Veysi Dündar’ın Korona Söyleşileri – Ertuğrul Günay: “Hızla artan nüfus ve bu nüfusun yarattığı kirlilik dünyayı felakete götürüyor”

0

Veysi Dündar’ın ‘Korona Söyleşileri’ kapsamında yönelttiği sorulara Ertuğrul Günay da cevap verdi:

Veysi Dündar (VD): Türkiye 21 Mart 2020 itibariyle sizce dünyanın neresinde? Korona’yı Türkiye’nin dünyadan kopuşunda bir son, dünya ile tekrar ilişki kurmada milat olarak görmek mümkün mü?

Ertuğrul Günay (EG): Corona salgını sonrası ile ilgili tahmin yapmak için henüz erken olduğunu düşünüyorum. Dünyada, örneğin son yüzyıl içinde bile milyonlarca insanın ölümüne yol açan büyük salgınlar yaşandı. Ama yaşam, iyi ve kötü alışkanlarıyla büyük değişimler olmadan bir biçimde devam etti. Bu salgını yeni bir dünyanın milatı olarak görmek için, bence çok acele etmeyelim.

VD: Korona’nın kökeninde Çinlilerin yeme tercihleri olması üzerine konuşuldu. Kurani olarak da bakıldı bu konuya. Böyle bir yaklaşımın tutarlığından söz edebilir miyiz?
Gerçekten de insanlar yarasa yedikleri için mi bu durum oldu?
İnsanların binlerce yıldır farklı tercihleri olduğuna göre bunun tam da şimdi olması üzerine ne söylenebilir?

EG: Salgının faturası Çinlilerin bir çok şeyine ve yemek alışkanlıklarına çıkarıldı. Bence bu çok haklı bir tez değil. Çinlilerin bu tür alışkanlıkları oldukça eski. O nedenle bu, birdenbire ve tek başına bu salgına neden olamaz. Dünya çapındaki başka bazı bozulma, kirlenmeleri de hesaba katmak gerekir.
Öte yandan, Çinlilerin bizim kabul edemediğimiz birçok şeyi yemeleri, damak tadlarının yetersizliğinden değil, nüfusun milyarı geçmiş olmasının da doğurduğu bir zorunluluk. Dünya, bir yandan tüketim çılgınlığı yaşarken, kitlesel açlıkları, taşınmaz nüfus sorununu ve yan etkilerini hiç konuşmuyor.

VD: Umre’den gelenlerin Türkiye’nin kılcal damarlarına hastalığı yaydıkları aşikar. İtalya’da kimse umreye gitmedi ama bizde de İtalya’ya gidenlere nazaran umreciler çok. Açıkçası Umre bizi İtalya’nın yoluna soktu gibi görünüyor.
T.C. Cumhurbaşkanlığı, Diyanet İşleri Başkanlığı Hac ve Umre Hizmetleri Genel Müdürlüğü diye bir kurum var. Bu kurumun süreci okumaktan uzak olması ve işler sarpa sarınca ‘özel kurumlar göndermiş haberimiz yok!’ demesi için neler diyebiliriz? Burada kurumsallık eksiği göze çarpıyor diyebilir miyiz?

EG: İtalya, özellikle tekstil alanındaki işbirlikleri nedeniyle Avrupa’da Çin’le teması oldukça yüksek bir ülke; üstelik nüfusun içinde yaşlı oranı da yüksek. O nedenle salgının dikkat çekecek hız ve oranda ilk arttığı ülke oldu. Bir anlamda dünyaya da alarm verdi.
Türkiye daha korunaklı olabilirdi. Ama, salgının başladığı ve yayıldığı tarihlerde, onbinlerce yurttaşımız Umre ziyareti için Arabistan’a gitti. Gidenlerin çoğu yaşlı. Üstelik bunlar en tehlikeli günlerde ülkeye döndüler ve hazırlıksız, ilkel koşullarda karantinaya alındılar. Bir kısmı da çeşitli yollarla evine, köyüne, kentine ulaştı.
Bu konuda Diyanet İşleri Başkanlığının ve ilgili kuruluşların ihmali açık ve bağışlanamaz oranda büyük. Diyanet, Umre ve Hac ziyaretlerini bir gelir kalemi haline getirmiş; oysa böyle bir ortamda milletin sağlığının tehlikeye atılması, açık bir görev ihmalidir. Tabii bu konuda Sağlık ve Ulaştırma Bakanlıklarının sorumluluğunu da gözardı etmemek gerekir.

VD: “Mış” gibi yapmak. Rahmetli Oğuz Atay’dan baki bir kavram. Sizce “mış” gibi yaparak varılan bir durumda mıyız?

Reklam

EG: ‘Mış’ gibi yapmak, bizim yönetim geleneğimiz haline geldi, ne yazık ki. Önlem alıyormuş gibi yapmak, ekonomik tedbir paketi açıklıyormuş gibi yapmak, dünyaya kafa tutuyormuş gibi yapmak. Hani bir şarkı sözü var: “Geç bunları anam babam, geç bunları..” öyle.

VD: Ciddi bir kesim Covid19’un laboratuvar koşullarında üretildiği kanısında.
İnsanlığı yok etmek için çok daha kolay yollar yok mu? Bu daha çok insanlığı süründüren bir hastalık. Bu kanaate katılır mısınız? Gerçekten virüs böyle bir aklın işi olabilir mi?

EG: Böyle bir şeyi kabul etmek oldukça zor. Ama kötülüğün, acımasızlığın kol gezdiği dünyada hiçbir şeye baştan hayır demek mümkün değil. Ama bence bu konuda kararı bilimciler versin.

VD: Bir görüşte olan bitenin doğanın insan türünü eleme girişimi olduğu. Aslında iklim değişikliğiyle bekleniyordu. Hastalık bütün süreci yeniden tanımladı. Öne çekti. Gerçekten insan türünün dünya adlı gezegende bir sonu var mı?

EG: Kendi payıma ben, hızla artan nüfusun ve bu nüfusun yarattığı kirliliğin dünyayı bir felakete götürdüğüne inananlardanım. İnsan denilen yaratık, sınırlarını zorlayacak kadar acımasızca ve düşüncesizce dünyayı tahrip ediyor. Bunun yarattığı ve yaratacağı çevre sorunlarını geleceğin en büyük felaket kaynakları olarak görüyorum.
İnsan, yaşadığı habitatı böylesine düşüncesizce talan ve tahrip ederse, bunun mutlaka bir sonu olacaktır.
Dünyanın bazı parçalarında yahut tümünde.

VD: 1. Dünya savaşından sadece 25 yıl sonra 2.Dünya savaşı çıkmıştı. Korona’yı 1.Dünya Salgını olarak görmek mümkün mü?
Sizce 2. Dünya salgını da olacak mı?
İnsanlık tarihten ders alma konusunda ne kadar dirayet gösterecek?

EG: Tarihten yeterli ders alınmadığı, birinci dünya savaşından 20 yıl sonra ikincisinin yaşanmasından belli. İkinci savaştan sonra alınan dersler de, büyük ölçüde bir kıta ve onun çevresindeki medeniyet kuşağı ile sınırlı. Aynı medeniyet, daha dün diyebileceğimiz yakın tarihte, Avrupa kıtasında Sırbistan’daki iç savaşı, türlü hesaplarla seyretmekle yetindi. Kafkaslar, Ortadoğu coğrafyası, yaşanan musibetlerden ders çıkarmış ortak bir aklın henüz yeterince oluşmadığını gösteriyor.
Eşitsizlik, adaletsizlik ve fırsatçılık kurulu düzenin yadsınamaz temel kavramları oldukça, insanlık bu kavramları lügatinden çıkarıp atmadıkça daha çok felaket yaşayacağız.

VD: Charles Taylor, ‘seküler çağ’ adlı eserinde bilim çağında inancın hala nasıl mümkün olduğu sorusuna yanıt arar. Camileri İbadethaneleri kapatan virüsün, insanlara inançlarını yeniden tanımlama konusunda bir mesajı olabilir mi? Bundan sonra bilimsel hiçbir kavram dine yenilmeyecek diyebilir miyiz?

Reklam

EG: Ne yazık ki bu, oldukça iyimser bir hayal. Dünyanın nüfus artışı, bilimsel eğitimin, sağlık ve istihdam olanaklarının da aynı hız ve oranda artmasıyla atbaşı ilerlemiyor. Tam tersine bir süreç yaşıyoruz. Geri kalmış, bilimsel bilgiden uzak toplumların nüfusu daha hızla artıyor.
Yaşanan çevre felaketleri, salgınlar, eğitimli, seküler kesimlerde dinsel dogmaların sorgulanmasına yol açarken, bilgisiz, eğitimsiz kalabalıkların maruz kaldığı inanç ve duygu istismarını da körüklüyor.
İyimser bir sonuca varmak için, dünyada kaynak dağılım ve kullanımının yeni baştan düzenlenmesi gerekiyor. Yoksa sadece felaketlere maruz kalmak yetmiyor, yetmeyecek.

VD: İktisadın kuralları vardı. Hastalık kuralların tamamını alt üst etti. İktisada giriş kitaplarında anlatılan “ceteris paribus” düzeninin çok dışındayız. İşler bundan sonra hiçbir zaman ceteris paribus olmayabilir mi?

EG: Salgın daha aylar boyu, bu hızla sürerse dünyanın ciddi bir ekonomik krize düşeceği açık. Ve bu kriz bir çok temel veriyi değiştirecek, altüst edecek. Söylediğiniz gibi, daha bir zaman “ceteris paribus” (diğer durumların sabitliği) gibi bir ortamla karşılaşamayacağız.
Bu değişkenlik ve belirsizlik belki yeni bir dünya düzeni konusunda arayışları hızlandırabilir.

VD: Türkiye’ye dönecek olursak; ekonomiye ve geniş kitlelerin işsiz kalmasına dair en azından bu ana kadar gösterilen apati ve cesaretli umursamazlıkta iktidar gücünü nereden alıyor olabilir?

EG: İktidar, bir süredir gücünü vurdumduymazlıktan, geniş halk kitlelerinin somut talep ve yakıcı sorunlarından kopmuş olmasından alıyor. Bir anlamda artık olayları yönetmek konusundaki çaresizliğinden. Açıklanan ’sözde’ ekonomi paketi bunun çarpıcı bir örneği. İnceldiği yerden kopsun, battı balık yan gider, anlayışı hakim. Dışarıdan görünen bu.

VD: Dünyanın tamamı için zor bir süreç. Ancak Türkiye 2015’ten beri sürreel yaşıyor. 10 senede ekonomi alanında kazandıklarını birkaç senede geri vermişti. Ekonomi zaten güç bela toparlanıyordu. Bundan sonrası için nasıl bir çözüm öngörülebilir?

EG: Türkiye son yıllarda kaynaklarını kayırma, israf ve benzer yollarla büyük ölçüde tüketti. Mültecilerin ve askeri sınır ötesine tutmanın getirdiği bedeller de çok ağır. Bu salgından sağ çıkabilirsek, ciddi bir muhasebeye, üreten, adaletle paylaşan, kaynaklarını iyi ve yerinde kullanan, kendine yeterli bir ekonomi anlayışıyla, kemer sıkarak ayağa kalkmaya çalışacağız.

VD: Halkbank’tan düşük faizle kullanılan kredilerin ödemeleri otomatik 3 ay uzatıldı. Buna karşılık tarımsal krediler için dahi böyle bir önlem alınmadı. Sizce bu iktidar gerçekten spesifik olarak oyu kimden aldığını bildiği için mi böyle davranıyor? Önce kadınlar ve çocuklar gibi, önce AKP’ye oy verenler mi koruma altına alındı?

EG: Salgından sonra açıklanan paket, iktidarın olayın ciddiyetini ve vehametini kavramadığını gösteriyor. Tarımı, işyerlerini kapatmak zorunda kalacak küçük esnaf ve sanatkarı, günlük kazancıyla geçinenlerin düşeceği müzayaka halini görmeyen bir paket. Uçakta kdv indirimi, konut alana destek miktarının arttırılması gibi önlemler gayrı ciddi.
Uzun süreli iktidarlar galiba sadece yorulmak, aşınmak ve kirlenmekle kalmıyor, çevresini saran fırsatçı halelerinin kuşatması altında gerçeklerden kopuyor, körleşiyor.

VD: Tek adamın üzerine bina edilen sistemin; etrafında toplanan nomenklatura ile ülkeyi bildiği gibi yönetmenin dışında, alternatif önermediği bir sürecin iflasını ve meşruiyetin yok edilmesini deneyimlediğimiz bu süreçten, çıkış için yol haritası nedir?

EG: Çıkış için en doğru ve vazgeçilmez yol, ilk fırsatta tek adam yönetiminden çıkıp, halka dayalı demokratik parlamenter sisteme geçmek, yasamanın denetlediği yürütme ve bağımsız yargı işleyişine kavuşmaktır.

VD: A/ Sadece iktidarın devamı için ülkenin neredeyse 100 yıllık sorunlarını bir siyasi partinin güncel kadrosuna yıktı iktidar. Bu seçilmişler bu günleri hapiste karşılıyor. Baktığınızda cezaevleri hastalık için fazlasıyla korunaksız. Bu akıl ötesi stratejinin önünde duracak ve onu artık bu tutarsızlığa son verin diyecek ortak akla ulaşma imkanı var mı?

B/ Madalyonun diğer tarafında demokrasinin ve benzer etnik sorunları yaşayan ülkelerin deneyimleri var. Burada iktidarı zorlayan bu muhalefetin de ifşa politikasına ve demokrasiye savunmaya yönelmesi gerekmiyor mu? Bu yapılmadığı sürece savaşçı politikalar devam etmeyecek mi?

EG: A-B/ Kul sıkışmayınca Hızır yetişmez, derler. Gerçekten insanlar sıkıldı, bunaldı, yoruldu, bıktı
Bu geldiğimiz yer, sadece iktidarın değil, çeşitli eşiklerde -bilerek bilmeyerek- onun senaryolarına destek vermiş olan muhaliflerin de katkısının sonucu.
Onun için buradan yeni bir akılla, ortak aklı arayarak ve devreye sokmaya çalışarak çıkacağız. Ya demokratik bir ülkenin özgür iradeli bireyleri olacağız, ya da otoriter bir tek adam yönetiminin kapıkulları. Önümüzdeki seçenekler bunlar, ideolojik ayrılıkların ötesinde, önce bu tercihi yapmamız gerekiyor.

VD: 20. Yüzyılı savaşlar sıcak ve soğuk olanlar şekillendirdi. 21.yüzyıla girerken Türkiye dahil olmadığı sıcak savaşlara rağmen dahil olduğu soğuk savaş döneminin ideolojik sözcülerinin iktidarına tabi. Hala arkaik soğuk savaş din, milliyet söylemleri iş görüyor. Bu daha ne kadar sürebilir?

EG: Özel olarak Türkiye, genel olarak doğu dünyası, dünyanın ulaştığı bir çok bilgi ve değeri içselleştirmenin gerisinde. Batı dünyası yaşananlardan ders alarak kendi içinde bir denge kurmuş görünüyor. Doğu, henüz tarihsel muhasebesini ve dinsel rönesansını yaşamadı. O yüzden arkaik kavram ve yöntemler doğuda hala daha geçerli. Bu kaotik ortamdan tümüyle çıkmak uzun zaman alacak. Çünkü bunun tarihsel ve sosyolojik kökleri var.
Türkiye, bu coğrafyada hala şanslı. Yüz yıla yaklaşan bir cumhuriyet ve 70 yılı aşan bir çok partili rejim deneyimi var. Bu birikim, yeniden akıl ve bilime önem vermeyi ve bu çürümeden çıkmayı başarabilir.

VD: Türkiye’de kadınların %75’i ev kadını. İktidar köyleri ortadan kaldırdı, merkezlerde tutunamıyor, çeperleri ise sıkı sıkıya tutma derdinde. Bu bir dehşet dengesi olarak okunabilr mi? Yoksulluğu sürdürülebilir kılmak stratejisine karşı doğru yaklaşım ne olmalıdır?

EG: İktidar, sürdürülmesi mümkün olmayan bir sürükleniş içinde. Bu sürüklenişin, tüm toplum için daha ağır bedellere yol açmadan sona ermesini, ülkemizin ve halkımızın barış, birlik ve esenlik içinde demokrasi limanına varmasını diliyorum.

VD: Son olarak Türkiye’yi 1 yıllık, 5 yıllık, 10 yıllık dönemde nasıl bekliyorsunuz?
Sosyolojik manada hangi değişimleri bekliyorsunuz?

EG: Cumhuriyetimizin 100 yılına üç yıl kaldı. Bu üç yıl içinde Meclis ve Cumhurbaşkanı seçimleri var.
Türkiye bir çok badireden seçimlerde sağduyusunu kullanarak çıkmayı başardı. Muhalefet, bütün kanatlarıyla iç hesaplarını ve kişisel yarışlarını bir yana bırakır, toplumun aklına ve vicdanına yaraşır önermelerle halkın önüne çıkarsa, bir çok şeyin değişebileceğine inanıyorum.
Böylelikle de belki 100 yıldan beri yapamadığımız bir ödevi yapma bahtına ulaşabilir; Cumhuriyetimizi, insan hak ve özgürlükleri, çoğulculuk, katılımcılık, saydamlık ilkeleri üzerinde yükselen yeni bir anlayışla, gerçekten ‘demokrat’ bir niteliğe kavuşturabiliriz.

YORUM YAZ

Please enter your comment!
Please enter your name here