Veysi Dündar’ın Korona Söyleşileri – Nesrin Nas: “Trump’ın sorunu küçümsemesi ile ABD bugün salgının yeni merkezi oldu”

0

Veysi Dündar’ın ‘Korona Söylesileri’ kapsamında soru yönelttiği Nesrin Nas’ın cevapları:

Veysi Dündar (VD): Türkiye 21 Mart 2020 itibariyle sizce dünyanın neresinde? Korona’yı Türkiye’nin dünyadan kopuşunda bir son, dünya ile tekrar ilişki kurmada milat olarak görmek mümkün mü?

Nesrin Nas (NN): Soruları bugün cevaplayabiliyorum. 21 Mart günü cevaplasaydım, Türkiye’nin virüsle nisbeten geç karşılaşmasının avantajını iyi kullandığını, Çin ve İtalya’nın mücadelelerini, yaptıkları hataları ve sonuçları karşılaştırarak ve bunlardan ders çıkararak olabildiğince akıllı davrandığını söyleyebilirdim. Ne yazık ki, bugün bunu söyleyemiyorum.
Bir bilim kurulunun öncülüğünde rasyonel bir akılla yönetilecek gibi başlayan salgın mücadelesi, bugün ülkeyi yöneten siyasi aklın gerçekçi olmayan beklentileri ile yönetilmeye evrilmiştir. Bu açıdan dünyadan büyük ölçüde ayrışıyor. Buna dünyadan kopuş demek çok doğru olmamakla birlikte, dünyada şu anda var olan rasyonalite ile entegre olmayı reddeden bir duruş demek daha doğru.
Bu tür salgınlarda, halkın yönetenlerin gerçeği söylediğine güvenmesi olmazsa olmaz bir koşuldur. Çünkü gerçekler saklanırsa güven oluşmaz. Güvenin olmadığı ortamda, paranoya ve komplocu söylemler kitleleri esir alır. Hatalar tekrarlanır. Gerçeği olduğu gibi görürsek, yerimizi, imkanlarımızı, neyi değiştirebileceğimizi ve sorunu daha iyi nasıl yönetebileceğimizi görür, ortak aklı harekete geçirebiliriz.
Türkiye’de başta var olan bu güven, iktidarın daha önceki krizlerde kullandığı ‘yok say, inkar et, üzerini ört ve geleceğe öteleyerek zaman kazan’ diye özetleyebileceğim kriz yönetimi anlayışının devreye girmesiyle yok olmuştur. Şeffaflıktan uzaklaşılmış, salgının varlığı olduğundan küçük gösterilmiş, hastanelerin, sağlık çalışanlarının kapasiteleri ve ekipmanlarının yetersizliği devlet sırrına dönüştürülmüş, insanların toplu halde bulunduğu faaliyetlerin durdurulmasında geç kalınmış ve dünya örneklerinin aksine çok az test yaparak vaka sayısı düşük tutulmuştur.
Michigan Üniversitesi’nden Prof. Dr. Onur Başer, “Türkiye’de en az 32 milyonun enfekte olacağı tahmin ediliyor” diyor. Ve Prof. Başer, “Bu 150 bin ila 600 bin ölüm demek” uyarısı yapıyor. Thomas Pouyo, bir gün gecikmenin vaka sayısını yüzde 40, bunun sağlık sistemi üzerine bindirdiği yükü de 10 kat artırdığını söylüyor. Bütün bunlar bizim dünyanın geri kalanından farklı olarak sorunu bir halk sağlığı değil, daha çok iktidarın bekası gibi gördüğümüzü, hatta bu salgını fırsata dönüştürme yaklaşımının esas olduğunu yeterince ortaya koyuyor.
Bu bir anlamda İngiltere’nin kısa sürede terk ettiği Malthusian politikayı adını koymadan izlediğimizi ve ölen ölür kalan sağlar bizimdir yaklaşımının hakim olduğuna da delalet ediyor.

VD: Korona’nın kökeninde Çinlilerin yeme tercihleri olması üzerine konuşuldu. Kurani olarak da bakıldı bu konuya. Böyle bir yaklaşımın tutarlığından söz edebilir miyiz?
Gerçekten de insanlar yarasa yedikleri için mi bu durum oldu?
İnsanların binlerce yıldır farklı tercihleri olduğuna göre bunun tam da şimdi olması üzerine ne söylenebilir?

NN: Korona’nın kökeninde ne olduğunu açıklamak beni aşar. Bu bilim insanlarının alanına girer. Ancak şu kadarını söyleyebilirim ki, bilim insanları yıllardır virüsler ve bakteriler konusunda uyarıyorlar ve global bir salgınla mücadeye hazır olmadığımızı söylüyorlardı. Bir şey daha var. Bilim insanları, bu virüsün kent merkezlerine, oradan da küresel ağlar üzerinden tüm dünyaya nasıl yayıldığı incelendiğinde, aslında bunun aynı zamanda ekolojik bir kriz olduğunun çok net biçimde görüldüğünü söylüyorlar. Tıpkı, daha önceki Ebola, SARS, MERS örneklerinde olduğu gibi, korona virüs de vahşi doğa kaynaklıdır. Vahşi doğanın kalbine doğru açılan yollar, kentler ve vahşi hayvanların öldürülmesi korona krizinin temelinde yatmaktadır.
Bir şeye daha dikkat çekmek istiyorum. O da virüsün yayılmasında siyasetçilerin tutumu. Bunu görmezden gelemeyiz. Mesela Çin’deki otoriter rejim de ilk başta virüsü görmezden geldi. Bugün bilim insanları Çin yönetimi bu virüsü ilk yazan doktorları gözaltına almayıp, mücadeleye o gün başlasaydı virüsün yayılımı yüzde 90 daha az, bir hafta sonra başlasaydı yüzde 60 daha az olacaktı diyorlar.
Bir de elimizde 2014 Ebola salgını var. Ebola salgını başlar başlamaz Obama hızlı hareket etti. Afrika’ya pandemi uzmanlarını, sağlık ekipmanını, doktor ve araştırmacıları hemen yolladı. Yaklaşık 350 milyon dolarlık bir müdahale paketi ile hızla mücadeleye başladı ve virüs pandemiye dönüşmeden önlendi. Bu örnek de gösteriyor ki, Trumpgillerin olduğu bir dünyada insanlığın pek de şansı yok.

VD: Umre’den gelenlerin Türkiye’nin kılcal damarlarına hastalığı yaydıkları aşikar. İtalya’da kimse umreye gitmedi ama bizde de İtalya’ya gidenlere nazaran umreciler çok. Açıkçası Umre bizi İtalya’nın yoluna soktu gibi görünüyor.
T.C. Cumhurbaşkanlığı, Diyanet İşleri Başkanlığı Hac ve Umre Hizmetleri Genel Müdürlüğü diye bir kurum var. Bu kurumun süreci okumaktan uzak olması ve işler sarpa sarınca ‘özel kurumlar göndermiş haberimiz yok!’ demesi için neler diyebiliriz. Burada kurumsallık eksiği göze çarpıyor diyebilir miyiz?

NN: Tabii ki kurumsal yapının, aklın yokluğu ve rasyonel aklı reddeden bir yönetim anlayışının rolü bu salgında açık. Üstelik Çin’in başta yaptığı tüm hatalara rağmen salgını nasıl durdurduğu ve İtalya’nın durumu ortadayken, bunlardan ders çıkarmayı reddeden bir tutum var. Bu ABD’de de böyle. Trump’ın sorunu küçümsemesi ile ABD bugün salgının yeni merkezi oldu. Bu global aptallık virüsün mutasyonuna ve daha da güçlenmesine yol açtı. Bu da salgının uzunca bir süre dünyayı her konuda kilitleyebileceği anlamına geliyor.

VD: “Mış” gibi yapmak. Rahmetli Oğuz Atay’dan baki bir kavram. Sizce “mış” gibi yaparak varılan bir durumda mıyız?

Reklam

NN: Şu anda gerçekten ‘mış’ gibi yapıyoruz. Hem salgında evde kal çağrıları yapıp hem de evde kalanların geçim sorunlarını üstlenmeyen bir vurdumduymazlık var. Hatta iktidarın en tepesinden içişleri bakanına kadar her yetkili, “herkes kendi OHAL’ini ilan etsin” diyerek, sorumluluğu vatandaşa atmanın dahiyane bir uygulamasını hayata geçirdiler. Ölümler arttığında “biz söyledik vatandaş dinlemedi, sokağa çıkmaya devam etti” diyecekler. Oysa insanların evde kalabilmesi için devletin ‘siz gerisini düşünmeyin, kiranız, gaz, elektrik paranız ve birkaç ay boyunca asgari geçiminizi devlet karşılayacak’ demesi lazım. Ya da Güney Kore ve Taiwan gibi günde 100 bin test yaparak risk taşıyanları ayırması lazım. Bunların ikisini de yapmadan ‘evde kal’ çağrıları yapmak sadece sorumluluğu üzerinden atmak değil, aynı zamanda vatandaşla alay etmektir.

VD: Ciddi bir kesim Covid19’un laboratuvar koşullarında üretildiği kanısında.
İnsanlığı yok etmek için çok daha kolay yollar yok mu? Bu daha çok insanlığı süründüren bir hastalık. Bu kanaate katılır mısınız? Gerçekten virüs böyle bir aklın işi olabilir mi? Evetse neden, hayırsa neden?

NN: Komploseverler her zaman vardı ve hep olacak. Onların yaratıcılığının gerçekten sınırı yok. Düşünmenin zahmetinden kurtulmak isteyenlerin de katkısıyla hep kendilerini dinleyen bir kitle buluyorlar.
Oysa bilim insanları yıllardır virüsler ve süper bakteri konusunda dünyayı uyarıyorlardı. Birkaç ülke dışında onları kimse dinlemedi. Dinleyen ülkeler de bugün belli. Almanya en düşük ölüm oranını hazırlıklı olmasına borçlu. Güney Kore de öyle. Taiwan da…
Korona grubu virüsler hep vardı ve var olacak. Sars, Domuz gribi vb. ve şimdi de COVİD-19. Belki yarın da bir başkası. Bunun nasıl olduğunu anlatmanız için evrimi reddetmeniz değil, kavramanız lazım. Evrimi reddedenlerin, virüslerin mutasyon geçirdiğini reddetmesi ve laboratuvarda üretildiğini iddia etmeleri çok anormal değil. Kaldı ki, tüm dünyada hızla yayılması ve her ülkeyi, her cinsi, her kimliği ve her inancı vurması komplo teorilerini baştan çürütüyor. Bugün Vatikan da, kiliseler de, Kabe de, camiler de, Sinagoglar da havralar da, budist tapınakları da kapatıldı.
Yeni yapılan bir çalışma zaten bu iddiayı çürütecek nitelikte bulgulara ulaştı. Nature Medicine dergisinin yayımladığı araştırmada, virüs üzerinde yapılan analiz şu sonuca ulaştı: Yeni virüsün genetik dizilimi, 20 yıl önceki SARS virüsüyle çok yakından bağlantılı.
ABD’deki Scripps Araştırma Merkezi’nin analizinde de, yeni virüsün insan hücrelerine tutunmakta bilgisayar simülasyonlarının tahminlerinin ötesine geçecek kadar etkili olmasının genetik mühendislik değil doğal seçilim kaynaklı olduğu belirtildi. Araştırmada, “Doğanın bilim insanlarından daha zeki olduğu” sonucuna varıldı.
Bu sonuçları komploseverler tabii ki önemsemeyecektir.

VD: Bir görüşte olan bitenin doğanın insan türünü eleme girişimi olduğu. Aslında iklim değişikliğiyle bekleniyordu. Hastalık bütün süreci yeniden tanımladı. Öne çekti. Gerçekten insan türünün dünya adlı gezegende bir sonu var mı?

NN: Bu soru da beni aşar ve bir cevap vermem mümkün değil. Sadece şu son yaşadıklarımızın bana anlattığı şeyi sizinle paylaşabilirim. Bu salgın bize iklim krizinin ne kadar gerçek olduğunu gösterdi. Çin’de, New York’ta karbon salınımı azaldı. Venedik ve Melbourne kanallarında balıklar var artık. Bu salgın bile bize insan doğayla uyumlu yaşamayı öğrenmezse ve doğaya egemen olmaya çalışırsa sonu pek de iyi olmazı umarım yeterince anlatmıştır.

VD: 1. Dünya savaşından sadece 25 yıl sonra 2.Dünya savaşı çıkmıştı. Korona’yı 1.Dünya Salgını olarak görmek mümkün mü?
Sizce 2. Dünya salgını da olacak mı?
İnsanlık tarihten ders alma konusunda ne kadar dirayet gösterecek?

NN: Hayır. Tarihte çok salgınlar var. Ortaçağ’da geçtiği yerde nüfusun neredeyse yarısını yok eden ve Batı Avrupa’da feodalitenin çöküşünü hızlandırıp, burjuva demokrasisinin ilk ateşini yakan Veba salgını var mesela. Sonra 1918 İspanyol gribi salgını var. O da ABD’de çalışma yasaları ve işçi hakları üzerinde etkili olmuştur. Kolera salgını, çiçek salgını…tüm bunlar insanlığın daha önce deneyimlediği salgınlardır. Hepsinden ders çıkarılmıştır. İlaçlar, aşılar geliştirilmiştir . 2000’lerde Sars ve Mers salgınları oldu ama pandemiye dönüşmeden engellendi. Şimdi COVİD-19 salgını. Muhtemelen bu salgın da 1-2 sene içinde sönümlenecek. Ama biz doğayı tahrip etmeye devam edersek zoonatik birçok yeni virüsle karşılaşacağız.

VD: Charles Taylor, ‘seküler çağ’ adlı eserinde bilim çağında inancın hala nasıl mümkün olduğu sorusuna yanıt arar. Camileri İbadethaneleri kapatan virüsün, insanlara inançlarını yeniden tanımlama konusunda bir mesajı olabilir mi? Bundan sonra bilimsel hiçbir kavram dine yenilmeyecek diyebilir miyiz?

Reklam

NN: İnanç her zaman var olacaktır. Bilim inancı reddetmez. Hurafeleri reddeder. İlaveten dinin, bilimin yerini almasına ve alanını işgal etmesine karşı çıkar. Çünkü bilim sorgulayıcıdır. Sürekli sorgulayarak ve inanmayı reddederek ilerler. Din ise dogmadır. Tartışılmaz.
Bundan sonra, gençlerde inancın bireyin dünyasına çekilme olasılığı yüksektir. Bilim, kuşkusuz yeniden yükselişe geçecek ve temel referans kaynağı olacaktır.
Dinsel ritüellerde bir değişim bekleyebiliriz. Ancak bilim çare bulamazsa, ki bunu düşük bir ihtimal olarak görüyorum, tarikatların güçlenmesi de olasılık dahilindedir. Mesiyanik bir bakışa sahip bu yapıların bütünüyle ahir zamancı bir yapıya evrilmelerine de tanıklık edebiliriz. Bunun doğal sonucu olarak genç nesil bu kapalı yapılardan tamamen uzaklaşabilir. İran buna bir örnektir..
Kuşkusuz dini eğitimden geçen ve yaş olarak geleneksel dini yorumdan asla vaz geçmeyecek kişiler dünya olaylarına daha mistik bakacaklardır. Mesela Veba salgını sonrası Avrupa’da radikalizm yükselmiştir. Bugün bu da mümkündür. Biraz da bilim insanlarıyla işbirliği yapan devletlerin tutumu belirleyici olacaktır.
Ama günümüzde bilim çok daha donanımlıdır ve sorulara cevap verme kapasitesi yüksektir. Eminim ahir zamancılar dahi bugün bilim adamlarının koronaya karşı kazanması için dua ediyorlardır.

VD: İktisadın kuralları vardı. Hastalık kuralların tamamını alt üst etti. İktisada giriş kitaplarında anlatılan “ceteris paribus” düzeninin çok dışındayız. İşler bundan sonra hiçbir zaman ceteris paribus olmayabilir mi?

NN: Başta “ceteris paribus”un bir düzen olmadığını, “Diğer tüm durumlar sabitken” anlamına gelen ve hemen hemen tüm bilimlerde kullanılan bir analiz yöntemi olduğunu belirtmem gerekir. Burada şayet diğer tüm değişkenler sabitken bu salgının ekonomiyi nasıl etkileyeceğini soruyorsanız, bu bildiğimiz tüm kuramları, kriz yönetimlerini ve kullandığımız modelleri alt üst edecek bir kriz. Üstelik salgın, dünya ekonomisinde yeni bir kriz dalgası başlamışken geldi. Dünya ekonomisinin çökmemesi için ülkeler, hane halklarına gelir takviyesi yapmaya başladılar. Bunun enflasyonist etkisi üzerinde şimdi kimse konuşmak dahi istemiyor. Çünkü öncelik çöküşü önlemek. O nedenle devletler tüm mali güçleriyle, hatta para basarak devreye girdiler. Bu bana göre doğru bir yaklaşım. Bu panik geçtikten sonra da yapılacaklar da belli aslında. Fakat bu uzun bir tartışmanın konusudur. Ama kısaca, devletin sadece denetleyici olmaktan çıkacağı, sağlık, eğitim gibi kamusal hizmetleri herkese eşit kalitede vereceği ve gelir dağılımını düzeltecek, ekonomik krizleri yoksulların sırtına yüklemeyecek akıllı bir organizasyona evrilmesi talepleri çok daha güçlü dile getirilecektir. Sivil toplumun güçlenmesi ise hepimizin daha iyi bir dünyada yaşaması için olmazsa olmaz.

VD: Türkiye’ye dönecek olursak; ekonomiye ve geniş kitlelerin işsiz kalmasına dair en azından bu ana kadar gösterilen apati ve cesaretli umursamazlıkta iktidar gücünü nereden alıyor olabilir?

NN: iktidar, bu krizi de diğer krizler gibi yönetiyor. İleri bir tarihe erteliyor. Bu arada dünyada bir çözüm bulunursa, biz o zaman onu uygular bu sorunu da atlatırız diye düşünüyorlar. Ekonomi zaten uzun bir süredir kriz yaşıyordu. Bu krizi dış politikadaki krizlerle görünmez kılmışlardı. Şimdi de Suriye’de ve Libya’daki can sıkıcı gelişmeleri koronaya sığınarak atlatmayı düşünüyorlar. Bu açıdan korona salgınını bir fırsat olarak görüyorlar. Nitekim Cumhurbaşkanı da ilk basın toplantısında bunun Türkiye için bir fırsat olduğunu söyledi.

VD: Dünyanın tamamı için zor bir süreç. Ancak Türkiye 2015’ten beri sürreel yaşıyor. 10 senede ekonomi alanında kazandıklarını birkaç senede geri vermişti. Ekonomi zaten güç bela toparlanıyordu. Bundan sonrası için nasıl bir çözüm öngörülebilir?

NN: Öyle görünüyor ki salgını kontrol altına almak için çok daha katı bir karantina uygulaması illaki gelecek. Bununla birlikte hükümetin herkese gelir desteği vermesi de kaçınılmaz gibi görünüyor, ama buna imkanları yetmez diyenler çoğunlukta. Yıllardır para basmaya karşı çıkan biriyim ama olağanüstü önlemler olağanüstü dönemlerde alınır. Şimdi böyle bir dönem. Hızlı çöküşü önlemek için sadece çarkı çevirecek ara müdahaleler yetmez. Bu nedenle para basmak ve gelir kaybını önlemek gerekiyor. İşsizlik fonu da son kuruşuna kadar kullanılmalı. Yetmiyorsa merkez bankasından bunun için ödünç alınabilir. Ayrıca işyerlerini kapalı tutmak zorunda kalanlara da bir önceki yılda beyan ettiği geliri baz alınarak belli bir oranında uzun vadeli borç verilebilir. Kredi ötelemeleri vs. gibi önlemler için de bankacılık kesiminin sermayesi güçlendirilmeli. Bunun için IMF kaynakları kullanılabilir.

VD: Halkbank’tan düşük faizle kullanılan kredilerin ödemeleri otomatik 3 ay uzatıldı. Buna karşılık tarımsal krediler için dahi böyle bir önlem alınmadı. Sizce bu iktidar gerçekten spesifik olarak oyu kimden aldığını bildiği için mi böyle davranıyor? Önce kadınlar ve çocuklar gibi, önce AKP’ye oy verenler mi koruma altına alındı?

NN: iktidarın önünde Türkiye’yi yeniden “biz” yapma fırsatı vardı. Bu fırsat kaçırıldı. Kanal İstanbul ihalesi de gösteriyor ki, iktidar kendi sesinden başka seslere kapalı ve kendi iktidar çevresinin çıkarlarını önceliyor. Bu anlayış devam ederse, salgın nedeniyle tüm tedarik zincirleri kopabilir ve büyük kentlerde açlık başlayabilir. Tarım uzmanları uyarıyor. Tedarikçiler uyarıyor. Belediyelerin gücü sınırlı. Var olan kaynaklarına da iktidar el koydu. Bu anlayış terkedilmezse Türkiye bu krizi çok ama çok ağır yaralı atlatabilir. Ne yazık ki iktidar bunu görmüyor.

VD: Tek adamın üzerine bina edilen sistemin; etrafında toplanan nomenklatura ile ülkeyi bildiği gibi yönetmenin dışında, alternatif önermediği bir sürecin iflasını ve meşruiyetin yok edilmesini deneyimlediğimiz bu süreçten, çıkış için yol haritası nedir?

NN: Bu tür salgınlar, bir seferberlik anlayışıyla yönetilir. Şimdi gerçekten beka sorunu var. Virüsü düşman olarak da niteleyebilirsiniz. Halkı mücadelede ortaklaştırmak için herkesi işin içine katmak ve aynı şekilde donatmak zorundasınız. Tabii ki ön cephede savaşan sağlık çalışanları, tedarikçiler çok daha fazla korunmalı ve donatılmalıdır.
Belki de şimdi tek ses, tek karar alıcı olmaktan vazgeçmenin ve TBMM’yi devreye sokmanın tam zamanıdır. Tıpkı Kurtuluş Savaşı yıllarında Kemal Atatürk’ün tüm kararları TBMM’de aldığı gibi. Aksi halde, herkes kendini kurtarmaya kalkar ki, bu hem kaosa hem de kaynakların yanlış kullanımı ve israfına neden olur.
İktidar bir an önce herkes kurtulmadıkça hiç kimsenin kurtulamayacağını anlamak zorunda.

VD: A/ Sadece iktidarın devamı için ülkenin neredeyse 100 yıllık sorunlarını bir siyasi partinin güncel kadrosuna yıktı iktidar. Bu seçilmişler bu günleri hapiste karşılıyor. Baktığınızda cezaevleri hastalık için fazlasıyla korunaksız. Bu akıl ötesi stratejinin önünde duracak ve onu artık bu tutarsızlığa son verin diyecek ortak akla ulaşma imkanı var mı?

B/ Madalyonun diğer tarafında demokrasinin ve benzer etnik sorunları yaşayan ülkelerin deneyimleri var. Burada iktidarı zorlayan bu muhalefetin de ifşa politikasına ve demokrasiye savunmaya yönelmesi gerekmiyor mu? Bu yapılmadığı sürece savaşçı politikalar devam etmeyecek mi?

NN: Bu konuda CHP-HDP ve sivil toplum inisiyatiflerinin ortak bir çabası var. Birleşmiş Milletlerin yeni bir açıklaması var. Hapishanelerde olanların yaşam hakkına devletlerin saygı göstermesi gerektiği konusunda bir açıklama yapan BM İnsan Hakları Komiseri Bachelet, “hükümetler şimdi, her zamankinden çok daha fazla, yasal bir temel olmadan hapsedilen, siyasi mahkumlar ve sadece eleştirel ya da muhalif görüşler ifade ettikleri için hapsedilenler dahil her bir kişiyi serbest bırakmalıdır” diyor. Bunu İran dahi yaptı. Türkiye’deki rejim İran’dakinden daha karanlık olamaz.
Şu anda iktidarın bu konudaki tutumu çok korkunç. Hemen adım atılmalı oysa. Aksi tüm mahkumlar ve tutukluların idam hükmünün verilmesi anlamına gelir. Sorun sadece hapishanelerle sınırlı değil. Kışlalar ve mülteci kamplarında da sorun büyük. Asker alımları durdurulmalı. Erken terhisler başlamalı. Yoksa baş edemeyeceğimiz bir salgın ve sonuçlarıyla yüz yüze kalırız.
Suriye’de ve başka ülkelerde operasyonda olan askerlerimiz de bir an önce yurda dönmeli. Oralarda ne olup bittiği konusunda büyük bir kapalılık var. Bu da iktidara ve devlete güveni derinden sarsıyor.

VD: A/ 20. Yüzyılı savaşlar sıcak ve soğuk olanlar şekillendirdi. 21. yüzyıla girerken Türkiye dahil olmadığı sıcak savaşlara rağmen dahil olduğu soğuk savaş döneminin ideolojik sözcülerinin iktidarına tabi. Hala arkaik soğuk savaş din, milliyet söylemleri iş görüyor. Bu daha ne kadar sürebilir?

B/ Türkiye’de kadınların %75’i ev kadını. İktidar köyleri ortadan kaldırdı, merkezlerde tutunamıyor, çeperleri ise sıkı sıkıya tutma derdinde. Bu bir dehşet dengesi olarak okunabilr mi? Yoksulluğu sürdürülebilir kılmak stratejisine karşı doğru yaklaşım ne olmalıdır?

C/ Son olarak Türkiye için 1 yıllık, 5 yıllık, 10 yıllık dönemde nasıl bekliyorsunuz?
Sosyolojik manada hangi değişimleri bekliyorsunuz?

NN: İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana yaşanan en büyük küresel kriz bu. Tüketim alışkanlıklarımızdan iş yapma tarzımıza, eğitimden kültürel faaliyetlere ve küresel jeopolitiğe kadar uzanan en mikrodan en makro düzeye bütün küreyi saran bir kriz. Dolayısıyla, başta sağlık sistemleri ve devletin rolü olmak üzere toplumu, siyaseti, ekonomiyi köklü bir biçimde değiştirecektir.
Koronavirüs salgını büyük bir küresel krizi tetikledi ve bu süreç ne yazık ki, devletlere yeni güvenlik ve sosyal fonksiyonlar yükleyen, kapanmacı ve kendi kendine yeterli birimler olmaya doğru gitmelerine yol açacak bir sürece doğru gidiyor. Eninde sonunda bu fırtına dinecektir, fakat kısa dönemli alınan acil durum kararları, kalıcı olabilir. Bu nedenle insan haklarını ve özgürlüklerini önceleyen dayanışmacı evrensel ruhun yeniden canlanması için hepimizin uyanık olması gereken bir döneme adım atıyoruz.
Unutmayalım, şeffaf, hesap veren demokratik devletler salgınla drokanyan önlemler almadan da baş edebiliyor. Bilgilendirme ve şeffaflık işe yarıyor. Mesela insanlar uyarıldıkları gibi ellerini sabunla ve 20 saniye yıkıyorlar. Bunu polisten korktukları için yapmıyorlar. Durumu anladıkları için yapıyorlar. Merkel durumu Alman halkına açık açık anlatıyor, bilgilendiriyor ve devlet olarak güven veriyor. Yani güven inşa ediyor. Çünkü güvenin daha kalıcı olduğunu biliyor. Korku ise geçicidir.
Dolayısıyla bu süreçte güven inşa eden devletler ile edemeyen devletler ayrışacak. Güven inşa eden ve şeffaf devletler ile korkuya dayalı devletler arasındaki uçurum açılacaktır.
Güven inşasının ilk yolu şeffaflıktır. İfade özgürlüğüdür. Özgür ve tarafsız bir medyaya sahip olmaktır. Gazetecileri tutukladığınızda gerçekleri sakladığınız algısını oluşturursunuz ve paniğe yol açarsınız. Bugün Türkiye bu güveni oluşturma fırsatını kaçırmıştır ve bundan sonra süreci yönetme şansı çok azalmıştır.
Güven yokluğu salgın sonrasında karşımıza en büyük sorun olarak çıkacak, ağır hasarlı kurumları ve toplumu ayağa kaldırmamızı çok güçleştirecektir. Buna yanlış kararlar ve ataletten dolayı işini, gelirini, ve sonunda canını kaybeden insanların çaresizliğini eklerseniz ne yazık ki bizi zor günlerin beklediğini söyleyebilirim.
Umarım ben yanılırım ve yanılmaktan dolayı çok mutlu olurum.

YORUM YAZ

Please enter your comment!
Please enter your name here