Veysi Dündar’ın Korona Söyleşileri – Abdülkadir Karaduman: “Sürecin ardından soğuk/sıcak savaşlar tekrar gündeme gelecektir”

0

Veysi Dündar’ın Korona Söyleşileri kapsamında sorduğu soruları Saadet Partisi Konya milletvekili Abdülkadir Karaduman da cevapladı:

VEYSİ DÜNDAR (VD): Türkiye 21 Mart 2020 itibariyle sizce dünyanın neresinde? Korona’yı Türkiye’nin dünyadan kopuşunda bir son, dünya ile tekrar ilişki kurmada milat olarak görmek mümkün mü?

ABDÜLKADİR KARADUMAN (AK): Bu konuda yorum yapmak için henüz erken diye düşünüyorum. Fakat şunu söylemek mümkün; küresel çaptaki bir hastalık (pandemi) bütün dünya ülkelerinin ortak problemidir. Dolayısıyla dünyanın farklı bir kıtasındaki ülke, diğer ülkelerce takip edilir ve gerekirse salgınla mücadele konusunda destek sağlanır. Devletlerin diğer devletlerle husumetlerini, bazı bölgelerdeki emellerini sadece ertelediklerini düşünüyorum. Bu sürecin ardından topraklar üzerindeki nüfuzu güçlendirmeyi hedefleyen soğuk/sıcak savaşlar tekrar gündeme gelecektir. Süreç, ülkemizin de diğer herhangi bir ülke gibi dünyanın bir parçası olduğu gerçeğini pekiştirmiştir. Küresel bir tehdide karşı, küresel mücadelenin önemini gördüğümüz bu sürecin dayanışma, paylaşma, ortak mücadeleye vesile olmasını temenni ediyorum. 

VD: Korona’nın kökeninde Çinlilerin yeme tercihleri olması üzerine konuşuldu. Kurani olarak da bakıldı bu konuya. Böyle bir yaklaşımın tutarlığından söz edebilir miyiz? Gerçekten de insanlar yarasa yedikleri için mi bu durum oldu?

AK: Yeryüzünde çok farklı kültürler, farklı yaşantılar mevcuttur. Küresel çaptaki bir salgının sadece yarasa yemekten kaynaklandığını söylemek sığlık olur. Üstelik virüsün neden kaynaklandığına dair net bir açıklama bilimsel olarak yapılmış değildir. Ortada bilimsel bir açıklama yokken nedeni “yarasa” olarak ifade etmek, rasyonel bir değerlendirme değildir. Üstelik Çin’de herkesin ana besin kaynaklarını vahşi hayvanlar oluşturuyormuş gibi bir algı da doğru değildir. Bu gelenek Çin’in bazı yörelerine hastır, sınırlıdır. İnancımızda tüketimi yasaklanan besinlerin vücuda zarar verdiğini biliyoruz ve bunlardan uzak duruyoruz. Aynı zamanda inancımız, olayları değerlendirirken bir tek sebebe dayandırarak kestirip atmak yerine analitik düşünmeyi ve detaylar üzerinde yoğunlaşmayı telkin eder. Virüsün dünyaya bu kadar hızlı yayılmasında küreselleşme ve nüfus faktörlerini de konuşmak lazım.

VD: Umre’den gelenlerin Türkiye’nin kılcal damarlarına hastalığı yaydıkları aşikâr. İtalya’da kimse umreye gitmedi ama bizde de İtalya’ya gidenlere nazaran umreciler çok. Açıkçası Umre bizi çok İtalya’nın yoluna soktu gibi görünüyor.
T.C. Cumhurbaşkanlığı, Diyanet İşleri Başkanlığı Hac ve Umre Hizmetleri Genel Müdürlüğü diye bir kurum var. Bu kurumun süreci okumaktan uzak olması ve işler sarpa sarınca ‘özel kurumlar göndermiş haberimiz yok!’ demesi için neler diyebiliriz? Burada kurumsallık eksiği göze çarpıyor diyebilir miyiz?

AK: Sadece umreciler değil, iki haftalık süre zarfında yurt dışından New York, Brüksel, Lizbon, Paris, Prag, Münih vb onlarca Avrupa şehrinden dönen yaklaşık 450 bin vatandaşımız oldu. Ama bu süreçte izolasyon sadece umrecilere uygulandı. Burada bir ihmalin olduğu açık. İlk etapta Umreden dönen vatandaşlarımız karantinaya alınmadılar. Gerekli hazırlıklar yapılmamış, yurda dönen umreci vatandaşlarımızın nerede misafir edilecekleri planlanmamıştı. Umreden dönen vatandaşlarımızın yurtlarda misafir edilmesi uygulaması gecikmeli de olsa yerinde bir uygulama idi. En önemli sorunlardan biri bu konuda gecikmiş olmaktı. Diğeri de Covid-19 test sayısıydı. Sadece Umreden dönen vatandaşlarımıza uygulanmış olsaydı bu sayının 20 bin olması gerekirdi. Yurt dışından dönenlerin karantina süreci ve 14 gün kuralı istenilen disiplin çerçevesinde işletilemedi. Bu konuda da ciddi ihmaller oldu. Bu elbette bir seferberlik halidir. Bu durumda bütün kurumların koordineli çalışması çok önemlidir.

VD: “Mış” gibi yapmak. Rahmetli Oğuz Atay’dan baki bir kavram.  Sizce “mış” gibi yaparak varılan bir durumda mıyız?  

AK: Kast edilen salgınla mücadele ise evet demek durumundayım ne yazık ki. İktidar birçok kriz gibi bu konuda da başlangıçta salgın ile etkin mücadele edildiği izlenimini oluşturma gayreti içerisine girmiştir. Nitekim açıklanan önlem paketinin içeriğine baktığımızda bunu daha net anlayabiliyoruz. Açıklanan ilk önlem paketi, konaklama vergisi kaldırılması, uçak biletlerindeki vergilerin düşürülmesi, konut kredi miktarının arttırılması gibi detayları kapsıyordu. Takdir edersiniz ki bu düzenlemelerin koronavirüs salgını ile mücadeleyle doğrudan bir ilgisi yok. Bu düzenlemelerin sermayeyi koruma refleksiyle yapıldığı ortadadır. Nitekim bir iki hafta geçmeden yeni önlemler zaruri hale geldi fakat halen esnafların, günübirlik çalışan yoksul vatandaşlarımızın, evsiz vatandaşlarımızın sorunları çözülebilmiş değil. Maske satışı yasaklandığı halde açıklanan çerçevede vatandaşlarımıza ücretsiz dağıtımı sağlanamamıştır.

VD: Ciddi bir kesim Covid19’un laboratuvar koşullarında üretildiği kanısında.
İnsanlığı yok etmek için çok daha kolay yollar yok mu? Bu daha çok insanlığı süründüren bir hastalık. Bu kanaate katılır mısınız? Gerçekten virüs böyle bir aklın işi olabilir mi?

AK: Yapacak hiçbir şey yoksa “komplo teorisi” eğlenmek için iyi bir fırsattır. Şaka bir yana, bu türden düşünceleri günümüz dünyasında komplo teorisi olarak göremeyiz. Zira bu tür yorumları haklı çıkaracak çok fazla örnekle karşılaşıyoruz. Küreselleşme ile birlikte sermayenin tekelleşmesi ve elbette uluslararası şirketlerin (tröst) devletlerden daha güçlü konuma gelmiş olması. Özellikle ilaç sektöründeki tekelleşme ve önemli bir getirim kaynağı olması bu tür düşüncelerin kaynağını oluşturuyor. Sadece burada insanlığı yok etmek değil de kontrol etmek amacının güdüldüğü fikrine katılabilirim. Bunun dışındaki görüşleri aşırı buluyorum.

VD: Bir görüşte olan bitenin doğanın insan türünü eleme girişimi olduğu. Aslında iklim değişikliğiyle bekleniyordu. Hastalık bütün süreci yeniden tanımladı. Öne çekti. Gerçekten insan türünün dünya adlı gezegende bir sonu var mı?

AK: Tarihte buna benzer salgınlar yaşanmıştır. Hatta bilançolar çok daha ağır olmuştur. Tabii ki koronavirüs bilançosu hakkında konuşmak için henüz erken, ancak benzer hastalıkların daha önce yaşandığını biliyoruz. Diğer salgınların tüm dünyada bu denli yaygın görülmemesi de küreselleşme ile açıklanabilir. Bilindiği üzere artık dünyanın neredeyse bütün noktalarına ulaşım var ve insan sirkülasyonu oldukça fazla. Bunun bir son olacağını düşünmüyorum elbette.

VD: 1. Dünya savaşından sadece 25 yıl sonra 2.Dünya savaşı çıkmıştı. Korona’yı 1.Dünya Salgını olarak görmek mümkün mü?
Sizce 2. Dünya salgını da olacak mı?
İnsanlık tarihten ders alma konusunda ne kadar dirayet gösterecek?

AK: Ebola, Kuş Gribi, Domuz Gribi ve Covid-19 diyorum. İlerleyen tarihlerde başka bir salgının görülmesi yüksek ihtimal. Daha önce ifade ettim; korona bilinen ilk dünya salgını değil ve son da olmayacak. “Savaşların şekli mi değişti?” sorusuna cevap aramak daha da kapsamlı, doğru sonuçlara bizleri götürecektir.

VD: Charles Taylor, ‘seküler çağ’ adlı eserinde bilim çağında inancın hala nasıl mümkün olduğu sorusuna yanıt arar. Camileri İbadethaneleri kapatan virüsün, insanlara inançlarını yeniden tanımlama konusunda bir mesajı olabilir mi? Bundan sonra bilimsel hiçbir kavram dine yenilmeyecek diyebilir miyiz?

AK: Hangi pencereden bakıldığına bağlı.. ama şunu kesinlikle söyleyebilirim; inanç her zaman var olacaktır. İlk insanın var olmasıyla başlayan ve son insana kadar varlığını sürdürecek bir şeyden bahsediyoruz. Bu süreçle birlikte içe yönelişin arttığını gözlemlememiz mümkün. Yani bir anlamda dindar kesimlerin inançlarını pekiştirdiğini gözlemlemek mümkündür. Bu durumu bir musibet olarak değerlendiren ve Yaratıcı’ya bağlılık, inancın gerektirdiği şekilde davranmak için bir gerekçe/fırsat olarak gören kesimi azımsamak doğru olmaz. Bununla birlikte bilimselliğin ön plana çıktığını söylememiz de mümkün. Bu soru aslında bilim ve dinin çatışma halinde olduğu fikrinin açığa çıkardığı bir sorudur. Ancak temelde din ile bilim çatışmaz. Birbirini besler; tarihteki gelişmeler bu durumu kanıtlar niteliktedir. Dinin gayesi insanı yaşatmaktır. Öncelikle tesis edilmesi gereken husus yaşama hakkıdır.

VD: İktisadın kuralları vardı. Hastalık kuralların tamamını alt üst etti.  İktisada giriş kitaplarında anlatılan “ceteris paribus” düzeninin çok dışındayız. İşler bundan sonra hiçbir zaman ceteris paribus olmayabilir mi?

AK: Temel iktisat tanımını anlamsız kılan bir durumu yaşamaktayız. İnsanların sınırsız ihtiyaçları yoktur mesela. Bu gerçeği kavradık en başta. Yaşamın sürdürülebilmesi için temel bazı ihtiyaçların karşılanması gerekir. Bunlar içinde sınırsız kaynaklar mevcuttur. Aslında ihtiyaç olarak belirtilen birçok şey, hayatın normal akışı içerisinde var edilmiştir. Daha doğru ifade ile dayatılmıştır diyebilirim. Bu sürecin bazı ihtiyaçları yeniden tanımlayacağını düşünüyorum. Sosyal yaşamın kısıtlanması kapitalizmin çöküşü olabilir.

VD: Türkiye’ye dönecek olursak; ekonomiye ve geniş kitlelerin işsiz kalmasına dair en azından bu ana kadar gösterilen apati ve cesaretli umursamazlıkta iktidar gücünü nereden alıyor olabilir?

AK: Böylesi zamanlarda devlet, vatandaşlarının süreci en az zararla atlatmasını temin etmekle yükümlüdür. Vatandaşlarımıza “evde kalın, kendi OHAL’inizi ilan edin” demek, problemleri ortadan kaldırmıyor. Yoksulluk sınırının altında yaşayan 20 milyon vatandaşımız; hayatını idame ettirmek için işe gitmek, esnafımız dükkânını açmak, pazarcımız tezgâhını kurmak zorundadır. Dolayısıyla her hayat, her eve sığmıyor ne yazık ki! Milyonlarca vatandaşımız için; ne hayat evde kalınca devam edebilecek kadar kolay, ne de evler dışarı çıkmadan yaşama fırsatı sunacak kadar yeterlidir. Bu gerçekler göz ardı edilerek, sadece sosyal medya kampanyalarıyla salgınla mücadele etmek mümkün değildir. Başta ifade ettiğim gibi iktidar, sermayeyi koruma refleksleriyle hamleler yapmaktadır. Ve cesaretini de buradan almaktadır. Sermayeyi memnun ettiğiniz takdirde kitlelerin oyunu bir şekilde alırsınız. Bunu medya yoluyla yaparsınız, yeterli olmazsa sosyal yardımlarla da bunu sağlamanız mümkündür. Ama süreç içinde halkı sermayeye ezdirmiş, yardıma muhtaç geniş toplum kesimleri ortaya çıkarmış olursunuz. Bugün karşılaştığımız tablo budur. Yoksulluğun ülkemiz geneline sirayet ettiği gerçeğini göz önünde bulundurduğumuzda “evde kalmak” seçeneğinin son derece lüks bir tercih olduğunu müşahede edebiliriz. Dolayısıyla dışarı çıkmak zorunda olan vatandaşlarımız sağlık durumları ile ilgili kaygılarla yaşarken, bütün riskleri göze alarak evinde kalan vatandaşlarımız ise sosyo-ekonomik durumlarla ilgili kaygılar yaşamaktadırlar. Bugün, ekmeğini kazanabilmek için dışarı çıkmak zorunda olan esnafımızın ve gündelik işlerde çalışan işçilerimizin, gerekli gördükleri takdirde yaşamlarını evlerinde geçirmeyi seçme hakkı gasp edilmiştir. 

VD: Dünyanın tamamı için zor bir süreç. Ancak Türkiye 2015’ten beri sürreel yaşıyor. 10 senede ekonomi alanında kazandıklarını birkaç senede geri vermişti. Ekonomi zaten güç bela toparlanıyordu. Bundan sonrası için nasıl bir çözüm öngörülebilir?

AK: Genelde birey ya da toplumsal olarak ödemesini ileri bir tarihte yapacağımız faturalar; bizim için bugün bir kaygı ve endişeye sebebiyet doğurmuyor ne yazık ki. Bu açıdan değerlendirdiğimizde Türkiye’nin 10 senede ekonomik olarak kazandıkları, sınırsız borçlanma ve özelleştirmeden başkası değildir. Bundan sonraki süreç için en önemli konu “üretim”dir. Özellikle temel gıda ve temizlik ürünlerinin üretimi son derece önemlidir. Bu konuda dışarıya bağımlı ülkelerin ciddi problemler yaşayacağını öngörmemiz mümkündür. Salgınla birlikte tüketimin artacağı, buna karşılık üretimin ise yavaşlayacağı açıktır. Dolayısıyla, önümüzdeki yakın dönemde temel gıda ürünü ve market ürünü bulamamak riski ile karşı karşıyayız. Olası bir kıtlığa karşı mutlaka önlemler alınmalıdır. İnsan, yaşamını sürdürebilmek için gıdaya ihtiyaç duymaktadır. Şu gerçeği kavramak gerekir ki; tarlada buğday yetişmezse, ağılda hayvan olmazsa, ırmaktan su akmazsa yaşamın devam edebilmesi mümkün olmayacaktır. 17 yıllık iktidarın rant ve sermayeyi koruma refleksi, geldiğimiz noktada hayvancılığı ve yerli tarım ürünü üretimini alaşağı etmiştir. 2020 bütçesinde faiz için ayrılan para kaynağı, Tarım ve Orman Bakanlığının tamamı için ayrılan para kaynağının üç katından fazladır. Ne yazık ki 17 yıllık sürecin sonunda, bankalar kâr rekorları kırarken, Anadolu’da üretim yapan çiftçimiz geçim sıkıntısıyla çareyi İstanbul’a göç etmekte bulmuştur. Neticede Anadolu boşaltılmış ve insanlarımız metropol kentlerde yevmiyeli işlerde çalışmaya, bankalara geleceklerini ipotek etmeye mecbur bırakılmıştır. Kendi toprağında üretici olan Anadolu insanımız, büyük şehirlere taşınarak tüketici konumuna düşmüştür. Üretimin azalmasıyla piyasadaki ürün ihtiyacını ithalat ile karşılama yoluna gidilmiştir. Bunun en tipik örneği, şeker fabrikalarının özelleştirilmesinin hemen ardından ilk defa Rusya’dan şeker ithal etmeye başlamış olmamızdır. Üzülerek ifade ediyorum; bugün ulaştığımız noktada temel gıda ürünlerinden, hayvanların yemine kadar dışarıya bağımlı bir ülke haline getirildik. 

VD: Halkbank’tan düşük faizle kullanılan kredilerin ödemeleri otomatik 3 ay uzatıldı. Buna karşılık tarımsal krediler için dahi böyle bir önlem alınmadı. Sizce bu iktidar gerçekten spesifik olarak oyu kimden aldığını bildiği için mi böyle davranıyor? Önce kadınlar ve çocuklar gibi, önce AKP’ye oy verenler mi koruma altına alındı?

AK: Aslında burada tam tersi bir durumu gözlemliyoruz. AKP çoğunlukla Anadolu’nun kırsal kesiminden tarım ve hayvancılık ile geçimini sağlayan vatandaşlarımızdan oy alıyor. Partinin tarım politikası ve üretim stratejisi ile çelişen bir durum bu. Fabrikalar özelleştirilse bile, çiftçinin elektrik faturalarına ÖTV, KDV ve TRT Payı gibi ek vergiler konulsa bile bu oyları topluyor bir şekilde. İktidarın ciddi bir ana akım medya gücü var. Bu stratejiye rağmen güçlükle üretim yapabilen üreticilerimiz oylarını kendinde toplayabiliyor. Bunun rahatlığıyla daha cesur adımlar atabiliyor. 

VD: Tek adamın üzerine bina edilen sistemin; etrafında toplanan nomenklatura ile ülkeyi bildiği gibi yönetmenin dışında, alternatif önermediği bir sürecin iflasını ve meşruiyetin yok edilmesini deneyimlediğimiz bu süreçten, çıkış için yol haritası nedir?

AK: Nomenklatura, Sovyet Rus rejimiyle bağdaşmış bir kavram. Elbette içinde bulunduğumuz durumu açıklayabilmemiz için yeni kavramlara ve yeni cümlelere ihtiyacımız var. Şu anda tıkanmış bir sistemden bahsetmemiz mümkün. Toplumumuzda mağdur edilmiş birçok kesim var. Haksızlığa uğradığı bilindiği halde bunların giderilmesi için herhangi bir mekanizmanın işletilmediğini görmekteyiz. Bir kişi özelinde iktidar, muhalif olanları cezalandırma yoluna gidiyor. Bu durum gelecekte yaşanabilecek birçok sorunun temelini oluşturacaktır. Bundan çıkış yolu güçlü bir parlamenter sistem ve tam yetkili meclistir.

VD: Sadece iktidarın devamı için ülkenin neredeyse 100 yıllık sorunlarını bir siyasi partinin güncel kadrosuna yıktı iktidar. Bu seçilmişler bu günleri hapiste karşılıyor. Baktığınızda cezaevleri hastalık için fazlasıyla korunaksız. Bu akıl ötesi stratejinin önünde duracak ve onu artık bu tutarsızlığa son verin diyecek ortak akla ulaşma imkânı var mı?

AK: Biz, Saadet Partisi olarak; Adaletin olmazsa olmaz olduğunu, siyasi hedef ve pazarlıklardan azade hangi şartlar altında olursa olsun yöneticilerin adaleti tesis çabası gütmesi gerektiğini defaatle ifade ediyoruz. Baskı rejimleri sürdürülebilir değildir, mutlaka değişecektir ve yakındır.  İktidarda kalma amacıyla yapılacak hamleler a’dan z’ye bu ülkenin bütün insanlarına zarar vermektedir. Kutuplaştırıcı nefret söyleminin kazananı olmayacaktır. Temel hedef, halkımızın refahını temin etmek olmalıdır. Ama günlük siyasi çıkarların şekillendirdiği bir yönetim anlayışı ile karşı karşıyayız. Kişiler ve partilerle değil, insanın emeğini sömüren ve ona köleliği reva gören zihniyetlerle mücadele edilmelidir. Hedefe kitlenmiş ve iyi işler yapmayı en önemli vazife olarak görenler için her zaman imkân vardır. İktidarı soruyorsanız; iktidar hikâyesini tamamlamıştır, hem de kendi eliyle… 

VD: 20. Yüzyılı savaşlar sıcak ve soğuk olanlar şekillendirdi. 21.yüzyıla girerken Türkiye dahil olmadığı sıcak savaşlara rağmen dahil olduğu soğuk savaş döneminin ideolojik sözcülerinin iktidarına tabi. Hala arkaik soğuk savaş din, milliyet söylemleri iş görüyor. Bu daha ne kadar sürebilir?

AK: Bu durumun daha ne kadar süreceğini kestiremiyorum. Aslında bahsettiğiniz kavramlar üzerine kurulu iktidarın bizde 10 yıllık bir geçmişi var. Bu sebeple daha yeni diyebiliriz, fakat süreci yoğun şekilde yaşıyoruz. Ama değişimler, önceki hâkim anlayışların en yoğun yaşandığı zamanlarda gerçekleşiyor. Bunu çeşitli örneklerle açıklayabilmemiz mümkün. Milliyetçi muhafazakârlığın bizdeki tezahürü Avrupa’ya nazaran farklı. Bizde daha çok söylem düzeyinde gelişen, iktidarın icraatlarıyla çeliştiği halde iktidara dayanak oluşturan kavramlardan bahsediyoruz. Özelleştirmeler, yabancı sermayeye toprak satışı, maden ocağı işletmeleri, yerli üretime değil ithalata odaklı tarım politikası, akarsu ve göllerin üzerinde rant odaklı inşaat faaliyetleri gibi politikalarla barışık olan milliyetçilik ve muhafazakarlık düşünün… tamamen sloganik ve içi boşaltılmış bir kavram olarak karşımızda duruyor. Oysa milliyetçilik iktidarı değil, ülkeyi sevmek olmalıdır. Milliyetçilik sermayeyi değil, halkı koruyup kollamak olmalıdır. Aynı şekilde dindarlık; ezenden değil, ezilenden yana olmaktır. Bu doğrultuda en güzel örneği sergileyen kişi mensubu olduğum siyasi hareketin de liderliğini yapan merhum Prof. Dr. Necmettin Erbakan’dır. İktidarın içini boşalttığı kavramlarla varlığını uzun süre sürdürebilmesi mümkün değildir. Bu çelişkili durum ile er ya da geç yüzleşecektir.

VD: Türkiye’de kadınların %75’i ev kadını. İktidar köyleri ortadan kaldırdı, merkezlerde tutunamıyor, çeperleri ise sıkı sıkıya tutma derdinde. Bu bir dehşet dengesi olarak okunabilir mi? Yoksulluğu sürdürülebilir kılmak stratejisine karşı doğru yaklaşım ne olmalıdır.

AK: Önceki sorularınızda bahsettiğim gibi iktidarın en önemli dayanağı yoksullaştırarak yardıma muhtaç hale getirdiği kesimler. Bunları az miktardaki düzenli sosyal yardımlarla kendinde tutabiliyor. Ancak bunun uzun ömürlü olmayacağını görmek için sosyolog olmaya gerek yoktur. Sosyal medya ve internet kullanımı artmaktadır. Bu durum iktidarın en önemli propaganda aracı olan TV’nin geleceği için ve temelde iktidar için tehlike arz etmektedir. İletişim imkânları arttıkça toplumun geneline sirayet eden yoksulluk gibi temel bir sorunu gizlemek imkânsız hale gelmektedir. Bunun gibi diğer birçok sorun gibi… Söylenenlerden doğru yaklaşımın ne olduğunu çıkarsamak mümkündür diye düşünüyorum.

VD: Son olarak Türkiye’yi 1 yıllık,  5yıllık, 10 yıllık dönemde nasıl bekliyorsunuz?
Sosyolojik manada hangi değişimleri bekliyorsunuz?

AK: Tabii ki koronavirüs salgını önümüzdeki süreci şekillendirecek en önemli durum olacaktır. Şimdiden oluşan birtakım mağduriyetler var. Ancak ilerleyen zamanlarda bunlar derinleşecek ve ne yazık ki bilanço ağırlaşacaktır. En başta önemli problemlerimizden biri olan işsizlik artacaktır. Kepenk kapatan esnaf sayısı, yardıma muhtaç hale gelen yoksul sayısı artacaktır. Bütün bunlara karşı şimdiden önlem alınmalıdır. Alınabilecek önlemlerimizi basın toplantılarımızda ve çeşitli programlarımızda açıkladık, açıklıyoruz. İktidarın bu aşamada atacağı adımlar son derece önemli olacaktır. Mevcut ithalat stratejisini devam ettirmek mümkün değildir. Temel ürünlerde dışa bağımlı ülkeler kıtlık riski ile karşı karşıyadır. İktidar alışık olmadığı halde üretim stratejisini uygulamak zorundadır. Bu noktada iktidar, ithalatçı firmalar ile yerli üretici arasında seçim yapmak zorundadır. Türkiyenin geleceği elbette ki hepimize bağlıdır. Sağ popülizmin yerine yeni bir popülizmi mi ikame edeceğiz, yoksa bütünüyle hakikatin inşaası için mi çalışacağız? Haksızlığı, adaletsizliği, kutuplaştırmayı, faizci ekonomik anlayışı, borçlanma ekonomisinin öznesini mi değiştireceğiz yoksa mevcut düzeni mi değiştireceğiz? Buna karar vermek mecburiyetindeyiz.

YORUM YAZ

Please enter your comment!
Please enter your name here