Veysi Dündar’ın Korona Söyleşileri – Ceyda Karan: “Eski Türkiye’den kalma tıbbi gelenek ve refleksler sayesinde bu işten daha az zararla çıkabilirdik”

0

Veysi Dündar’ın ‘Korona Söyleşileri’ kapsamında yönelttiği sorulara Ceyda Karan da cevap verdi:

Veysi Dündar (VD): Türkiye 21 Mart 2020 itibariyle sizce dünyanın neresinde? Korona’yı Türkiye’nin dünyadan kopuşunda bir son, dünya ile tekrar ilişki kurmada milat olarak görmek mümkün mü?

Ceyda Karan (CK): Türkiye dünya kapitalist sisteminin, son 40 senedir hakim olan neoliberal modelin bir parçası. Bağımlı bir ekonomi. Bu sosyo-ekonomik modeli Batı’nın yıllardır Müslüman ülkelerde teşvik ettiği siyasal İslamcı bir sos eşliğinde paketleyen bir ülke haline geldi son 17 senede. Her şeyin iyisinin, doğrusunun yer aldığı bir dünya olduğunu da düşünmüyorum. Hangi dünya bu? Trump Amerikası mı? Boris Johnson’ın Britanyası mı? Macron’un Fransa’sı mı? Körfez şeyhlikleri mi? Türkiye’nin ‘dünyadan kopması’ yahut ‘tekrar ilişki kurması’ gibi bir durum da yok. Ancak tabii ki Türkiye’yi yöneten siyasal İslamcı zihniyet, İslamcılık soslu liberal modelin işlemediği, liberal demokrasiyi seçmeci kullandığı Batı ile ilişkilerinde sıkıntılar yaşamakta. Koronavirüs’le de alakalı değil, önceden başladı. Zaten 90’larda küresel sistemle bütünleşme yolunda tümden yok edilmiş kamucu, kalkınmacı, halkçı, bağımsızlıkçı zihniyetin yerini İslamcı, yeni Osmanlıcı tek adam rejimi ve Türk tipi başkanlık sistemi aldı. Ha çıkarları kollandığı yahut zarar görmediği müddetçe o ‘dünya’ dedikleriniz bunu ne kadar dert ederler? Trump yönetiminin tutumuna yahut sığınmacı pazarlıkları yürüten AB’ye bakarak kolayca anlayabiliriz.

VD: Korona’nın kökeninde Çinlilerin yeme tercihleri olması üzerine konuşuldu. Kurani olarak da bakıldı bu konuya. Böyle bir yaklaşımın tutarlığından söz edebilir miyiz?

CK: Bu söylemlerin Çin kültürüne yabancı toplumların biraz da ‘kültürel ırkçılık’ yüklü söylemlerinin sonucu olduğunu düşünüyorum. Çin yönetimi yarasa yeme meselesinin Çin’den ziyade Asya’da başka halklarda bulunduğunu defalarca açıklasa da algılar işliyor, değiştirmek zor. Biyolog, epidemiyolog değilim ancak bilim insanlarının virüslerin ortaya çıkışları yayılmalarına dair söylediklerini takip etmeye çalışıyorum. İnsanlığın doğanın dengesini değiştirmesi, eko sistemin bozulması, hayvanlara yaşayacak ortam kalmaması pek çok sebep yeni yeni salgın tehditleri ortaya çıkarıyor. Daha buzulların erimesiyle çıkacak yeni virüslerden söz ediliyor. Bunun yeme-içme kültürü/tercihlerinden çok insanlığın kar hırsı ve gelişme adına yayılmacılığıyla, doğada yarattığı tahribatla alakalı olduğu sonucuna varıyorum.

VD: Umre’den gelenlerin Türkiye’nin kılcal damarlarına hastalığı yaydıkları aşikar. İtalya’da kimse umreye gitmedi ama bizde de İtalya’ya gidenlere nazaran umreciler çok. Açıkçası Umre bizi İtalya’nın yoluna soktu gibi görünüyor.
T.C. Cumhurbaşkanlığı, Diyanet İşleri Başkanlığı Hac ve Umre Hizmetleri Genel Müdürlüğü diye bir kurum var. Bu kurumun süreci okumaktan uzak olması ve işler sarpa sarınca ‘özel kurumlar göndermiş haberimiz yok!’ demesi için neler diyebiliriz? Burada kurumsallık eksiği göze çarpıyor diyebilir miyiz?

CK: Kurumsallık eksikliği AKP rejiminin bizzat yarattığı bir şey. Mükemmel olmasa da kurumsallık mefhumunu yok edip her kararı tek adama yüklerken, iktidarın çeperinde konumlandırılan siyasal İslamcı vakıflar, şirketlere ‘bırakınız yapsınlar’ denilen bir yapı bu. Dolayısıyla ‘kurumlardan haberimiz yoktu’ söyleminin de önemi yok. Yeni tipte koronavirüs’ün Türkiye’ye gelişi tıpkı diğer ülkelerdeki gibi kaçınılmazdı. Türkiye de tıpkı diğer Batı ülkeleri, Avrupa ve ABD gibi bu meseleyi en başından yanlış anladı, sağlam tedbir almadı. Tabanını küstüreceğini düşündüğü işlere girişmemeye çalıştı. Namaz hikayesi bir örnek. Dolayısıyla iş işten çoktan geçti. Umre de Avrupa’dan gelenlerle yayılma, karantina işinin organizasyonunun özellikle başlardaki berbatlığı ortada. Türkiye ‘eski Türkiye’den kalma tıbbi gelenek ve refleksleri sayesinde bu işten daha az zararla çıkabilecekken, bu iktidar sayesinde daha beter bir yerdeyiz. Hekimlerin, sağlık çalışanlarının halini görüyoruz. Onların özverileri ve nüfusumuzun genç olmasının İtalya’ya dönmekten bizi bir nebze koruması mümkün olabilirse şükretmeliyiz.

VD: Mış” gibi yapmak. Rahmetli Oğuz Atay’dan baki bir kavram. Sizce “mış” gibi yaparak varılan bir durumda mıyız?

Reklam

CK: Türkiye uzun zamandır -mış gibi yapıyor. Hak, hukuk kalmadı, eşitsizlik ayyuka çıktı. Ama bizler bir yalakalık ve PR’cılık sarmalıyla hakikatlerin görüntülerle nasıl mütemadiyen örtülmeye çalışıldığını, uçuk kaçık algılar yaratılıp nasıl top çevrildiğini izliyoruz. Öyle ki, ‘pes’ diyecek takat kalmadı.

VD: Ciddi bir kesim Covid19’un laboratuvar koşullarında üretildiği kanısında.
İnsanlığı yok etmek için çok daha kolay yollar yok mu? Bu daha çok insanlığı süründüren bir hastalık. Bu kanaate katılır mısınız? Gerçekten virüs böyle bir aklın işi olabilir mi?

CK: Kovid-19 ile ilgili çok fazla komplo teorisi dolaşımda. Uluslararası hegemonya mücadelesi, ABD-Çin kapışması, küresel kapitalist sistemin egemenleri, büyük ilaç şirketlerinin varlığı, bu komplo teorilerini besleyecek malzemeler üretiyor. Eğer kanıt zincirinden hareketle düşünenlerdenseniz, bu virüs insan yapımı değil, genetik olarak oynandığının izini bulan yok. Ancak tabii dünyanın hali pek parlak değil. Her şeyin; bilimin, akademyanın, gazeteciliğin metalaştığı, her mevzudan şüphe duyacağımız zamanlarda yaşıyoruz. Dolayısıyla ‘bilmiyorum’, bilmediğim için yorum yapmıyorum.

VD: Bir görüş de olan bitenin doğanın insan türünü eleme girişimi olduğu. Aslında iklim değişikliğiyle bekleniyordu. Hastalık bütün süreci yeniden tanımladı. Öne çekti. Gerçekten insan türünün dünya adlı gezegende bir sonu var mı?

CK: Doğayı harap etmemizin bedellerinin olacağı açık tabii ki.

VD: 1. Dünya savaşından sadece 25 yıl sonra 2.Dünya savaşı çıkmıştı. Korona’yı 1.Dünya Salgını olarak görmek mümkün mü?
Sizce 2. Dünya salgını da olacak mı?
İnsanlık tarihten ders alma konusunda ne kadar dirayet gösterecek?

CK: İnsanlığın tarihten ders alması gibi bir genelleme yapılabileceğini zannetmiyorum. Bazı insanların ders alması söz konusu olabilir. Onların çabaları ve mücadeleleri nelere yeter, orasını bilmiyorum. Koronavirüs’ten sonra başka salgınların olabileceğini ise bilim insanları zaten söylüyor. İnsanlığın bunlarla mücadelesi, bilimin kullanılması, deva geliştirilmesi de devam edecektir.

VD: Charles Taylor, ‘seküler çağ’ adlı eserinde bilim çağında inancın hala nasıl mümkün olduğu sorusuna yanıt arar. Camileri İbadethaneleri kapatan virüsün, insanlara inançlarını yeniden tanımlama konusunda bir mesajı olabilir mi? Bundan sonra bilimsel hiçbir kavram dine yenilmeyecek diyebilir miyiz?

Reklam

CK: Kabaca inancın, insanın kendi varlığını anlamlandırma çabasının, ‘nedenselleştirme’ çabasının parçası olduğunu düşünürüm. Bilinemez olanlar karşısında geliştirilen bir nevi refleks… Bunun toplumsallaştırılmış formlarının pek de hayra olmadığı bana göre açık. Siyasetten, ekonomiden, ideolojiden azade bir alan değil, tam aksine tam da bunlar. Ancak insanlığın çeşitli görüngülerine baktığımızda ‘koronadan sonra bilimsel hiçbir kavram dine yenilmeyecek’ diyemeyiz herhalde. Diğer yandan bu tür salgınların kurumsal dinlere pek yaramayacağı, onların işlevini pek çok insana sorgulatacağını düşünüyorum, umuyorum. 

VD: Türkiye’ye dönecek olursak; ekonomiye ve geniş kitlelerin işsiz kalmasına dair en azından bu ana kadar gösterilen apati ve cesaretli umursamazlıkta iktidar gücünü nereden alıyor olabilir?

CK: Rasyonel akıl, Batılı liberal demokratik model, iktidarların işsizlikle kendisini iktidarda tutan kitleleri koruma kollamasının gereği arasında net bağlantı kurar. Ancak elbette bu da özünde gayet sınıfsal. Sözünü ettiğiniz Türkiye’deki iktidarın apatisinin bu kalıplara oturmayan kaynağı ise siyasal İslamcı aklın, dinin kullanım değeri ve ‘sadaka’ kültürünün de katkısıyla bazı zorluklarının üstesinden gelebileceğini düşünmesinin ürünü olabilir. Yaygın medyanın kullanım biçimi, görüntüleri eğip bükerek, tarihi çarpıtarak yaratılmaya çalışılan algıların da buna hizmet edeceğini düşünüyor olabilirler. Benim anlamadığım bir irrasyonalite.

VD: Dünyanın tamamı için zor bir süreç. Ancak Türkiye 2015’ten beri sürreel yaşıyor. 10 senede ekonomi alanında kazandıklarını birkaç senede geri vermişti. Ekonomi zaten güç bela toparlanıyordu. Bundan sonrası için nasıl bir çözüm öngörülebilir?

CK: Bu iktidarla bundan sonrası için bir çözüm aklıma gelmiyor.

VD: Halkbank’tan düşük faizle kullanılan kredilerin ödemeleri otomatik 3 ay uzatıldı. Buna karşılık tarımsal krediler için dahi böyle bir önlem alınmadı. Sizce bu iktidar gerçekten spesifik olarak oyu kimden aldığını bildiği için mi böyle davranıyor? Önce kadınlar ve çocuklar gibi, önce AKP’ye oy verenler mi koruma altına alındı?

CK: Tabii ki. AKP iktidarı ekonomiyi har vurup harman savururken, oy tabanının belirli beklentilerini karşılamaya yönelik adımlarını ihmal etmiyor. En başta ‘sadaka’ mefhumu ne için var?

VD: Tek adamın üzerine bina edilen sistemin; etrafında toplanan nomenklatura ile ülkeyi bildiği gibi yönetmenin dışında, alternatif önermediği bir sürecin iflasını ve meşruiyetin yok edilmesini deneyimlediğimiz bu süreçten, çıkış için yol haritası nedir?

CK: Muhalefetin muhalefet etmesi, siyaset yapmaya başlaması.

VD: Sadece iktidarın devamı için ülkenin neredeyse 100 yıllık sorunlarını bir siyasi partinin güncel kadrosuna yıktı iktidar. Bu seçilmişler bu günleri hapiste karşılıyor. Baktığınızda cezaevleri hastalık için fazlasıyla korunaksız. Bu akıl ötesi stratejinin önünde duracak ve onu artık bu tutarsızlığa son verin diyecek ortak akla ulaşma imkanı var mı?

CK: ‘Akıl ötesi’ diyerek söz ettiğiniz strateji iktidarı var eden strateji. Kendi hedefleri, ideolojik pozisyonu itibarıyla da gayet tutarlı. Asıl tutarsız olan muhalefetin her kritik eşikte iktidarın oyun alanının içerisinde kalıp topluma öncülük edememesi, bir çıkış vaat edememesi. Örneğin bu sistemde parlamento neden var, ne işe yarıyor, ben çözebilmiş değilim. Muhalefet vekillerinin NGO (hükümet dışı örgüt) çalışanlarından farklarını da çözebilmiş değilim.

VD: Son olarak Türkiye’yi 1 yıllık, 5yıllık, 10 yıllık dönemde nasıl bekliyorsunuz?
Sosyolojik manada hangi değişimleri bekliyorsunuz?

CK: Bırakın, 5-10 yıl sonrayı bir yıl sonrasını kim öngörebilir, doğrusu bilemiyorum.

YORUM YAZ

Please enter your comment!
Please enter your name here