Veysi Dündar’ın Korona Söyleşileri – Abdürrahim Karslı: “Salgında toplum tehlikeye düşerse, camilerin sağlık merkezi olarak kullanılması bile düşünülebilir”

0

Veysi Dündar’ın ‘Korona Söyleşileri’ kapsamında yönelttiği sorulara Prof. Abdürrahim Karslı da cevap verdi:

Veysi Dündar (VD): Türkiye 21 Mart 2020 itibariyle sizce dünyanın neresinde? Korona’yı Türkiye’nin dünyadan kopuşunda bir son, dünya ile tekrar ilişki kurmada milat olarak görmek mümkün mü?

Abdürrahim Karslı (AK): Artık sistem, devletlerin, milletlerin, sınırların bir öneminin olmayacağı, küresel bir sistem içinde, her şeyin, en ince ayrıntılarına kadar dizayn edildiği koca bir yeni dünya düzeni şeklinde düşünülüyor. Buna göre dünya kocaman bir köydür ve onları idare eden elit bir grup olmalıdır. Bu sistemde sadece bağımız bir devlet ve millet değil, bağımsız bir insan dahi düşünülmüyor. Toplumlar bugüne ve bu noktaya gelinceye kadar, birçok devirlerden geçtiler. Çok eski dönemleri bir kenara bırakırsanız, yakın bir geçmişte, devletler, toprak büyüklüğü ile, askeri güçle ifade edilirken, daha sonraları sanayi devrimi ile, makineleşme ve teknolojiyle yarışmaya girişildi. Şimdi ise siber sistemler, dijital teknoloji, gen teorileri, endüstri devrimleri, yapay zekâ ve büyük data bulunduran sistemler gündemde. Yani ayrıştırılmış ve küçük küçük parçalara bölünmüş, kuvveti yok edilmiş topluluklar, bağımsız düşünemeyen fertler, alışkanlıklar ve yönlendirilmelerle, tamamı global bir sisteme bağlı kocaman bir köy şeklinde bir dünya ve onu idare edecek elitler öngörülüyor. Bu sistemde ilah ise sadece madde ve para… Eğer siz paraya hükmediyor iseniz, kanunları kimin çıkardığı veya idarede kimin olduğunun hiçbir önemi yoktur. Dijital bir dünyada, herkesin her ilişkisini bilen ve büyük datalara sahip, insanları hem yönlendirme hem de yönetme noktasında ipleri elinde tutan bir elit grup…
Türkiye dünya için her zaman önemli bir noktada olmuştur. İşte bu sistem içinde gelen rüzgâr ve fırtınayı görür ve ona göre kendini ve fertlerini madden ve manen iyi hazırlarsa, bu pozisyonunu korur, yoksa küresel sistem içinde, sahibine hizmet eden bir köle olur. Korona ile iyice dünya gelir dengesizliğinin büyüdüğü bugünlerde, varlık ve yokluk manasında ülkelerin, yönetimlerin tekrar düşünme ve varlıklarını devam ettirme şansı olmasını diliyorum. Dünyadan ve bu yarıştan kopmayalım. Üreterek ve kendimizi geliştirerek, her türlü sıkıntı ve krizlerde kendi kendimize yetmeliyiz. Bağımsız düşünme imkânını ve insanı var eden değerleri de elimizden kaçırmayalım.

VD: Korona’nın kökeninde Çinlilerin yeme tercihleri olması üzerine konuşuldu. Kurani olarak da bakıldı bu konuya. Böyle bir yaklaşımın tutarlığından söz edebilir miyiz?
Gerçekten de insanlar yarasa yedikleri için mi bu durum oldu? İnsanların binlerce yıldır farklı tercihleri olduğuna göre bunun tam da şimdi olması üzerine ne söylenebilir?

AK: İnsan fıtraten, yani yaratılışı itibariyle, bilmek isteyen, merak eden bir varlıktır. Onun bu özelliği, akletmeyi, düşünmeyi gerektirir. Sistemli düşünce ise, tez, anti tez ve sentezi sonuç verir. İlim, bu sistemli düşünce sonucunda, insanın kendisini, alemi, bu alemdeki kanunları, kanunlar ile kanun koyucunun ilişkisini bilmesi ve öğrenmektir. O halde biz, ilahi kaynaklara ister inanalım, istersek inkâr edelim, insanı, onun ihtiyaçlarını, fayda ve zararını, ondan nasıl verim elde edeceğimizi, onu nasıl mutlu ve memnun edeceğimizi düşünmek durumundayız.
Elimizdeki akıllı telefonu imal eden firma onun nasıl çalışacağına ilişkin bir kitapçık hazırlıyor. Buna itiraz eden de genellikle olmuyor. Çünkü yapan nasıl çalışacağını en iyi bilir. O halde insanı halk eden birisi varsa, onun kitabını da O tenzil edecektir. Tenezzül etmiş ve bizim anlayacağımız şekilde ilahi kaynaklar ile insanın faaliyet sınırlarını göstermiştir. Bu benim gibi inanan insanlar için güzel bir nimettir. Bir emrin hikmetini anlamasam da bana göre, Allahın yapmamı emrettiği şey güzel, yasakladığı şey de çirkindir. Bu konulan sınırların, çalışarak hikmetini anlamak ise, benim için bir emir ve hatta ibadettir. Ben sadece Allah’ın bana vahiy olarak gönderdiği kitapları değil, yine bir kitap olan kâinat ve insan kitaplarını da okumakla mükellefim. Çünkü Kuran ve diğer kitap ve suhuflar, kelam sıfatının, kâinat ve insan kitabı ise irade ve kudret sıfatının tecellileridir. Ayrıca işte bu olan olayları da ayrıca okumamız lazım. Sadece korona değil onun gibi birçok hastalıklarla, bu kâinatın sahibi, bütün insanları ev hapsine soktu. Yani gözle görünmeyen küçücük askerleri ile bizleri sıkıntılara hatta ölüme mahkûm etti. Bu olaylar insan olarak ne kadar kendi kendimize güvensek de Allah’ın kudreti karşısında acizliğimizi ortaya koydu. Külli musibetler, külli bir hatanın neticesi, eğer ders alınırsa, mükafatın ise mukaddemesi olur. O halde hastalık vesilesiyle, bunun sebebini tespit edip, bilimsel bir gelişme elde edip, hem bir eksikliğimizi öğreneceğiz, hem de kudreti ilahiyenin azametini anlayacağız. Bir iğne ustasız, bir köy muhtarsız olmadığı gibi, bu kâinatın sahibini ve neyi yanlış yaptığımızı öğreneceğiz. Dolayısıyla, her olay gibi, bu hadisenin de hem dünyevi hem uhrevi yönleri vardır.
Korona grip türünden, o aileden bir virüs. Korona virüsünün doğduğu topraklar Çin olunca, insanların acaba, bu hastalık, yenilmemesi gereken şeylerin yenilmesinden kaynaklanabilir mi diye düşünmelerinde bir beis yoktur. Bu doğru da olabilir yanlış da olabilir. İnsanlık tarihinde salgınlar hayatımızın bir parçası olarak hep var olmuştur. Veba, sıtma, kolera, verem vb. Sonraki yıllarda da olmaya devam edecektir. Önemli olan bunun ilacını aramak, insanın faniliğini ve acizliğini bilmek, dünyanın ebedi olmadığını görüp, insanlara faydalı olmaya çalışmaktır.
Ciddi bir kesim ise, Covid19’un laboratuvar ortamında üretildi diyor, ama daha önceki grip salgınlarını düşündüğümüzde bu çok gerçekçi görünmüyor. İnsanın laboratuvarda bu yönde katkısı da olabileceğini de gözden uzak tutmadan sorun tespitine ve çözüme yönelmeliyiz. Ben hukukçuyum ispat edilmemiş ve delili ortaya konulmamış iddialara inanmam. Fakat sebebi ne olursa olsun çaresini aramamız gerekir.

VD: Umre’den gelenlerin Türkiye’nin kılcal damarlarına hastalığı yaydıkları aşikâr. İtalya’da kimse umreye gitmedi ama bizde de İtalya’ya gidenler deryada damla. Açıkçası Umre bizi İtalya’nın yoluna soktu.
T.C. Cumhurbaşkanlığı, Diyanet İşleri Başkanlığı Hac ve Umre Hizmetleri Genel Müdürlüğü diye bir kurum var. Bu kurumun süreci bu denli okumaktan uzak olması ve işler sarpa sarınca ‘özel kurumlar göndermiş haberimiz yok!’ demesi tam olarak ne anlama geliyor?

AK: Umreden gelen vatandaşlarımız bulundukları bölge nedeniyle virüsten dolayı enfekte tehlikesi taşımaktaydı. Toplu olarak bulunmalar, ileri yaşlarda olmaları tehlikenin büyümesinin nedeniydi. Devlet, hızlı davranarak yirmi bin vatandaşımıza, karantina için uygun yer bulabilse ve disiplinli bir şekilde gereken karantina ve müdahaleler yapılsa sorun ve tartışma bu boyutlara gelmeyebilirdi. Burada tartışılan inanç değil, tedbirin gereği, yerine getirilip getirilmemesidir. Konu inanç olunca, kendisini onun koruyucusu ilan etmiş AKP iktidarı maalesef akıl ve bilim yolunu unutarak davranıyor. Sadece umreden gelenler değil, Avrupa’dan gelen vatandaşlarımıza da devletin gözetiminde 14 gün karantina uygulanmaması da yanlış olarak düşünülebilir.
Fakat umrenin ayrı bir tecellisini de bu vesile ile sizlere anlatayım. Aklını sevdiğim bir siyasetçi, geçen gün, alışveriş için bir yere gitmiş, bakmış çok kalabalık ve orada sevdiği sıra bekleyen bir arkadaşını görmüş. “Merhaba Erol bey, efendim, sen ne zaman umreden geldin” deyince, birden o kalabalık dağılmış ve millet Erol beye kızmaya başlamış. Dağılanlar kendi aralarında “adama bak ya umreden gelmiş, bir de hemen alışverişe çıkmış, iyi ki bu insan konuştu yoksa anlayamayacaktık, bunları niye bırakıyorlar dışarı” diye kızıyor ve kaçıyorlar. İşte bu da umrenin dezenfektan tesiri…

VD: “Mış” gibi yapmak. Rahmetli Oğuz Atay’dan baki bir kavram. Sizce “mış” gibi yaparak varılan bir durumda mıyız? Mış gibi yapmamanın yolu yöntemini nasıl ve ne şekilde öğreneceğiz?

Reklam

AK: Yönetenler tedbirle görevlendirilmiştir. Bu nedenle sadece “mış” gibi yaparak devlet yönetilmez. Yönetenler felaketlerin, salgınların Allah’tan geldiğine inanabilirler, buna iman ediyor olabilirler, ama tedbirden geri durmaları da iman eksikliğidir. Devletsen eğer, vatandaşını koruyan tedbirleri hızla, düzenle ve intizam içinde ayrımsız olarak, zengini, yoksulu ayırmadan, ama yoksulu kollayarak yapacaksın. İnsanlık tarihi salgınlar ve onlarla mücadele tarihidir. İslam da getirdiği temizlik vb kurallarla hastalığa, fakat her şeyden önce, tedbirini aldıktan sonra tevekkülü emrederek, salgına karşı tedbirin önemini her zaman göstermiştir. Tedbirsiz tevekkül deliliktir.

VD: 1. Dünya savaşından sadece 27 yıl sonra 2.Dünya savaşı çıkmıştı. Korona’yı 1.Dünya Salgını olarak görmek mümkün mü?
Sizce 2. Dünya salgını da olacak mı?
İnsanlık tarihten ders alma konusunda ne kadar dirayet gösterecek?

AK: Dünya savaşları gelişen emperyalist güçlerin dünyayı, pazarları paylaşma savaşlarıydı. Sonra savaşlar daha yerel hale geldi, silah tüccarları dünyanın her yerinde lokal savaşlarla hem silahlarını geliştirdiler, hem de kasalarını doldurdular. Bugün bölgemizde de yaşadığımız çatışma ve savaşlar paylaşımın hala sürdüğünü gösteriyor.
Salgınları dünya savaşı olarak ya da parçası olarak görmek bir tezdir. Salgınların sonuçlarını askeri ya da ticari olarak kullanmak emperyalizmin, rant tüccarlarının amacı olabilir. Dünyanın ezilen insanların, milletlerin ve devletlerin, artık uyanma, sömürüye ve adaletsizliğe karşı birlik olma zamanının geldiğini düşünmeliyiz. Bizim Kurtuluş Savaşımız bağımsızlık felsefemiz ve çağdaş uygarlık seviyesine ulaşma hedefimiz, ezilen uluslar için bir manifestoydu, fakat onu devam ettiremedik, sağlık dahil pek çok şeyde dışarıya bağımlı hale geldik.

VD: Charles Taylor, ‘seküler çağ’ adlı eserinde bilim çağında inancın hala nasıl mümkün olduğu sorusuna yanıt arar. Camileri İbadethaneleri kapatan virüsün, insanlara inançlarını yeniden tanımlama konusunda bir mesajı olabilir mi? Bundan sonra bilimsel olmayan hiçbir kavram dine yenilmeyecek diyebilir miyiz?

AK: Camiler ibadet için sadece bir mekandır, inancın kendisi değil, ibadetin aracıdır. Yani hiç cami kalmasa inanç bitecek mi? Komünist rejim camileri, kiliseleri yıkınca Rusya’da inançlar bitti mi? Bu nedenle Diyanet’in Vatikanlaşması, mal, mülk sahibi olarak camileri endüstrileştirmesinin bir sonu olmalıdır. İnanç eşittir camiler olarak düşünmekten vazgeçilmeli. İnancı bitiren şey onu metalaştırmak, endüstrileştirmektir. İslam inancına göre, diğer dinlerde olduğu gibi, ibadet için ille de özel bir yere gerek yoktur. Bütün yeryüzü bize göre bir mescit cami, Mekke mihrap, Medine ise bir minber, Resulü Ekrem ise (asv) imamdır. Bu niyet ile bir mümin dünyanın her yerinde ibadet edebilir.
Kurtuluş Savaşında yeri gelip camiler silah deposu olmuşsa, gün gelip salgın büyüyüp toplumu tehlikeye düşürürse, camilerin sağlık merkezi olarak kullanılmasını her inanan insan düşünmelidir. Öyle bir gün geldiğinde salgınla mücadele, insanlık için mücadele de ibadet demek olacaktır. Ayrıca bu musibet sadece camileri kapatmadı. Herkesin her türlü mabedini terk ettirdi ve evlerine hapsetti.

VD: İktisadın kuralları vardı. Hastalık kuralların tamamını alt üst etti. İktisada giriş kitaplarında anlatılan “ceteris paribus” düzeninin çok dışındayız. İşler bundan sonra hiçbir zaman ceteris paribus olmayabilir mi?

AK: İktisat kuralları ilahi değil beşerî kurallardır, belli ön kabullerle yürütülen teorilerdir. Çoğu iktisat kuralı ise, temelde yanlış kabullerle başlar, öğretilmiş çaresizlikleri tekrarlar durur. Bunları kabul etmekte ve ettirmekte belli maksatlar vardır. Çünkü bu kabuller üzerine istedikleri teorileri anlatırlar. Fakat şimdi görüldüğü gibi, bazen olaylar, bazen de düşünen akıllı insanlar, bu yerleşik kabullere karşı çıkarlar, onun için devamlı değişime uğrarlar. İnsanlık bir gün bir felaketten dolayı tümüyle yok olsa, küçük bir topluluk olarak kalsa, aralarındaki ilişki yine kısa sürede iktisadın bazı kuralları ile yürüyecektir. Fakat iktisadın bütün kuralları değişmez değildir. Mesela arzda fiyat yükselirse talep azalır bir kabuldür. Fakat görüldüğü üzere, maskenin fiyatı yükseldiği zaman talep azalmadı, iyice arttı, çünkü talebi etkileyen bir başka sebep var. Dolayısıyla bütün unsurları sabit kabul ederek, belli değerleri ölçmek her zaman doğru değildir. Her şey değişim halindedir, kâğıda düşen kelime daha o an eskimiştir, evrenin yaradılışındaki sır da bu sonsuz değişimdedir. Bu idraktir ve elinde hikmet olanların, dünyayı sadece varlık halinde görmeyenlerin ulaşabildiği bir hazinedir.

VD: Türkiye’ye dönecek olursak; ekonomiye ve geniş kitlelerin işsiz kalmasına dair en azından bu ana kadar gösterilen apati (ilgisizlik/ kayıtsızlık) ve cesaretli umursamazlıkta gücünü nereden alıyor olabilir iktidar?

Reklam

AK: Fütursuz davranma ya güç zehirlenmesinden veya geleceği tam idrak edememekten kaynaklanır. Bütün iktidarlar geçicidirler. Aslında gücün en yüksek noktası düşüşün de başladığı noktadır. Bugün düşüşün safhalarını yaşamaktayız. Bize düşen şey, bu düşüşten halkın en az zararla yeni düzene geçmesine rehberlik etmektir.

VD: Dünyanın tamamı için zor bir süreç. Ancak Türkiye 2015’ten beri sürreel yaşıyor. 10 senede ekonomi alanında kazandıklarını birkaç senede geri vermişti. Ekonomi zaten güç bela toparlanıyordu. Bundan sonrası için nasıl bir çözüm öngörülebilir?

AK: Türkiye kaynakları zengin bir ülke, bu ülke ehliyet ve liyakatli yöneticiler elinde yaralarını hızla sarma kabiliyetine sahiptir, bunu daha önce de pek çok kez göstermiştir. AKP ile 18 yılda ekonomi ile ne kazandık ne kaybettik bunun muhasebesini hakikaten siyasi angajmanlar dışına çıkıp düşünmeliyiz. Gerçekte 18 yılda bağımsız ekonomiden neleri taviz verdik, neler kazandık? Bunu muhasebeleştirmeliyiz, asıl matematik budur. Buradan çıkış aklı selim ve ehliyetli insanlardan oluşan, ekip çalışmaları ile olabilir.

VD: Halkbank’tan düşük faizle kullanılan kredilerin ödemeleri otomatik 3 ay uzatıldı. Buna karşılık tarımsal krediler için dahi böyle bir önlem alınmadı. Sizce bu iktidar gerçekten spesifik olarak oyu kimden aldığını bildiği için mi böyle davranıyor? Önce kadınlar ve çocuklar gibi, önce AKP’ye oy verenler mi koruma altına alındı?

AK: Cumhurbaşkanı’nın son günlerdeki çelişkili açıklamaları tedbirmiş gibi sunuldu. Araya madde sayısı çok görünsün diye müteahhitlerin bile korunduğu maddeler eklendi ama halka, esnafa ve ihtiyaç sahiplerine yönelik tedbir maalesef yok. Halkbank’tan alınan kredilerin toplam kredilerdeki oranına bakmak lazım. Oldukça küçük bir dilimde kredi ödemesini ertelemek şirketleri kurtarmaz. Burada devlet, kendini korumalı, şirketlerle oturup plan yapmalı ama en çok vatandaşını korumalı. Bugünler devletin yastık altındakileri bile çıkarıp halkı için tedbirleri alma günleridir. Gün gelir halk elindekini yine fazlasıyla devletine vermekten imtina etmez. Yeter ki aradaki güven bozulmasın.

VD: Tek adamın üzerine bina edilen sistemin; etrafında toplanan nomenklatura ile ülkeyi bildiği gibi yönetmenin dışında, alternatif öngörmediği bir sürecin iflasını meşruiyetin yok edilmesini deneyimlediğimiz bu süreçten, çıkış için yol haritası nedir?

AK: Her güç alternatifini de büyütür, bugün görmüyorsak zamanının henüz gelmemiş olmasındandır. Bu nedenle alternatifin varlığından şüphemiz yok; istediğimiz şey ise bu kez doğru alternatifin olmasıdır. Her yanlış alternatifin bedeli milletçe ödeniyor, malıyla, canıyla. Buradan çıkışın kısa yolu, ehliyetli insanlarla, hürriyet zemini içinde, serbest müzakere zemini oluşturmaktır. Yani kısaca iki kelimedir, “meşveret ve şura”.

VD: Sadece iktidarın devamı için ülkenin neredeyse 100 yıllık sorunlarını bir siyasi partinin güncel kadrosuna yıktı iktidar. Bu seçilmişler bu günleri hapiste karşılıyor. Baktığınızda cezaevleri hastalık için fazlasıyla korunaksız. Bu akıl ötesi stratejinin önünde duracak ve onu artık bu tutarsızlığa son verin diyecek ortak akla ulaşma imkânı var mı?

AK: Kimsenin suç işleme özgürlüğü olmamalıdır. Fakat eğer siyasi faaliyetlerde suç unsuru olduğu iddia ediliyorsa, bunun araştırılmasının, bağımsız yargı yolu ile soruşturulmasına saygı duyuyoruz. Yargılamak ise bir intikam, gözdağına dönüşmemeli, tutuksuz sürmelidir. Siyaset hesap verme yeridir, vekil de bakanlar da cumhurbaşkanı da yaptıklarından dolayı mecliste ve soruşturma kurullarında ifade verebiliyor ise o ülkede demokrasi tam işliyor demektir.

VD: Madalyonun diğer tarafında demokrasinin ve benzer etnik sorunları yaşayan ülkelerin deneyimleri var. Burada iktidarı zorlayan bu muhalefetin de ifşa politikasına ve demokrasiyi savunmaya yönelmesi gerekmiyor mu? Bu yapılmadığı sürece savaşçı politikalar devam etmeyecek mi?

AK: Demokrasi farklılıkların birlikte özgürce yaşadığı bir rejimdir. Bu gün ülkede sadece bazı etnik kökenler için değil, herkes için geçerli demokrasi problemlerimiz var. Demokrasi tanımlanan özellikleri ile gelirse bahsedilen sorunlar da kalmayacağı için sadece bir gruba, topluluğa, sınıfa ya da kasta özel demokrasi tanım ve uğraşları yetersiz kalır. Herkes için demokrasi, birey için özgürlük kriterleri üzerinde durmalıyız. Maalesef muhalefet bu kriterleri oluşturup halka anlatmaktan aciz ve yoksundur. İsteklerin belirsizliğinde ve muhalefetin yetersiz olduğu yerde gücü elinde tutan kazanıyor.
Demokrasiyi savunmak, muhalefetin sürekli olarak sözde, kürsüde yaptığı bir şey olmamalıdır. Ana muhalefet partisinin Kürt sorunu konuşulduğunda hala biz 1989 SHP döneminde bu konuda bir rapor hazırlatmıştık demesi hem korkaklık hem tembelliktir. Üstelik rapor hazırlamak siyasetin dili ve ödevi değildir. Siyasiler raporları okur, ama kendi siyasi görüşünü ayrıca bir tez olarak üretip dile getirir.

VD: 20. Yüzyılı savaşlar sıcak ve soğuk olanlar şekillendirdi. 21.yüzyıla girerken Türkiye dahil olmadığı sıcak savaşlara rağmen dahil olduğu soğuk savaş döneminin ideolojik sözcülerinin iktidarına tabi. Hala arkaik soğuk savaş din, milliyet söylemleri iş görüyor. Bu daha ne kadar sürebilir?

AK: Emperyalist güçler ideolojilerini sürdürmek için dayanağa ihtiyaç duyar. Burada sanatçı da, filozof da siyasi de satın alır. Savaşlardan beslenen rant sermayesi her ülkenin siyasetine de ekonomisine de müdahil hale gelmiştir. Gizli servisler emperyalist devletlerin büyük kaynaklarını kullanarak, inanç, etnik köken ve ideoloji savaşlarını kışkırtmaktadır. Kukla hükümetler, halk düşmanı yüzlerini göstermeden kara propaganda ile on yıllarca iktidarda kalabilmektedir.
Meşru ve barışçı mücadele yolları ile milletin iradesini meclise yansıtabilirsek soğuk savaşı da, sıcak savaşı da yenebiliriz. Ülkeleri ve sınırları askerler korur ama ondan çok daha önemli bir şey vardır o da demokrasidir. Dikkat edilirse emperyalistler bir ülkeye müdahaleden önce o ülkeye kukla bir diktatör yerleştirmekte, hatta halkına zulmettirmektedir. Demokrasisi yerleşmiş, meclisten yönetilen bir ülkeyi hiçbir emperyalist güç işgal edemez. Askeri tedbirleri geliştirirken demokrasiyi geri tutarsak totaliter rejime, diktatörlüğe doğru evriliriz ve bedeli de kaybı da çok büyük olur. Bu sarmaldan ancak tam demokrasi ile çıkabiliriz.

VD: Türkiye’de kadınların %75’i ev kadını. İktidar köyleri ortadan kaldırdı, merkezlerde tutunamıyor, çeperleri ise sıkı sıkıya tutma derdinde. Bu bir dehşet dengesi olarak okunabilir mi? Yoksulluğu sürdürülebilir kılmak stratejisine karşı doğru yaklaşım ne olmalıdır?

AK: Yoksulluğu kullanarak halkı yönetmek bir iktidar modeli. Türkiye Cumhuriyeti 100. yılına maalesef bu yolla ilerliyor. Yoksulluktan nasıl faydalanıyor buna bakmak önemli; kendi yandaşını zengin ederek, halkı fakirleştiren güçlerin başvurduğu üç şey var: İdeoloji, inanç ve etnik köken. Maalesef iktidar siyaseti inanç zemininde, onu kullanarak yürütüyor, etnik kökenden yaratılan karşıtı ile verdiği mücadele ile de meşruluğunu diri tutuyor. Ancak sevindirici bir gelişme, hem inanç hem de etnik kökeni kullanmak eskisi kadar kolay olmuyor ve istenen sonucu vermiyor.

VD: Son olarak Türkiye’yi 1 yıllık, 5yıllık, 10 yıllık ydönemde nasıl bekliyorsunuz?
Sosyolojik manada hangi değişimleri bekliyorsunuz?

AK: Türkiye mutlaka değişecek, dönüşecek. Önemli olan ödediğimiz bedellerin karşılığını halk olarak alacak mıyız, yoksa bedel ödemeye devam mı edeceğiz? Bu sorunun cevabını herkes kendi değerleri içinde vermelidir. Siyaset artık halk için, yeni bir siyaset anlayışına dönüştürülmelidir. Ancak bu yolla gelecek yıllarda ivmemizi olumluya doğru götürecek bir iktidara kavuşabilir. Bu mutlaka biz oluruz demiyoruz, biz bu siyaset anlayışının iktidar olmasını arzu ediyoruz ve bunun için Merkez Parti olarak çalışıyoruz. İlkelerin de karşılığını alacağımıza inanıyoruz. Bunu hep birlikte göreceğiz.

YORUM YAZ

Please enter your comment!
Please enter your name here