Veysi Dündar’ın Korona Söyleşileri: Yönetim danışmanı Aydın Sezer…

0

Aydın Sezer, 1959’da Amasya’da doğdu. 1983 yılında ODTÜ-İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi’nden mezun oldu. 1983-2001 arasında, Dış Ticaret Müsteşarlığı’nın çeşitli birimlerinde çalıştı. Kahire ve Moskova büyükelçiliklerimizde Ticaret Müşaviri olarak da görev yapan Sezer, 1992 yılında Cenevre’de GATT (DTÖ) eğitim programını tamamlayarak Dış Ticaret Diploması aldı. 2007 yılında TÜSİAD tarafından yayımlanan, Avrupa Birliğine Katılım Sürecinde Türkiye’nin Komşuluk Politikası adlı kitabın iki yazarından birisidir.

Veysi Dündar (VD): Türkiye 21 Mart 2020 itibariyle sizce dünyanın neresinde? Korona’yı Türkiye’nin dünyadan kopuşunda bir son, dünya ile tekrar ilişki kurmada milat olarak görmek mümkün mü?

Aydın Sezer (AS): Ne kopuş ne de tekrar ilişki kurmada bir milat olarak görülmesi gibi bir sonuç doğuracağını sanmıyorum. Zira,  Korona sadece Türkiye’de değil tüm dünyada yeni bir devlet anlayışı ve yeni bir dünya düzeni doğmasına yol açacak. Bu açıdan, kriz öncesi iktidarların konumları ve dış politikalarında – her yerde- kökten değişikliler olacağını düşünüyorum. Bu konu aslında krizin süresiyle de ilişkili bir konu, ben krizin kısa süreli olacağını düşünmüyorum.

VD: Korona’nın kökeninde Çinlilerin yeme tercihleri olması üzerine konuşuldu. Kurani olarak da bakıldı bu konuya. Böyle bir yaklaşımın tutarlığından söz edebilir miyiz?
Gerçekten de insanlar yarasa yedikleri için mi bu durum oldu?
İnsanların binlerce yıldır farklı tercihleri olduğuna göre bunun tam da şimdi olması üzerine ne söylenebilir?

AS: Diğer virüslerin ortaya çıkış nedenlerine ve tarihi gelişimine bakarak, yarasa konusunun abartıldığını düşünüyorum. Ayrıca öyle olsa bile bu sonucu değiştirmedi, şimdilik.

VD: Umre’den gelenlerin Türkiye’nin kılcal damarlarına hastalığı yaydıkları aşikar. İtalya’da kimse umreye gitmedi ama bizde de İtalya’ya gidenlere nazaran umreciler çok. Açıkçası Umre bizi İtalya’nın yoluna soktu gibi görünüyor.

AS: Krizle ilgili hasarların karşılaştırılmasını en sonunda yapmak gerekiyor. Bu konu ayrıca hükümetlerin şeffaflık dereceleriyle de ilgili. Umreden dönenlerin Türkieye’deki salgına ilave bir katkısı olduğunu, elimde somut bir kanıt olmasa dahi, düşünüyorum. Zira umre yapan kişi sayısı çok büyük. Bugün hala S.Arabistan’da tedavi gören Türk vatandaşlarının olduğunu biliyoruz. Ancak umre olmasa da, İtalya ile kıyaslanmak için vakit henüz çok erken.

VD: T.C. Cumhurbaşkanlığı, Diyanet İşleri Başkanlığı Hac ve Umre Hizmetleri Genel Müdürlüğü diye bir kurum var. Bu kurumun süreci okumaktan uzak olması ve işler sarpa sarınca ‘özel kurumlar göndermiş haberimiz yok!’ demesi için neler diyebiliriz. Burada kurumsallık eksiği göze çarpıyor diyebilir miyiz?

Reklam

AS: Kurumsallık değil de sorumsuzluk ve aymazlık olduğunu düşünüyorum. Dini siyasete alet ederek iktidarını sürdüren bir yönetim anlayışının, umreyi yasaklamasının maliyetini göğüsleyemeyecek olması ve özellikle yeni partilerin ortaya çıktığı süreçte bunu yapamayacak olmasını anlayabiliyorum. Bunun bir maliyetinin olacağını öngörmekten uzak bir anlayış ve inanış içerisinde olduklarını da unutmamak gerek. Ben, bu işin en az siyasi boyutu kadar ticari boyutunun da dikkate alındığını düşünüyorum.

VD: “Mış” gibi yapmak. Rahmetli Oğuz Atay’dan baki bir kavram. Sizce “mış” gibi yaparak varılan bir durumda mıyız?  

AS: Kesinlikle. Sağlık bakanının bir sağlık profesyoneli olması nedeniyle sürecin iyi götürülmekte olduğu düşünülüyor. Ancak, iktidarın şeffaflık konusundaki karnesi çerçevesinde bundan sonraki sürecin farklı götürüleceğini bekliyorum.

VD: Ciddi bir kesim Covid19’un laboratuvar koşullarında üretildiği kanısında. İnsanlığı yok etmek için çok daha kolay yollar yok mu? Bu daha çok insanlığı süründüren bir hastalık. Bu kanaate katılır mısınız? Gerçekten virüs böyle bir aklın işi olabilir mi? Evetse neden, hayırsa neden?

AS: Bir terör örgütü ve /veya  ruh hastası birileri bu teknolojik imkana sahipse mantıklı gelebilir. Ancak, ben bunlar dışında virüsün bir labaratuvar ortamında üretilmiş olabileceğini düşünmüyorum. Böylesine komplike bir sonucun öngörülmesi, planlanması ve uygulanması noktasında istihbarat teşkilatları mutlaka devreye girerlerdi…

VD: Devlet Bahçeli’ye bile “insanlık” kavramını anımsattı bu virüs. Herhalde son 5 yıldır ilk kez böyle bir kavram duyduk.  Burada gördüğümüz gerçeklik tam olarak nedir?

AS: Panik ve korku. Bilinçli bir söylem olduğunu sanmıyorum.

VD: Bir görüş de olan bitenin doğanın insan türünü eleme girişimi  olduğu. Aslında iklim değişikliğiyle bekleniyordu. Hastalık bütün süreci yeniden tanımladı. Öne çekti. Gerçekten insan türünün dünya adlı gezegende bir sonu var mı?

Reklam

AS: Bu kaynaklarla ilgili bir arz – talep meselesi. Son 50 yıllık gidişata bakıldığında hemen herkes bu işin böyle devam etmeyeceğine ilişkin inanışlarını ifade ediyordu. Bence evet var.

VD: 1. Dünya savaşından sadece 25 yıl sonra 2.Dünya savaşı çıkmıştı. Korona’yı 1.Dünya Salgını olarak görmek mümkün mü?
Sizce 2. Dünya salgını da olacak mı?
İnsanlık tarihten ders alma konusunda ne kadar dirayet gösterecek?

AS: Tarihten ders alma konusunda dirayet gösteremeyecek. Zira işin doğası buna aykırı. Planlı bir nufüs artışına olanak sağlanması ancak belirli yönetim biçimlerinde mümkün olabilir.
Ayrıca rekabete dayalı bir sistemle – kapitalizmle- böyle bir beklenti içerisine girilmesi beklenmemeli. Her iki savaşın da ortaya çıkış nedeni malum.

VD: Charles Taylor, ‘seküler çağ’ adlı eserinde bilim çağında inancın hala nasıl mümkün olduğu sorusuna yanıt arar. Camileri İbadethaneleri kapatan virüsün, insanlara inançlarını yeniden tanımlama konusunda bir mesajı olabilir mi? Bundan sonra bilimsel hiçbir kavram dine yenilmeyecek diyebilir miyiz?

AS: “Bundan sonra” ifadesi yerine en başından beri bilim yani akıl ile din arasındaki ilişkinin zaten farklı bir düzlemde geliştiğine inanıyorum. Sığ bir laiklik kavramı yerine, orta çağ’dan çıkan Avrupanın, toplumun kendisini yenileme ve yeniden üretebilme nokatasında önceliği bilime, akla verdiğini, bu noktada dışsal bir iradeyi tanımadığını belirtmemiz gerekiyor. İnanç ise insanla tanrı arasındaki ilişiki biçimini yansıtıor. Normal şartlarda, akla- bilime öncelik veren ve inancı sadece kendini geliştirme bağlamında, kendisine rehber edinen birisinin mükemmel bir görünüm arz etmesi gerekitken, bu iki olguyu çatıştıran toplumların yol alamadığını görüyoruz. Tercih yapılması gerekiyor, nerede bilim nerede din devreye girer konusunda net bir görüş sergilemek gerekiyor.

VD: İktisadın kuralları vardı. Hastalık kuralların tamamını alt üst etti.  İktisada giriş kitaplarında anlatılan “ceteris paribus” düzeninin çok dışındayız. İşler bundan sonra hiçbir zaman ceteris paribus olmayabilir mi?

AS: Klasik iktisat teorisinin( kapitalizm) özellikle 90’lardan itiberen çıkmazda olduğunu düşünüyorum. Özellikle bilgi toplumunda, yani bilginin üretim faktörü olarak kullanıldığı toplumda klasik ikitsat teorisinin temel direği olan arz- talep kanununun zaten çalışmadığına inanıyorum. Bu nedenle,  iktisat teorisinin yeniden yazılmasının zamanı gelmişti, korona buna bir vesile olabilir.

VD: Türkiye’ye dönecek olursak; ekonomiye ve geniş kitlelerin işsiz kalmasına dair en azından bu ana kadar gösterilen apati ve cesaretli umursamazlıkta iktidar gücünü  nereden alıyor olabilir?

AS: Bilgisizlik, cehalet, popülizm, rejimin beka sorunu….

VD: Dünyanın tamamı için zor bir süreç. Ancak Türkiye 2015’ten beri sürreel yaşıyor. 10 senede ekonomi alanında kazandıklarını birkaç senede geri vermişti. Ekonomi zaten güç bela toparlanıyordu. Bundan sonrası için nasıl bir çözüm öngörülebilir?

AS: Çok zor. Ciddi bir teknolojik dönüşüm sağlanmadığı müddetçe mümkün de değil. Bu uzun vadeli ve toplumun tüm kesimlerinin fedakarlık yapmalarını gerektirecek uzun ve sıkınrılı bir süreç olacak. Siyasi partilerin, seçim derdinde olduklarından ötürü, bunu düşünebilmeleri teknik olarak mümkün değil. Siyasetin yapısını değiştirmediğimiz müddetçe bu işe bir yerden başlamayacağız. AKP’yi iktidara getiren koşullar şu anda fazlasıyla mevcut. Ama artık herkes biliyor ki, aynı şeyleri yapmaya devam ederek farklı bir sonuç alamayacağız. Bu nedenle de hemen herkes, iktidar dahil günü kurtarmaya odaklanmış durumda.

VD: Halkbank’tan düşük faizle kullanılan kredilerin ödemeleri otomatik 3 ay uzatıldı. Buna karşılık tarımsal krediler için dahi böyle bir önlem alınmadı. Sizce bu iktidar gerçekten spesifik olarak oyu kimden aldığını bildiği için mi böyle davranıyor? Önce kadınlar ve çocuklar gibi, önce AKP’ye oy verenler mi koruma altına alındı?

AS: Halkbank olayı ekonomik gerekçelerle yapılmıyor. Siyasi amaç ve mesaj var. Bu tür krediler ve izlenen politika krizin daha da derinleşmesinden başka bir işe yaramıyor. Bir yandan kaynaklar israf edilirken diğer yandan rekabet koşulları ortadan kaldırılıyor. Anlamsız yere emek yoğun sektörler ayakta tutulmaya çalışılıyor. Dediğim gibi konu siyasi… o nedenle ekonomik bir perspektifle yorumlamamak gerek.

VD: Tek adamın üzerine bina edilen sistemin; etrafında toplanan nomenklatura ile ülkeyi bildiği gibi yönetmenin dışında, alternatif önermediği bir sürecin iflasını ve meşruiyetin yok edilmesini deneyimlediğimiz bu süreçten, çıkış için yol haritası nedir?

AS: Parlementer sistem – güçler ayrılığı ve siyasi partiler kanununda köklü değişiklik. Milletvekilleri dokunulmazlığının kaldırılması, cazibesinin yok edilmesi, emeklilik ve parasal ayrıcalıkların ortadan kaldırılması….

VD: Sadece iktidarın devamı için ülkenin neredeyse 100 yıllık sorunlarını bir siyasi partinin güncel kadrosuna yıktı iktidar. Bu seçilmişler bu günleri hapiste karşılıyor. Baktığınızda cezaevleri hastalık için fazlasıyla korunaksız. Bu akıl ötesi stratejinin önünde duracak ve onu artık bu tutarsızlığa son verin diyecek ortak akla ulaşma imkanı var mı?

AS: Maalesef yok. İktidar meşruiyetini ancak ötekilştirme politikası sayesinde sürdürebiliyor. Ortak aklın devreye girmesi iktidarı bitirir. Tek adam rejiminin doğasına aykırı bir beklenti  bu.  Bırakın ortak aklı, AKP’yi kuranların hiç birisi bugün aktif olarak politika sahnesinde değil.

VD: Madalyonun diğer tarafında demokrasinin ve benzer etnik sorunları yaşayan ülkelerin deneyimleri var. Burada iktidarı zorlayan bu muhalefetin de ifşa politikasına ve demokrasiye savunmaya yönelmesi gerekmiyor mu? Bu yapılmadığı sürece savaşçı politikalar devam etmeyecek mi?

AS: Türkiye için örnek alınacak bir model ülke yok maalesef. Bu açıdan diğer ülkelerin deneyimleri bize uymuyor. Ancak, Türkiye’nin model olma iddası vardı. Model alınıyordu. En azından Esad alıyordu. AKP öncesi türkiye mükemmle bir ülke değildi ama, o eski Türkiye muazzam bir insan kaynağı yetiştirmeyi başarmıştı. Kurumsallaşma gelemedi o ayrı bir konu. İşte o noktada siyaset ve din arasındaki ilişki buna müsaade ertmedi. Kırılma noktası özellikle 1945-50 arasındaki dönem. DP’nin kuruluş süreci ve CHP’nin altı okunu benimsemiş olmasına ve CHP’nin bir karış solunda bir parti olarak lanse edilmesine rağmen sadece 10 yılda yaşananlar aslında Türkiye’nin neden kurumsallaşamdığının da kısa bir tarihi. Ancak süreç 1945’de başlamıştı. Türkiye’nin yakın tarihi yeniden yazılmadığı müddetçe, evet savaşçı politikalar devam edecek.

VD: 20. Yüzyılı savaşlar sıcak ve soğuk olanlar şekillendirdi. 21.yüzyıla girerken Türkiye dahil olmadığı sıcak savaşlara rağmen dahil olduğu soğuk savaş döneminin ideolojik sözcülerinin iktidarına tabi. Hala arkaik soğuk savaş din, milliyet söylemleri iş görüyor. Bu daha ne kadar sürebilir?

AS: Yakın tarih yeniden yazılmadığı sürece, korkarım sonsuza kadar sürecek. Geçmişiyle hesaplaşamayan, yüzleşemeyen toplumların klasik hastalığı bu. Gelecek planlaması yerine, Günümüzü heba etme pahasına, Geçmişiyle kavga eden toplumdan fazla bir şey beklememek gerekiyor. Siyasetin yapılış biçimi geçmişe yani kavga temeline dayanıyor. Bunu ve siyasi partiler kanununu değiştirmeden, yani temel atmadan, kat çıkılamıyor…

VD: Korona gündeminden hemen önce İki Barış ve 1 Murat hapse girdi. Kimi yazarlar yazılarına ara verdi. Türkiye’de kuvvetler ayrılığına katlanılmayan bir ortamda 4.kuvvet de yok sayılmak isteniyor. İnsanlar bu karanlık dönemi parmaklık arkasında karşılıyor. Toplum seyrediyor. Bu ülke için daha kötü bir senaryo hayal edebilir miyiz? Bu ülkede artık kimse iktidara karşı söz etme cesaretini kendinde nasıl bulacak?

AS: Mevcut sistem beraberinde insanların kısa vadeli düşünmelerini de getirdi. Günü kurtarma derdi, diğer tüm sorunların önüne geçti. Bu da insan doğasına son derece uygun bir yapı. Sorun zaten sadece iktidarın değişimi değil. İnsanlar sistemin tümüyle değişmesi gerçeğinin farkında ve bundan  korktukları için böyle yaklaşım sergiliyorlar.

VD: Türkiye’de kadınların %75’i ev kadını. İktidar köyleri ortadan kaldırdı, merkezlerde tutunamıyor, çeperleri ise sıkı sıkıya tutma derdinde. Bu bir dehşet dengesi olarak okunabilr mi? Yoksulluğu sürdürülebilir kılmak stratejisine karşı doğru yaklaşım ne olmalıdır?

AS: Yönetim danışmanlığı yaptığım dönemden bir anektot: İşe vasıfsız işçi alımı söz konusuyken, yaptığımız iş görüşmelerinde, insanlar işe girdikleri takdirde, sigorta yapılmamasını talep ediyorlardı. Zira, o dönem aldıkları sosyal yardımların da en az asgari ücret kadar getirisi olduğunu belirtiyorlardı. Bu nedenle o yardımları- gelirlerini – kaybetmek istemiyorlardı. Bugün de aile bakanı 2 milyon aileye yardım yapılacağını duyurdu. Bu da siayset kurumunun sosyal devlet tanımı algılayış biçiminde hata olduğunu gösteriyor. Aynı şeyi şimdi CHP’li belediylerle de yapıyor. Sosyal devlet, bireyini yardıma muhtaç olmadan yaşatabilien devlettir. Bunun yerine biz makarna dağıtarak bu işe başladık.

VD: Son olarak Türkiye’yi 1 yıllık,  5 yıllık, 10  yıllık dönemde nasıl bekliyorsunuz?
Sosyolojik manada hangi değişimleri bekliyorsunuz?

AS: AKP iktidarda olduğu sürece bir beklentim yok. AKP sonrası kurulacak restorasyon – koalisyon –  hükümetlerinin atacağı adımlara göre, göreceli bir rahatlama bekliyorum.. Yapısal sorunlara ne kadar köklü çözümler getirileceğine bağlı …

YORUM YAZ

Please enter your comment!
Please enter your name here