libya meselesi üzerinden gözden geçirilmesi gereken bir tespit. Kısacası, soğuk savaş dönemi propaganda yöntemleri ve kamu hayatına tedbir etme konusunda Türkiye’de değişen bir şey yok.

VD: Türkiye’de kadınların %75’i ev kadını. İktidar köyleri ortadan kaldırdı, merkezlerde tutunamıyor, çeperleri ise sıkı sıkıya tutma derdinde. Bu bir dehşet dengesi olarak okunabilr mi? Yoksulluğu sürdürülebilir kılmak stratejisine karşı doğru yaklaşım ne olmalıdır?

AFÜ: Yoksulluğu sürdürülebilir ve kontrol altında tutulabilir kılmak bu iktidarın en büyük ekonomi politiği. Sosyal yardım bağımlısı haline getirilmiş kitleler ve onların işgücüne dahil edilmiş güvencesiz çalışan çocukları her seçimde hazır kıta oy deposu olarak işlev görüyor. Sistemin sürdürülebilir olması için sisteme kan pompalamak gerek. Bu da vahşi özelleştirmelerle üretimden çekilen potansiyelin inşaat ve imar rantına dönüştürülüp aktarılması, yabancılara gayrı menkul satışı ve Kanal İstanbul gibi mega projelerle doğayı ve tüm ortak zenginlikleri tahrip etme pahasına ülkeyi talana açmayla mümkün oluyor. Rantı büyütmek ekonomiyi büyütmek demek değildir. Ekonomi üretim, ihracat, kalifiye iş gücü, işsizliğin önlenmesi, gelir dağılımının dengenlenmesi ile büyür. Yaşadığımız model ise, yardım edilmiş yoksulluğun ve güvencesiz iş yaşamının iktidarın devamı için bir güvenceye dönüştüğü rant ve talan ekonomisidir. Kırsaldaki işgücü de, tarımsal ve hayvansal üretime teşvik edilmek yerine göçe zorlanarak hizmet sektörünün ucuz bir parçası olarak kullanılıyor. Bu durum sürdürülebilir olmaktan çıkmıştır. Sürdürülebilir olması için iktidarın zor araçlarını hukuku çiğneme pahasına kullanabilmesiyle mümkündür ki bunu da fazlasıyla yapıyor ve tahammül sınırlarını da aşmıştır. Bunları iyi analiz eden halka iyi anlatabilen partilerin iktidar alternatifi olacağınından kuşkum yok.

VD: Son olarak Türkiye’yi 1 yıllık, 5 yıllık, 10 yıllık dönemde nasıl bekliyorsunuz?
Sosyolojik manada hangi değişimleri bekliyorsunuz?

AFÜ: Türkiye yapılacak ilk seçimlerde mevcut siyaset koalisyonunu emekliye sevk edecektir. Genç bir nesil var, dünyayı eşzamanlı takip ediyorlar. İnternet çağının tüm olanaklarını kullanıyorlar. Devletin geleneksel zor araçları bu nesli hizaya sokamayacak. Önümüzdeki yıllar değişimin dinamiğini anlayamayanların tasfiye olacağı anlayanların ayakta kalacağı doğal seleksiyoncu yıllar olacak.

YORUM YAZ

Please enter your comment!
Please enter your name here