Veysi Dündar’ın Korona Söyleşileri – Uğur Poyraz: “Türkiye yapısal çözümleri gerçekleştirmediği müddetçe gerçek bir rahatlamaya kavuşamayacak”

0

Veysi Dündar’ın Korona Söyleşileri kapsamında sorularına Uğur Poyraz da cevap verdi:

VEYSİ DÜNDAR (VD): Türkiye, Corona’dan ilk ölümün gerçekleştiği 11 Mart 2020 itibariyle sizce dünyanın neresinde? Türkiye’nin dünyadan kopuşunda bir son ve dünya ile tekrar ilişki kurmada bir milat olarak görmek mümkün mü?

UĞUR POYRAZ (UP): Türkiye’de maalesef özellikle 2013 yılından beri sürekli bir “dış mihraklar” söylemi görüyoruz. Başta hukuk, demokrasi ve ifade hürriyeti olmak üzere birçok noktada yaşadığımız problemler Batı ile ilişkilerimizi tarihte görülmemiş sıkıntılara soktu. İç politikadaki günlük faydalar için dış dünyada Cumhuriyetin inşa ettiği saygınlık, güvenilirlik ve itibar büyük ölçüde kaybedildi. Bunun sonucunda ifade ettiğiniz gibi Türkiye bir kopuş yaşadı. Şu anda ülkemiz de dünya ile birlikte ortak bir düşmanla, bir virüsle savaşıyor ve birçok ülke ile dayanışma hâlinde. Ancak şahsi kanaatim bunun bozulan ilişkilerin tamiri için bir eşik olarak görülemeyeceği yönünde. Bunun için Türkiye’de çok büyük yapısal ve zihniyet değişimleri olması lazım ki, ben bunu yakın ve orta vadede mümkün görmüyorum.

VD: Corona’nın kökeninde Çinlilerin yeme tercihleri olması üzerine çok konuşuldu. İnsanların binlerce yıldır farklı tercihleri olduğuna göre, bunun tam da şimdi olması üzerine ne söylenebilir?

UP: Açıkçası ben bunun Çinlilerin yeme alışkanlıkları ile alakalı olmadığını düşünüyorum. Burada ifade edilmek istenen ya da tepki gösterilen husus Çin’in her türlü özgürlükten uzak otoriter/totaliter yapısı içerisinde bu bilginin dünyadan saklanmış olması. Elbette ki, Çin ekonomisinin dünyaya kafa tutan yükseliş trendi içerisinde böyle bir olayın yaşanmasının manidar olduğunu söyleyebilirsiniz, ancak ben buradaki Çin eleştirisinin ya da özellikle ABD Başkanından gördüğümüz “Çin Virüsü” söyleminin daha çok Çin’deki siyasi yapıyı zorlama amaçlı olduğu kanaatindeyim, ki haklılık payı olmadığını da söyleyemeyeceğim.

VD: Umre’den gelenlerin Türkiye’nin kılcal damarlarına hastalığı yaydıkları aşikar. Salgın geliyorum dediği halde göz göre göre vatandaşlarımızın Umre’ye gönderilmesi özellikle risk grubu olan insanlarımız arasında yayılmasına etki ettiğini düşünüyor musunuz? Cuma namazları ve Camiler hakkında da geç alınan kararlar düşünüldüğünde bunların sorumluları hakkında ne söyleyebilirsiniz?

UP: Bunun Türkiye’deki siyaset yapma biçiminin ve yönetim sistemin bir sonucu olduğunu düşünüyorum. 16 Nisan 2017 tarihinde yapılan referandum sonucu olarak Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemine geçtiğimizde en önemli vaat artık çok hızlı karar alınacağı idi. Ancak sistem, devletin karar alma mekanizmasını olumsuz etkiledi. ‘Bürokratik engeller ortadan kalkacak’ dendi ancak bürokrasi Cumhurbaşkanına sormadan karar alamaz hâle geldi. Bu şekilde bütün kararların tek elden alınması elbette kararlarda gecikmeye neden oluyor. Umre, Cuma namazları ya da camiler ile ilgili kararların geç alınmasının en önemli nedeni de Diyanet İşleri Başkanlığı ya da bir başka kurumun Türkiye’de hiçbir önemli kararı Cumhurbaşkanı onayı olmaksızın alamaması.Öte yandan bir diğer sebep de Türkiye’de dinin siyasete alet edilmesi. İktidar partisinin siyaset yapış biçimini düşündüğümüzde, camileri kapatmanın ya da Cuma namazlarını yasaklamanın bir siyasi karşılığı var ki, maalesef ülkemizde siyaset kurumu hukuki yaptırımlardan çok siyasi kayıplardan çekiniyor. En başta camilerin tamamen kapatılmamasının ya da Millet Camii’nde belli bir gruba özel namaz kılınarak TV’den yayınlanmasının nedeni de bu. Dolayısıyla bunun sorumluları aslında hükümet sistemi, siyasi yapı ve Türkiye’deki siyaset yapma biçimi.

VD: “Mış” gibi yapmak. Rahmetli Oğuz Atay’dan baki bir kavram.  Sizce “mış” gibi yaparak varılan bir durumda mıyız?  

Reklam

UP: Aslında Türkiye’de bu meselenin dünyadaki birçok ülkeden önce, en azından uzmanları tarafından, kavrandığını görüyoruz. Sağlık Bakanlığı bünyesinde Bilim Kurulu’nu en erken oluşturan ülkelerden birisiyiz. Ancak gelinen nokta kanaatimce “mış” gibi yapmaktan çok kararların tek elden alınması sebebiyle sistemin tıkanması. Siz tehlikenin erken farkına varıp Bilim Kurulu’nu oluşturabilir, gerekli önlemleri tek tek tespit edebilirsiniz. Ancak Türkiye’de kişi ve kurumların alınan önlemleri kendi inisiyatifleri içerisinde uygulamaya koyma şansları yok. Bunu kendisine bir tehlikenin yaklaştığını fark eden bir insanın donup kalması olarak düşünebiliriz. Türkiye’de bir tehlikenin kendisine yaklaştığını erken dönemde fark etmiş ancak sistemin getirdikleri kapsamında önlemlerini etkin bir şekilde alamamış.

VD: Ciddi bir kesim Covid19’un laboratuvar koşullarında üretildiği kanısında. Gerçekten virüs böyle bir aklın işi olabilir mi?

UP: Ben bir hukukçuyum. Deliller olmadan konuşmam doğru olamaz. Böyle bir şey hiç yoktur diyemem ancak komplo teorileri üzerinden zaman ve enerji kaybetmeyi doğru bulmuyorum. Elimizdeki somut, gerçek verilere göre yorum yapmak ve çözümler aramak daha doğru olacaktır.

VD: Bir görüşte olan bitenin doğanın insan türünü eleme girişimi olduğu. Aslında iklim değişikliğiyle bekleniyordu. Gerçekten insan türünün dünya adlı gezegende bir sonu var mı size göre?

UP: Şüphesiz. Dünya insan aklının alamayacağı kadar geniş kaynakları insana sunuyor ancak insanlar bu kaynakları har vurup harman savurma, bilinçsizce tüketme konusunda bir o kadar mahir. Bugün yaşadığımız şehirdeki çarpık yapılaşma nedeniyle son yıllarda ortaya çıkan ani ve şiddetli yağışlar, inanılmaz şiddetli rüzgarlar, ülkemizde ve dünyadaki çevre felaketleri aslında bize bir çok şey anlatıyor. Yine insanların bir kısmının evde kaldığı dönemde temizlenen hava, bir ölçüde azalan kirlilik de insanın doğayla ortaklaşa yaşayamadığının bir göstergesi. Ancak, maalesef yıllardır doğal afetlerde gördüğümüz bir şey varsa o da doğaya rağmen bir yaşamın sürdürülemeyeceği.

VD: 1. Dünya savaşından sadece 25 yıl sonra 2. Dünya savaşı çıkmıştı. Korona’yı 1. Dünya Salgını olarak görmek mümkün mü? Sizce 2. Dünya salgını da olacak mı? İnsanlık tarihten ders alma konusunda ne kadar dirayet gösterecek?

UP: İnsanlığın bu konuda dirayet gösteremeyeceği bence açık. Bu konuda pek ümidim olduğunu söyleyemem. Dediğiniz gibi 17-18 milyon insanın hayatını kaybettiği 1. Dünya Savaşı’nın bitiminden 21 yıl sonra 2. Dünya Savaşı başladı. Daha da acısı bazı ülkelerin birbirine karşı savaş hazırlığına belki ilk savaştan sadece 5-10 sene sonra başlaması. ABD, ilk atom bombasını yaptı ve Japonya’da bir silahın tarihte tek seferde sebep olduğu en büyük yıkımı yarattı. Bu yıkımın sonucunu gören insanlar bu silahı yok etmek yerine buna sahip olma yarışı içerisine girdiler. Ben bu hastalık konusunda da aynı sürecin gerçekleşeceğini düşünüyorum. Aslında insanlık bu tür hastalıklarla mücadele etmek için Dünya Sağlık Örgütü’nü zaten kurmuş durumda. Ancak bu kurumun nasıl politize olduğunu ve işlevinden uzaklaştığını hepimiz bu süreçte gördük. 2. Salgın yaşanır mı, yaşanırsa ne zaman olur ya da nasıl olur bilemem. Bu daha çok bu konuda çalışan bilim insanlarının işi ancak yaşandığı takdirde insanlığın yine ortak bir çaba sergilemekten uzak olabileceğini ve insan hayatları üzerinde menfaat çatışmalarının şekilleneceğini söyleyebilirim.

VD: Charles Taylor, ‘seküler çağ’ adlı eserinde bilim çağında inancın hala nasıl mümkün olduğu sorusuna yanıt arar. Camileri, ibadethaneleri kapatan virüsün, insanlara inançlarını yeniden tanımlama konusunda bir mesajı olabilir mi ? Bundan sonra bilimsel hiçbir kavram dine yenilmeyecek diyebilir miyiz ?

Reklam

UP: Dünya tarihinde birçok salgın hastalık var. Vebanın Orta Çağ’da dünya nüfusunun nasıl üçte birini öldürdüğünü biliyoruz. İspanyol Gribi 20. yüzyıl başında 50-100 milyon kişiyi öldürdü. Ancak dinler varlıklarını sürdürdü. Özellikle vebanın Avrupa’da kilisenin gücüne nasıl darbe vurduğunu biliyoruz ancak bugün özellikle Katolik Kilisesi bir milyardan fazla insana hitap ediyor. Onların üzerinde azımsanmayacak bir etkiye sahip. Bu hastalığın dinler üzerinde bir etkisi olabilir ama dinin bahsettiğiniz gibi bir darbe alması çok güç. Bunlar yüzlerce yılda oluşan etkiler, tek bir olayın böyle büyük bir etkisi olmayacaktır. Herhalde şöyle ifade etmek lazım, “sosyal bilimlerde devrim yoktur, evrim vardır”. Sosyolojik değişimler zaman içerisinde gerçekleşir.

VD: İktisadın kuralları vardı. Hastalık kuralların tamamını alt üst etti.  İktisada giriş kitaplarında anlatılan “ceteris paribus” düzeninin çok dışındayız. İşler bundan sonra hiçbir zaman ceteris paribus olmayabilir mi?

UP: Hastalığın dönemsel olarak insanların alışkanlıklarını etkilediği kesin ancak bunun kalıcı etkileri olup olmayacağını zaman gösterecek. Ben hastalığın etkisini kaybetmesinden sonra devasa farklar beklemiyorum. Ancak “status quo” değişse de, elbet bir “ceteris paribus” düzeni oluşacaktır. Şu an bütün ekonomilerin derdi en kısa sürede yeniden açılmak ve “ceteris paribus”u yaratmak. Günümüz bilimi, er ya da geç bunu başaracak güçte.

VD: Türkiye’ye dönecek olursak; ekonomiye ve geniş kitlelerin işsiz kalmasına dair en azından bu ana kadar gösterilen apati ve cesaretli umursamazlıkta iktidar gücünü nereden alıyor olabilir?

UP: Açıkçası ben bunu çok fazla bir yerden güç almaya bağlamıyorum. Ekonominin son yıllar içerisinde geldiği nokta itibariyle alınabilecek önlemler zaten çok kısıtlı idi, hastalık bunları daha da sınırladı. Dolayısıyla çok da tartışılacak bir önlem yok, çünkü alabileceğiniz gücünüz yok. En azından benim dışarıdan gözlemim böyle. Hepimiz son yıllarda iktidarın siyasi faydaya ekonomiyi kurban ettiğini gördük. Bu durum ekonomiyi bu noktaya getirdi. Bunu sorgulayacak bağımsız, özgür medya ortamı da olmayınca çözümünü bulamayacaklarını bildikleri sorunların üstüne gitmeye de gerek duymuyorlar sanırım.

VD: Dünyanın tamamı için zor bir süreç. Ancak Türkiye 2015’ten beri sürreel yaşıyor. 10 senede ekonomi alanında kazandıklarını birkaç senede geri vermişti. Ekonomi zaten güç bela toparlanıyordu. Bundan sonrası için nasıl bir çözüm öngörülebilir?

UP: Türkiye, günlük çözümler arıyor. Bu şekilde uzun süre gitmek mümkün değil. Hepimiz kefen parası dediğimiz ihtiyat akçesinin tüketilişini gördük. Kamu varlıklarının, Cumhuriyet birikimlerinin Varlık Fonu’na aktarılışını gördük. Kamu maliyesi, son yıllarda üst üste gelen referandum ve seçimler dolayısıyla popülist hareket etti. Maliyeciler günlük çözümler bulabilir ama tabir-i caizse elbet bir noktada duvara toslanacak gibi gözüküyor. Artık bundan kaçıştan ziyade, bu olduğunda bir daha bu noktaya gelmemek için ekonomi ve hukuk alanındaki yapısal çözümleri devreye sokmalıyız. Türkiye, bu yapısal çözümleri gerçekleştirmediği müddetçe günlük ve sınırlı etkili çözümlerle yaşayacak, gerçek bir rahatlamaya kavuşamayacak.

VD: Corona sürecinde de klasik AKP politikalarında bir değişiklik olamayacağını gördük. İhtiyaç sahipleri, yoksullar ve özellikle kadınlar noktasında ihtiyaç sahibi olmaktan çıkaracak adımlar atmak yerine, sosyal yardıma, sadakaya muhtaç bir halk kontenjanından vaz geçmiyor. Bu sorun nasıl çözümlenmeli?

UP: Bu sorunun kısa vadeli bir çözümü olduğuna inanmıyorum. Söylediğiniz çok derin sosyolojik problemlere işaret eden bir cümle. Bu sorunlar Türkiye’de eğitim başta olmak üzere, birçok konuda yapılacak köklü değişiklikler ile çözülebilir. Bunun da kendi görüşümce, bu ve buna benzer partilerin iktidarları döneminde olmayacağını kesin olarak söyleyebilirim.

VD: Tek adamın üzerine bina edilen sistemin; etrafında toplanan nomenklatura ile ülkeyi bildiği gibi yönetmenin dışında, alternatif önermediği bir sürecin iflasını ve meşruiyetin yok edilmesini deneyimlediğimiz bu süreçten, çıkış için yol haritası nedir?

UP: Türkiye’de bu değişimin kilidi ekonomide. Ekonomi bu şekilde gittiği müddetçe iktidar değişiminin kapısı daha da aralanacaktır. Ancak özellikle geçtiğimiz yıl İstanbul seçimlerinde yaşananları görünce bunun kolay olmayacağı görülüyor. Bunun için bu ülkede demokrasiye, hukukun üstünlüğüne, kişilerin vazgeçilemez hürriyetlerine inanmış insanların bu kurumlara dört elle sarılarak çalışması ve halka umut olması lazım. Ancak bu şekilde bir çalışmanın kısa vadede bir değişim getirmeyeceğini söyleyebiliriz. Bu değişim olduktan sonra ise, demokrasimizi, hükümet sistemimizi, devlet erklerini evrensel demokratik usullere göre yeniden yapılandırmak ve toplumu insan merkezli, sevgi, saygı ve hoşgörüye dayanan yeni bir siyaset yapma tarzına alıştırmak gerekecek.

VD: Sadece iktidarın devamı için ülkenin neredeyse 100 yıllık sorunlarını bir siyasi partinin güncel kadrosuna yıkıldı. Seçilmişler hizmet günlerini ya hapiste, ya sürgünde yaşamak zorundalar. Ya da şu an Corona kararlarıyla da gördüğümüz gibi İstanbul başta olmak üzere seçilmiş belediye başkanları dağıttıkları ekmeğin bile engellenmeye çalışıldığı şartlar içinde görevlerini yapmaya çalışıyorlar. Halkımız da, iktidar da ne yapmalı? Nasıl olmalı?

UP: İktidarın Türkiye vizyonunun bittiğine ben de katılıyorum, artık Türkiye’yi yönetmekten çok iktidar sürelerini uzatmak için siyasi faaliyette bulunuyorlar. İktidar bir an önce evrensel demokratik usullere, hukukun üstünlüğüne ve en önemlisi kuvvetler ayrılığına geri dönmeli. Bugün Türkiye fiili bir kuvvetler birliği sistemi ile yönetiliyor. Böyle bir tabloda sorunlara çözüm bulmak, toplumun tamamından çözümlere dahil olmasını istemek mümkün değil. Ancak hepimiz iktidara bu tür telkinlerde bulunmanın bir işe yaramayacağının farkındayız. İfade özgürlüğü karnesi bu vaziyette olan bir ülkede halkımızdan talepte bulunmak kolay değil biliyorum ama özgürlüklerine sahip çıkmaları, talepkâr olmaları ve taleplerini demokratik ve barışçıl yollardan yüksek sesle dile getirmeleri gerekiyor. En önemlisi de umudu muhafaza etmek.

VD: Corona günlerindeyiz ve TBMM’den İnfaz Yasası çıktı. İnfaz yasasının toplumsal beklenti ve adaleti karşılayacağını düşünüyor musunuz?

UP: Türkiye’de faaliyette olan ceza infaz kurumlarının kapasitesi yaklaşık 205.000 kişidir, artırılmış kapasite ile bu sayı 220.000 civarına getirilmiştir. İnfaz Yasası Resmi Gazete’de yeni yayınlandı ve tahliyeler başladı. Bu tahliyelerden önce ceza infaz kurumlarında yaklaşık 300.000 tutuklu ve hükümlü bulunuyordu. Bu düzenlemenin bir ihtiyaç olduğu aşikâr ancak elbette ki mağdur, sanık haklarını dengeleyerek adaleti karşıladığını söyleyemeyiz. Öncelikle her mağdur insan ve ailenin kendisine yönelen bir suçun failinin cezasını çekmesini isteme hakkı vardır. Dolayısıyla bu tür düzenlemeler yapıları gereği toplumsal adaleti sarsar ve cezasızlık düşüncesini teşvik eder. Dolayısıyla sadece hükümlüler ve aileleri açısından değil mağdurlar ve aileleri açısından da bakmak gerekir. Aslında bir açıdan da bu durumu devletin suçları gerektiği gibi soruşturamadığını, kovuşturamadığını, evrensel hukuka uygun biçimde adil yargılama yapamadığını ve cezaların infazını sağlıklı yürütemediğini örtülü olarak kabul etmesi olarak değerlendiriyorum. Düzenlemenin içeriğine baktığımızda ise yine bir adaletsizlik oluştuğunu, kişilere özel düzenlemeler eklemeler yapıldığını görüyoruz. Elbette ki, fiilleri sadece bir bankaya para yatırmak, faaliyet gösterdiği dönemde yasal olan bir derneğe, sendikaya üye olmak, hiçbir şiddet eylemine yol açmayacak şekilde düşünce açıklamak, haber yapmak olan insanlar özgürlüklerinden alıkonulmuşken insanlara bedenen zarar verenlerin, bir kadının yüzüne kezzap atanların, insanları dolandıranların, rüşvet alanların, ihaleye fesat karıştırıp kamuyu milyonlarca lira zarara uğratanların özgürlüklerine kavuşturulmaları adil olamaz. Bu işin başında Cumhurbaşkanının devlet kendisine karşı işlenen suçları affedebilir ancak başkasına karşı işlenen suçları affedemez şeklindeki bir düşüncesi vardı ki, aslında bu düşünce modern hukuka uygun değildir. Ancak gelinen noktada bu düşüncenin dahi İnfaz Yasasına yansımadığını görüyoruz.

VD: Madalyonun diğer tarafında demokrasinin ve benzer etnik sorunları yaşayan ülkelerin deneyimleri var. Ülkemizde de savaş politikalarından vaz geçilip bir uzlaşıda ortaklaşması kaçınılmaz değil midir? Bunun için nereden başlamalı? İktidara ve muhalefete düşen sorumluluklar nedir?

UP: Ülkemiz daha iyi, daha huzurlu olacaksa, iktisaden daha müreffeh bir ülke olacaksa, bu tabii ki kaçınılmaz. Ancak bugünden yarına olmayacağı da aşikâr. İktidarın tutumu ve Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sisteminin getirdiği %50+1’i alanın tüm yetkilere sahip olması durumu ülkedeki uzlaşı zeminin şu aşamada imkansız kılıyor. Liderler, kendi kamplarından diğer tarafa geçişleri önlemek için kutuplaşmayı körüklüyor. Toplumun büyük bir kısmını teröristlikle dahi suçlayabiliyor. Böyle bir ortamda uzlaşı mümkün değil. Ben sorunlara yapısal çözümler getirmek taraftarıyım. Dolayısıyla Türkiye’de sistem değişip de tekrardan çoğulcu parlamenter sisteme dönülmeden, evrensel demokratik usullere dönülmeden bu alanda bir gelişme beklemiyorum. Çünkü sistem iktidarını devam ettirmek isteyenleri buna itiyor. Aslında bir açıdan onların da elini kolunu bağladı. Şu anda ancak iktidarda olan Cumhur İttifakı bunu yapabilecek güçte, ancak onlar da kısa vadede böyle bir işe girişmeyeceklerdir. Muhalefetin ise tıpkı yerel seçimlerde olduğu gibi, halka umut aşılamak ve mücadele etmekten başka şansı yok. Çünkü, sistem demokratik bir muhalefetin ülke yönetimine katkısını engelliyor.

VD: 20. yüzyılı savaşlar sıcak ve soğuk olanlar şekillendirdi. 21. yüzyıla girerken Türkiye dahil olmadığı sıcak savaşlara rağmen dahil olduğu soğuk savaş döneminin ideolojik sözcülerinin iktidarına tabi. Hala arkaik soğuk savaş din, milliyet söylemleri iş görüyor. Bu daha ne kadar sürebilir?

UP: Bu söylem biraz günün şartları ile alakalı. İktidarın özellikle ekonomik alanda başarı gösterdiği yıllarda bu söylemleri kullanmadığını biliyoruz. Bu tür söylemler dünyanın herhangi bir yerinde zamana ve koşullara bağlı olarak ortaya çıkabilir. Nitekim dünyada da sağ siyasetin yükselişte olduğunu görüyoruz. Şu anda Türkiye de böyle bir dönemin içerisinden geçiyor. Tabii ki, her ülkede ya da toplumda bunlara rağbet edenlerin sayısı değişkendir. Sağ siyasetin yükselişte olduğu birçok ülkede bu tür siyasi oluşumlar parlamentolarda en alt düzeyde temsil ediliyor. Türkiye’de bu sayı dünyadaki birçok ülkeye göre daha fazla. Bu söylem Türkiye’nin içerisinde bulunduğu ekonomik ve diplomatik sıkışıklığı aşması hâlinde askıya alınacaktır. Ancak bu sıkıntılar baş gösterdiği anda tekrardan devreye sokulabilir. Bunlara rağbet edenlerin sayısının azalmasını ise ancak yukarıda ifade ettiğim sosyolojik dönüşümlerden sona görebiliriz.

VD: Geçtiğimiz Cuma gecesi sokağa çıkma yasağı kararını açıkladıktan sonra toplumumuzda yaşananların sorumluluğu kimdir? İçişleri bakanının istifa etme ve geri iade sürecini nasıl yorumluyorsunuz?

UP: Aslında kararın alınma şekli de sistemin bir ürünü. Sayın İçişleri Bakanı, kararın Cumhurbaşkanının kararı olduğunu ifade etti. Ancak tepkiler artınca yine Cumhurbaşkanına sadakatini bildirerek görevinden ayrıldı ve yine Cumhurbaşkanının kararı ile görevine döndü. Basından takip ettiğimiz kadarı ile bu karar alınırken konunun bir numaralı muhatabı olan Sağlık Bakanı ve Bilim Kurulu’na dahi danışılmadığı anlaşılıyor. Cumhurbaşkanının kararları ne kadar şahsi biçimde aldığı ve karar alma sürecine katılımın ne denli sıkıntılı olduğu anlaşılıyor. Üstelik Cumhurbaşkanı aynı zamanda parti genel başkanı. Hem yasak hem istifa süreci aslında bunun bir kanıtı.

VD: Baro başkanlığı için adaysınız… Türkiye’de hukuk sistemini nasıl görüyorsunuz? Siz bunu değiştirmek için ne yapmak istiyorsunuz? Baro başkanlığı için nasıl bir planınız var? Neden aday oldunuz? Nasıl bir fark yaratacaksınız?

UP: Ben 34 yıldır avukatlık yapıyorum. Dünyaya bir daha gelsem yine avukatlık yapmak isterim. İstanbul Barosu’nun efsane başkanı Orhan Adli Apaydın’ın ve abisi Burhan Asri Apaydın’ın yanında yetiştim. Daha önce İstanbul Barosu Avukat Hakları Merkezi’nde 5,5 yıl başkanlık yaptım. Yıllardır avukatlık mesleğine ve hukuka bilfiil hizmet ettim. Gönülden bağlı olduğum mesleğime ve Türk hukukuna dünyanın en büyük barosunun başkanlığı gibi bir görevde katkı verebileceğime inandığım için adayım. Elbette ki, bir baro başkanının Türk hukukunun problemlerini ortadan kaldıracağını söylemesi inandırıcı değil. Çok yapısal ve çözümü uzun yıllar sürecek çalışmalar gerektirecek problemlerimiz var. Ancak benim gördüğüm maalesef avukatların meslek örgütlerinden uzaklaştığı. Bunun birçok sebebi var. En temel amacımız avukatlar ile baro arasındaki mesafeyi ortadan kaldırmak. Çünkü barolar, ancak mensupları olan avukatların çabası kadar güçlü olabilir. Özellikle genç meslektaşlarımı baroya kazandırmak, baroyu avukatların ve toplumun sosyal problemlerinde aktif rol alacak, vatandaşlara çözüm sunacak, evrensel hukukun ülkemizde yerleşmesine katkı verecek, ülkemizin her alanda muasır medeniyet seviyesine yükselmesi çalışmalarına destek olacak bir role büründürmek istiyoruz. Avukatlar, benim, sizin, 83 milyonun hakkını korumak için var. Dünyanın en büyük barosu olarak biz bu konuda muhteşem bir potansiyele sahibiz. Bu potansiyeli kullanacak ve baroya dinamizm getireceğiz. Topluma “güvenebileceğiniz avukatlarınız sizin yanınızda, haksızlığa karşı sizinle birlikte” diyebilmemiz gerektiğine inanıyoruz.

YORUM YAZ

Please enter your comment!
Please enter your name here