Veysi Dündar’ın Korona Söyleşileri – M. Ali Güller: “Son 200 yılda vahşi kapitalizmin salt kâra dayanan anlayışı ve sömürgeciliği dünyaya büyük zararlar verdi”

1

Veysi Dündar’ın ‘Korona Söyleşileri’ kapsamında yönelttiği sorulara M. Ali Güller de cevap verdi:

Veysi Dündar (VD): Türkiye 21 Mart 2020 itibariyle sizce dünyanın neresinde? Korona’yı Türkiye’nin dünyadan kopuşunda bir son, dünya ile tekrar ilişki kurmada milat olarak görmek mümkün mü?

M. Ali Güller (MAG): Dünyanın ekonomik merkezi son 20 yılda Asya-Pasifik’e kaydı; bu da Berlin ve Paris dahil, dünyanın Pekin’le işbirliğini artırdığı bir süreç başlattı. Şimdi siyasi merkez de adım adım Asya-Pasifik’e kaymaya başladı. Haliyle Türkiye de buna göre hareket edecektir, etmelidir. Korona, meselenin bu yanı bakımından bir ilişkinin kopuşu ve yeni bir ilişkinin miladı değildir.

VD: Korona’nın kökeninde Çinlilerin yeme tercihleri olması üzerine konuşuldu. Kurani olarak da bakıldı bu konuya. Böyle bir yaklaşımın tutarlığından söz edebilir miyiz?Gerçekten de insanlar yarasa yedikleri için mi bu durum oldu?İnsanların binlerce yıldır farklı tercihleri olduğuna göre bunun tam da şimdi olması üzerine ne söylenebilir?

MAG: Yarasa üzerinden yapılan kara propagandadır. Zira Çin mutfağında yarasanın olmadığı onlarca kez açıklandı. Dahası o propagandada kullanılan yarasa çorbası da birincisi Çin’den değil, bir pasifik adasından; ikincisi de bu döneme ait değil, üç yıl önceye ait. Öte yandan mutfak üzerinden kültür düşmanlığı ve ırkçılığı yapmak vahimdir. Dünyadaki en önemli mutfaklardan üçü Çin, Türk ve Fransız mutfağıdır. Her üçünde de diğerine tuhaf gelebilecek yiyecekler elbette vardır. Fransız mutfağındaki kurbağa bacağı Türk mutfağına aykırı diye Fransız mutfağı üzerinden bir kültür düşmanlığı neden yapılmıyor peki? Neden Çin’e bu düşmanlık? Özetle mutfaklar binlerce yılda oluşuyor ve bu çağda o mutfak üzerinden ırkçılık yapmak büyük geriliktir. Kaldı ki kimi Türk Cumhuriyetlerinde at etinin yeniliyor olması bile, mutfak üzerinden yaptığımız düşmanlığın ne kadar ilkelce olduğunu göstermektedir.

VD: Umre’den gelenlerin Türkiye’nin kılcal damarlarına hastalığı yaydıkları aşikar. İtalya’da kimse umreye gitmedi ama bizde de İtalya’ya gidenlere nazaran umreciler çok. Açıkçası Umre bizi İtalya’nın yoluna soktu gibi görünüyor.T.C. Cumhurbaşkanlığı, Diyanet İşleri Başkanlığı Hac ve Umre Hizmetleri Genel Müdürlüğü diye bir kurum var. Bu kurumun süreci okumaktan uzak olması ve işler sarpa sarınca ‘özel kurumlar göndermiş haberimiz yok!’ demesi için neler diyebiliriz. Burada kurumsallık eksiği göze çarpıyor diyebilir miyiz?

MAG: AKP iktidarı açısından umreciler önemli bir taban. O tabanı karşılarına almaktan çekindikleri için Bilim Kurulu’nun 14 gün karantina önerisini umrecilere uygulamadılar. Ta ki sosyal medyada bir toplumsal baskı oluşana dek. Ancak o zaman son gelen umre grubuna karantina uygulanmaya başlandı ama artık geç kalınmıştı.Salgınlar, bir ölçüde savaş gibidir. Savaşlarda da yarım tedbir olmaz, tedbirler tam ve kesin olmalıdır. İktidar başından beri tam ve kesin tedbirler alamıyor. Tedbiri kişinin inisiyatifine bırakan, esnek tedbirlerle süreci idare etmeye çalışan bir anlayış, riski büyütüyor!

VD: “Mış” gibi yapmak. Rahmetli Oğuz Atay’dan baki bir kavram. Sizce “mış” gibi yaparak varılan bir durumda mıyız?

Reklam

MAG: Sağlık Bakanı’nın ABD’ye 500 bin test kiti sattıklarını söylediği, hatta Kolombiya’nın açıklama yaparak Türkiye’nin 26 bin test kiti göndermesine teşekkür ettiği koşullarda Türkiye Çin’den parti parti test kiti almaya başladı. Bunda bir tuhaflık yok mu? Sonra bunu perdelemek için de “herkese test yapmaya gerek yok” diye bir propagandaya başladılar. Elbette herkese test yapılmasına gerek yok ama test ihtiyacı olduğu belirtilenlere de yeterli kit olmadığından test yapılamadığını biliyoruz. Kaldı ki her gün açıklanan test sayısı da iyi bir düzeyde test yapmadığımızı zaten ortaya koyuyor. Diğer yandan olmayan test kitlerini bazılarının siyasi pozisyonlarını kullanarak yüzer yüzer alabildiğini, kendileri video paylaştığı için de görebildik. Tek başına bu test kiti konusu bile sorunuza yanıt oluşturuyordur sanırım.

VD: Ciddi bir kesim Covid19’un laboratuvar koşullarında üretildiği kanısında. İnsanlığı yok etmek için çok daha kolay yollar yok mu? Bu daha çok insanlığı süründüren bir hastalık. Bu kanaate katılır mısınız? Gerçekten virüs böyle bir aklın işi olabilir mi? Evetse neden, hayırsa neden?

MAG: Covid19’un laboratuvar işi olduğuna dair elde bir veri olmadığını açıkladı konunun uzmanları. Üstelik sadece Çin’de değil, hastalık yayıldıkça dünyanın pek çok ülkesinde bilim adamları virüsün gen dizilimine baktılar ve aynı sonuca ulaştılar. Dünyanın tüm bilim adamlarını satın alacak çapta bir komploya da inanmamak lazım elbette…  

VD: Bir görüşte olan bitenin doğanın insan türünü eleme girişimi olduğu. Aslında iklim değişikliğiyle bekleniyordu. Hastalık bütün süreci yeniden tanımladı. Öne çekti. Gerçekten insan türünün dünya adlı gezegende bir sonu var mı?

MAG: Kabaca kategorize edersek, insanlığın doğayla uyumlu yaşadığı, doğaya müdahale ettiği ve doğayla savaştığı üç evre var… İnsanlığın özellikle son 200 yılı, doğayla uyumlu yaşamayı bırakın, doğaya müdahale etmeyi bile bırakıp doğayla savaştığı bir dönem oldu. Bunun virüslerin mutasyonuna ve direnç geliştirmesine etki ettiği bilim adamlarının ortak kanaati… Tabii buna insanlığın 200 yılı demek tam doğru değil; kapitalizmin 200 yılı demek daha doğru. Çünkü bu 200 yılda kapitalizm doğayla birlikte doğanın bir parçası olan insanlığa da büyük düşmanlık yaptı. Afrika’nın sömürgeleştirilmesinden iki büyük emperyalist paylaşım savaşında öldürülen insan nüfusuna kadar, bu 200 yılda öldürülen insanların toplamı, bu büyük kötülüğü tarif etmeye yeter herhalde…Yani son 200 yılda vahşi kapitalizmin salt kâra dayanan anlayışı ve sömürgeciliği dünyaya büyük zararlar verdi, vermeye de devam ediyor. Rosa Luxemburg’un Birinci Dünya Savaşı koşullarında Engels’in sözlerinden hareketle sloganlaştırdığı “ya sosyalizm ya barbarlık” tercihi konusu, insanlığın geleceği açısından artık daha yakıcı bir sorundur.

VD: 1. Dünya savaşından sadece 25 yıl sonra 2.Dünya savaşı çıkmıştı. Korona’yı 1.Dünya Salgını olarak görmek mümkün mü?Sizce 2. Dünya salgını da olacak mı?İnsanlık tarihten ders alma konusunda ne kadar dirayet gösterecek?

MAG: Virüslerin mutasyonu milyarlarca yıldır var ama özellikle son yüzyılda bunun arttığı, hatta 21. yüzyıldan itibaren de büyük soruna dönüşmeye başladığı ortadaydı. Sars, Mers… İşte adım adım 20 yılda covid-19’a geldik. Bunu atlattıktan sonra da bir başka virüs mutasyonuyla karşı karşıya geleceğimiz ortada. Bu da hepimizi sağlık merkezli siyasal yapılanmaları zorlamaya götürecek kaçınılmaz olarak…

VD: Charles Taylor, ‘seküler çağ’ adlı eserinde bilim çağında inancın hala nasıl mümkün olduğu sorusuna yanıt arar. Camileri İbadethaneleri kapatan virüsün, insanlara inançlarını yeniden tanımlama konusunda bir mesajı olabilir mi? Bundan sonra bilimsel hiçbir kavram dine yenilmeyecek diyebilir miyiz?

Reklam

MAG: Korona ile birlikte büyük devrimcinin “hayatta en doğru yol gösterici bilimdir” sözü daha da yakıcı bir gerçeklik kazandı. Biyoloji derslerinde azaltılan, müfredattan adım adım temizlenmeye çalışılan evrim konusu, büyük gerçeklik olarak önümüze geldi. Virüsler, virüslerin mutasyonu evrimdi işte… Hepsi bir yana, “tek adam rejiminde”, tek adam bile iktidarını belli ölçülerde “bilim kurulu” ile paylaşmaya başlamak zorunda kaldı. (Doğrusu bilim kurulunun daha da yetkili olmasıdır, önerilerinin deyim yerindeyse yasa gücünde olmasıdır, o ayrı elbette.) Özetle insanlığın 2020’de karşılaştığı bu büyük sorun bilimin değerinin görüldüğü bir önemli viraj oldu. Umarız bu durum tabloyu tersyüz eder ve Diyanet’e ayrılan 12 milyar liralık bütçe Sağlık Bakanlığı’na, Sağlık Bakanlığı’na ayrılan 600 milyon liralık bütçe ise Diyanet’e verilir!

VD: İktisadın kuralları vardı. Hastalık kuralların tamamını alt üst etti. İktisada giriş kitaplarında anlatılan “ceteris paribus” düzeninin çok dışındayız. İşler bundan sonra hiçbir zaman ceteris paribus olmayabilir mi?

MAG: İnsanlık, önüne gelen bu büyük sorun karşısında ağır ama önemli kararlar alacaktır, göreceğiz. Bu elbette bugünden yarına olmayacaktır ama illaki olacaktır. Bu durum haliyle iktisadın da, siyasetin de kurallarını değiştirecektir. Ki değiştirmeye başlamıştır. Neo-liberal sistemin abecesi değişmektedir. Devletin piyasaya müdahalesi de, kamulaştırma da, sağlığın hatta eğitimin serbest piyasaya bırakılamayacak önemde oluşu konuşulmaya başladı işte.

VD: Türkiye’ye dönecek olursak; ekonomiye ve geniş kitlelerin işsiz kalmasına dair en azından bu ana kadar gösterilen apati ve cesaretli umursamazlıkta iktidar gücünü nereden alıyor olabilir?

MAG: Cesaretli umursamazlık değil de, ayakta görünme gayreti diyelim. Zira, iktidar ekonomi iyi olmadığı için tedbirleri yarım tedbir şeklinde uyguluyor. Yeterli kaynak olmadığı için zorunlu karantinaya geçemiyor; zira tam karantina hali, devletin her evin asgari ihtiyaçlarını karşılaması demek. Bunun için yeterli kaynak yok, dahası buna uygun bir zihin de yok! Açıklanan 100 milyarlık paket bile, iktidar için kurtarılacak asıl kesime işaret ediyor. O kesimler içinde işsizler ve işçiler yok!

VD: Dünyanın tamamı için zor bir süreç. Ancak Türkiye 2015’ten beri sürreel yaşıyor. 10 senede ekonomi alanında kazandıklarını birkaç senede geri vermişti. Ekonomi zaten güç bela toparlanıyordu. Bundan sonrası için nasıl bir çözüm öngörülebilir?

MAG: Türkiye koronavirüsten bağımsız olarak zaten sorunlu bir ekonomi süreci götürüyordu. Tarımın neredeyse bitirildiği, sanayinin dibe vurduğu, sadece inşaata ve turizme dayalı bir ekonomi özetle… Üstelik hemen her şeyin özelleştirildiği, yap işlet devret modeliyle yandaşların kesintisiz 25 yıl beslenmesinin garantiye alındığı bir sakat model… Geçilmeyen köprülere, tünellere, yollara ödenen paralar; lüzumsuz havalimanları vs. Bu model zaten iflasa gidiyordu. Türkiye şimdi daha iyi görmeye başlayacak ki, özelleştirilen o kamu kuruluşları, hele de böylesi zamanlarda milletin en önemli garantisidir. O nedenle önümüzdeki dönemde Türkiye’de de ciddi değişiklikler olacak. Tarımın endüstrileşerek yeniden ayağa kalktığı, fabrikaların bacalarının yeniden tütmeye başladığı, üretime dayalı bir ekonomi modeli, yarının en önemli gerçeği olarak yaşanacak mutlaka.

VD: Halkbank’tan düşük faizle kullanılan kredilerin ödemeleri otomatik 3 ay uzatıldı. Buna karşılık tarımsal krediler için dahi böyle bir önlem alınmadı. Sizce bu iktidar gerçekten spesifik olarak oyu kimden aldığını bildiği için mi böyle davranıyor? Önce kadınlar ve çocuklar gibi, önce AKP’ye oy verenler mi koruma altına alındı?

MAG: AKP sınıf partisidir son tahlilde ve zenginlerin partisidir elbette. Türkiye’nin en büyük zenginleri ideolojik olarak kimi konularda anlaşamasa da, AKP dönemindeki kârlılıklarından oldukça memnundurlar. Bunu en büyükler açıkladı geride kalan yıllarda. AKP diğer yandan kendi zengini de oluşturmaya çalışıyor elbette. Özelleştirmelerden yap-işlet-devret modellerine ve devlet bankalarının kaynaklarının peşkeş çekilmesinden ihalelere kadar pek çok yolla da sermaye transferi sağlamakta zaten. Dolayısıyla AKP paketlerini, sınıf partisi olması gerçeğine uygun olarak dağıtmaktadır elbette. Yukarıdan aşağıya, çapa göre bölüşüm de diyebiliriz buna. Piramidin en üstündekiler milyar liralık ihalelerle beslenirken, piramidin en altına da makarna ve kömür dağıtılmaktadır.

VD: Tek adamın üzerine bina edilen sistemin; etrafında toplanan nomenklatura ile ülkeyi bildiği gibi yönetmenin dışında, alternatif önermediği bir sürecin iflasını ve meşruiyetin yok edilmesini deneyimlediğimiz bu süreçten, çıkış için yol haritası nedir?

MAG: Türkiye “tek adam rejimiyle” götürülemeyecek büyüklüktedir. Bu görülmeye başladı. Ülkenin yarısı zaten parlamenter rejimden yanayken, şimdi tek adam rejimine destek vermiş olanlar içinde “parlamenter rejim daha iyiymiş” demeye başlayanlar çoğaldı. Kaldı ki yüzde 50+1’i bulma zorluğu, daha şimdiden sarayda “tek adam rejimini” restore etme ihtiyacı ortaya çıkarmaya başladı bile. Türkiye önümüzdeki dönemde birincisi yeniden parlamenter rejime dönecek, ikincisi üretim ekonomisi esaslı bir karma ekonomik modele gidecek, üçüncüsü de laiklik yeniden önem kazanacak.

VD: Madalyonun diğer tarafında demokrasinin ve benzer etnik sorunları yaşayan ülkelerin deneyimleri var. Burada iktidarı zorlayan bu muhalefetin de ifşa politikasına ve demokrasiye savunmaya yönelmesi gerekmiyor mu? Bu yapılmadığı sürece savaşçı politikalar devam etmeyecek mi?

MAG: AKP’nin en büyük şansı, kendisini yıkacak bir muhalefetin yokluğudur! AKP başarılı olduğu için 18 yıldır iktidarda değildir, kendisine karşı bir seçenek oluşamadığı için iktidardadır.

VD: 20. Yüzyılı savaşlar sıcak ve soğuk olanlar şekillendirdi. 21.yüzyıla girerken Türkiye dahil olmadığı sıcak savaşlara rağmen dahil olduğu soğuk savaş döneminin ideolojik sözcülerinin iktidarına tabi. Hala arkaik soğuk savaş din, milliyet söylemleri iş görüyor. Bu daha ne kadar sürebilir?

MAG: Yeni bir dünya şekilleniyordu zaten. Korona bu süreci hızlandıracak. Nasıl bir dünya peki? Uygarlığın küreselleşmesinin sürdüğü ama ABD hegemonyasına dayalı neo-liberal küreselleşmenin iflas ettiği günlerdeyiz. Neo-liberal küreselleşme özetle ulusal devletlerin etnik ve mezheplere parçalanması ve sınırların kalkmasıydı. Böylece gümrük duvarları olmayacak, çok uluslu şirketler ve büyük emperyalist tekeller sınırsızca tüm pazarlara erişecek ve mal satacak vs.Ancak tersi gelişiyor. Neo-liberal küreselleşmenin lideri ABD daha koronadan önce sınırlarını kapatmaya, gümrük duvarlarını yükseltmeye başladı biliyorsunuz. Koronayla birlikte bu süreç hızlanacak, tersine ulusal devletler ve milliyetçilik daha da önem kazanacak. 

VD: Korona gündeminden hemen önce İki Barış ve 1 Murat hapse girdi. Kimi yazarlar yazılarına ara verdi. Türkiye’de kuvvetler ayrılığına katlanılmayan bir ortamda 4.kuvvet de yok sayılmak isteniyor. İnsanlar bu karanlık dönemi parmaklık arkasında karşılıyor. Toplum seyrediyor. Bu ülke için daha kötü bir senaryo hayal edebilir miyiz? Bu ülkede artık kimse iktidara karşı söz etme cesaretini kendinde nasıl bulacak?

MAG: Barışlar daha önce de tutuklandı ama içerdeyken de, çıktıktan sonra da iktidara karşı cesurca konuşmaya, yazmaya devam ettiler. Ki bu nedenle yeniden içerideler. Murat da aynı şekilde… Şimdi içeride üçü yazmaya devam ediyor, çıktıklarında aynı cesaretle yazmayı sürdürecekler. Şunu anlatmaya çalışıyorum: En güçlü iktidarlar bile hepimizin kalemini kıracak kadar güçlü değildir. Gerçekler, üzerleri de örtülse, yazanları içeri de atılsa, yine de gün yüzüne çıkacaktır hep. O nedenle meseleye “iktidara karşı söz etme cesareti sürecek mi?” diye değil, “iktidar, hepimizi susturacak kadar güçlü mü ki?” perspektifinden bakmalıyız hep…

1 YORUM

YORUM YAZ

Please enter your comment!
Please enter your name here