Yasak Kardeşim, Yasak!

0

Hayatlarımızı yasakların belirlemediği bir dünyada yaşamak nasıl olurdu acaba, hiç düşündünüz mü? Toplumun genel çerçevesini belirleyen bir takım adı konulmamış, kimi zaman yazıya da dökülmemiş kurallar vardır. Bu kurallar da, ne hikmetse kişinin özgür iradesini güçlendirmeye yönelik değil de, insanı cendereye alma ve hareket kabiliyetini kısıtlamaya yöneliktir. Aynı coğrafyada yaşayanlarda benzer bir genel kısıtlılıklardan bahsedilebilirken, olay aidiyet çerçevesinde daha da yaşanmaz bir hal alabilmektedir.

Aidiyetinizi bile siz belirleyememektesinizdir çoğu zaman.  Hatta kendinizin yapmadığı bir seçimden dolayı içinde bulunduğunuz mahalleden çıkış da hiç de öyle sanıldığı kadar kolay değildir. Mafyaya girilir, ama çıkılmaz sözü, genel olarak bu toplumsal aidiyetler için de geçerlidir. Sonucunda en basit hali ile ya size takma ad takarlar “Liboş, dönme” gibi, veya kendinizi katlinizi gerçekleştiren bir sevdiğinizin gözleri içine bakarken bulursunuz! Ne genç yaşta evlenmeyeceğinizi, ne de o dayatılan hayat sitilini yaşamayacağınızı veya yaşamak istemediğinizi dile getirebilirsiniz. Evlenirsiniz, ama boşanmak isterseniz dayaktan tutun da ölüme kadar yol uzanabilir.

Hadi, yasaklar içinde yaşamayı bırakın, acaba kendinizi o yasakları tartışırken buldunuz mu hiç? Makbul evlat veya vatandaş olmanın yolu, size çizilen yolda dosdoğru yürümekle olmaktadır. Peki, hiç düşündünüz mü, “Tamam, sen böyle istiyorsan yaşamaya devam et! Ama benim tercihlerimi de bana bırak!” deseniz ne olur? Olmaz, çünkü içinde barındırdığı her türlü isteğe mahalle baskısı gereği ket vurmuş zayıf kişi, sizin gönlünüzce etrafta dolaşmanıza izin vermez. Yapmak istediklerinizin çoğu, onun pişmanlıklarla geçen hayatını bir kez daha yüzüne vurmak olacaktır. O da yapabilirdi de, güçlü olmadığı için, hayallerinin peşinde gidemediği için yapamadıysa gelir olay! İşte o zaman, tam bir iç benlik savaşı başlar. Etrafına olan kızgınlık, birden kendisine yönelir, değil mi? Sonuç mu, kendi hayalleri peşinde gidemeyen o zayıf insan, seni engellemek zorundadır, kusura bakma. Çocuk yaşta evlendirilmiş anneler savunmak zorundadır yasağı, örnek olmak zorundadır evlatlarına. Aksi durumda, kızını ebediyen kaybedeceği korkusu ile yaşamak, ölmeden cehenneme düşmek demektir. Halbuki, ölmeden cehennemi yaşamak istemeyen kızıdır orada!

Toplumda kimlerin veya daha açık olacak olursak hangi cinste bireylerin evlenip ve çocuk sahibi olacağına toplum karar verir. Ahlak dediğimiz, içini herkesin farklı doldurduğu kavram çıkarılır tekrar tekrar önümüze. Hırsızlığın en alasını kendisinin hakkıymışçasına umarsızca yapar, vahşetin en acımasızını gözünü kırpmadan gerçekleştirir, çocuklara vicdanı kanamadan tacize kalkışır; ama kimin kimi seveceğine o karar verir, yoksa adı “ahlaksızlık” olur! Hayatta hiç aşk denen kavramı yaşamamış, veya yasaklardan yaşayamamış o öfke dolu yüreği, iki hemcinsin aşık olabileceğini kabul dahi edemez. Çünkü aşk nediri bilmez, karşısında nasıl da durulmazı hiç bilmez! Sadece görev gereği içinde yer aldığı, kendisine dayatılan ama hiç de içinde olmaktan zevk almadığı aile kavramını ulu’luk adına devam ettirir. Etrafına saçtığı sevgisizlikten dolayı sevilmeme korkusunu da, evin erkeğine bağlılığın kutsiyeti, büyüklere saygı ve sevginin ilahı rolü ile kapatır. Yani, yine korkutarak kendisini var eder; sevmenin tadını hiç almadığı için, gerçek anlamda sevilmenin de ne olduğunu bilmeden yaşamaya devam eder. Tabii, ahlak bekçiliği görevi gereği de, kimin kimin ile birlikte olabileceğine o kadar verir. Ne olacak ki, o olmazsa öbürü oluverir. Sevdi de neymiş. Şimdi onu seversin, yarın başkasını. Aynı anda on kişiye aşık bile olabilirsin ona göre! Ne olsa aşk dediğin, hormonla denge bozukluğudur!

Hele bir de hem cinsin ile evlenecekmişsin! Ne alaka, değil mi? Düşünsene, senin zorla yaptığın, görev gereği zorlandığın, ama savunma mekanizman devreye girerek sanki seviyormuşçasına kendine koruma kalkanları edinerek yola devam ettiği bir evliliğe, iki erkek veya iki kadın, severek girecekmiş! “Birincisi, evlilik kutsaldır! O sevilerek yapılacak bir şey değildir! İkincisi, sevgi kavramı, tamamen uydurulmuş, abartılmış bir şeytani bir durumdur. Kulağına soldan üflenen rüzgarın bedeninde gerçekleştirdiği sitokin saldırısı gibi bir şeydir. Bildiğin COVID-19 enfeksiyonu yani. Seni sen olmaktan çıkartır; ahlaksızlıklara karşı vücudunun bağışıklık kalkanını ortadan kaldırır! Aman diyeyim…

Yok artık! Hadi bir arada olmalarına izin verdik, hadi bir de kâğıt üstünde evlenmelerine izin verdik, olmaz ya, hadi o da oldu, çocuk sahibi olmak da nerden çıktı! Ahlaksızlığın daniskası değil mi yani bu şimdi? “Çocuğun ruhsal sağlığı gereği buna karşıyım!” gibi kendince bilimsel olabilecek bir cümle ile dikilir bu sefer de karşınızda. Oysaki, çocukları gözü önünde şiddet uyguladığı, hadi fiske diyelim, sevgisizlikle hayatları karartması kimsenin ruhsal dengesine zarar vermiyor değil mi? Çocuklar arasında aidiyete üzerine kurduğunuz torpil sistemi, hiçbir gencin geleceğe olan umudunu kaybettirmiyor da, onların ellerinden yaşam sevincini almıyor da, iki kadın veya erkek, hatta tek başına yaşayan güçlü bir kadın çocuk sahibi olamıyor, öyle mi? Kafanızda kurduğunuz her türlü yasaklar zincirini bir tartılmaya açabilseniz, nasıl bir dünya kaçırdığınızı göreceksiniz de, işte yasaklar ona bile izin vermiyor. Düşünmek, en büyük yasak aslında! Yoksa düşünmenin sonunda ortaya çıkacak sorular, ruhsal yatırım yaptığınız aidiyet benliğinize zarar veriyor da, içten içe siz mi yasakların ardına sığınıyorsunuz, artık orasına siz karar verin!

Güçlü olmak zordur; sorular sormaya başlamak her insanın harcı değildir, güçlü olmayı gerektirir! Soruları zihinde canlandırma yasağını delmek, güçlü bir kişilik oluşturmanızdaki ilk adımdır aslında.  O ilk adımdan sonra ortaya çıkacak soru işaretlerine, savunma mekanizmanız yardımıyla nispeten kabul edilebilecek cevaplar bulup yolda aynen de devam edebilirsiniz veya sorunların yıkıcı gücünden korkup yasakların ardına da saklanabilirsiniz. Yasaklar, size ılıman bir yaşamın iklimini oluşturacaktır. Sallantısız, orta karar bir yaşam. Ona gücünüz yetiyorsa, eyvallah diyelim. O soruların yakınınızda bile dillendirilmemesi için verdiğiniz, ahlak kavramını arkasında yürüttüğünüz bu baskılayıcı savaş ise, sadece sizi değil, başkalarının yaşam hakkını belirliyor. Tamam, sevdiğinizin o soruların ateşi içinde kavrulmasını istemiyorsunuz, anlıyorum. Ama hiç olmazsa, onlara birey olma özgürlüğünü verin. Sizin gibi kavramlar ardına saklanıp bir yaşam mı sürmek istiyor, yoksa fırtınalı denizlerde yol alıp kendisine ait bir yaşam mı belirlemek istiyor kendisi karar versin! Dikkat edin; ne sizin yaşamınızı mutsuz, ne de diğerini mutlu diye tanımladım. Cehennemde yaşayıp mutlu, cennette yaşayıp mutsuz da olabilirsiniz. Mutluluk farklı bir kavram! Neyse, konuyu fazla uzattım yine. Sadece herkes kendi yaşamını belirlesin istiyorum, o kadar.

Sevgiyle kalın

Önceki İçerikMevlid-i Nebi
Sonraki İçerikOcak Medya Space’de bu akşam: Serkan Yıldız
Doğum yeri olan Kuzey Ren Vestfalya’ya (Almanya) doktora sonrası araştırmacı olarak geri döndüğü zaman, Essen Uni Klinik’te yaptığı deneysel çalışmaların hayatının dönüm noktası olacağını bilmiyordu. Eğitim hayatına Ankara’da başlayan ve her zaman bir parçası olmaktan onur duyduğu Hacettepe Tıp Fakültesi’nde devam eden Dr. Altınbaş’ın önüne serilmiş yeni bir dünya vardı artık. İç Hastalıkları ve Gastroenteroloji uzmanı bir kliniysen hekim olarak, Başkentin en yoğun akademik ortamlarında çalışma fırsatı bulan ve yaptığı klinik araştırmalar ile Doçent Doktor ünvanı elde eden Dr. Altınbaş’ın son durağı Harvard Üniversitesi olmuştur. ABD Boston’da geçirdiği iki yılın sonunda, artık yaşayacağı son durağı belirlemiştir. Yeni çalışma ortamı, Yale Üniversitesi’dir. Bilimsel olarak odaklandığı karaciğer hastalıkları oluşum mekanizmaları dışında, yaklaşık 10 yıl boyunca bir Amerikan şirketinde “Gerçek Dünya Verileri” alanında Medikal Danışman/ Direktör olarak görev almıştır (STATinMed Inc.). Ulusal ve uluslararası kongrelerde onlarca sunum yapmış, ülkemizde çalıştığı kurumlarda tıp öğrencisi, iç hastalıkları asistanı ve gastroenteroloji yan dal asistanı eğitimlerinde aktif rol almıştır. İlk yazılarının (Almanca şiir dahil) yayınlandığı, üretmenin zevkini ilk olarak tattığı dergi, Dr. Altınbaş’ın “Şu kısa yaşantımda özlemle andığım ve gençlik yıllarımın geçtiği, olgunlaştığım yer!” dediği, Büyük Kolej okul dergisidir. Üniversite yıllarında başkanlığını da yaptığı Tıp Fakültesi Bilimsel Araştırmalar Topluluğu (HUTBAT) ve kurucular kurulunda yer aldığı Türkçe Topluluğu bünyesinde çıkartılan dergilerde editörlük ve yazarlık yapmıştır. İngilizce ve Türkçe dilinde basılmış 10 adet tıp kitabında bölüm yazarlığı olan Dr. Altınbaş’ın, uluslararası arenada yer alan saygın hakemli dergilerde 100’e yakın bilimsel yazısı yayınlanmıştır. Ulusal ve Uluslararası 20’ye yakın tıp/ bilim dergisinde hakem olarak görev alan Dr. Altınbaş, Kasım 2020’den itibaren Ocak Medya’da medikal ve para-medikal yazılar yazmaktadır. Evli ve iki çocuk babası olan Dr. Akif Altınbaş, İngilizce ve Almanca bilmektedir.

YORUM YAZ

Please enter your comment!
Please enter your name here