Yönetici erkin ek doz aşı kararı: Bilimsel verilerin karar alma sürecine etkileri

0

Yönetici erkimizden bilimsel verilerden yola çıkarak karar almasını beklemek gibi bir isteğimiz var mı veya olmalı mı? Gelin bu hafta bir iki güncel örnekten yola çıkarak bu konuyu tartışalım hep birlikte. Konumuz elbette ki COVID aşıları! Hayır, aşılar gerekli mi, gereksiz mi tartışmasına girmeyeceğim. Aşı karşıtlığı, sevdiklerimizin ölüm fermanına imza atmak kadar net bir durum! Sıklıkla kullandığım “bana göre”, “bence” gibi kişisel tercih belirten bir yaklaşımda da bulunmayacağım. Çünkü biriken veriler, gerçek yaşamdan alınan veriler dahil, artık gözlerimizi oyar noktaya geldi. Aşı olmamayı tercih ediyorsanız, ki “bence” her şeye rağmen hakkınızdır, sadece kendinizin değil hem yakınlarınızda bulunan herkesin, hem de dünyanın öbür ucunda hiç görmediğiniz, tanışmadığınız kişinin de ölüm fermanını imzalamışsınız demektir! Neyse, konumuza dönelim…

İki yaklaşımdan bahsedeceğim. Birincisi ABD’den; yönetici erk, iki doz mRNA aşısı olduğu halde, bağışıklık sistemi nispeten bozuk olanlarda üçüncü hatırlatma (booster) dozunun yapılmasını tavsiye etti. Çünkü; önce laboratuvarda gösterildi ki, zamanla koruyucu antikorlar azalmaya başlıyor. Tamam, antikorlar azalıyor da, bu gerçek yaşamda COVID enfeksiyonu riskini arttırıyor mu? Bunun cevabı, şimdilik iki mRNA aşısı olup da ciddi enfeksiyon geçirenlerin, genelde altta bağışıklık sistemi sorunu olanlarda görüldüğü şeklinde idi. Bunun için öncelik onlara verildi.

Ardından, 6. aydan sonra antikor seviyesi çok azaldığı için, ikinci aşının üzerinden 8 ay geçenlere hadi 3. dozu olun diye seslenildi. İki doz olup da, ciddi enfeksiyon oranları bu kadar düşükken, neden hatırlatma dozu önerildi diye soracak olursanız, cevap İsrail’den gelmeye başladı. Çünkü en erken orada topluca aşılama tamamlanmıştı. Zamanla düşen antikor sayısı nedeniyle, ciddi olma olasılığı düşük de olsa, enfeksiyon görülme oranlarının artması, endişelere yol açtı. En riskli gruplara hatırlatma dozu yapılmaya başlandı. Yani, bilimsel veriler gösterdi ki, 3. doz zaman geçtikçe gereklilik haline gelecek. Aşı üretici firmalar, elde daha gerçek yaşam verisi yokken, laboratuvar deneylerinden elde ettikleri veriler ile sıkıştırmaya başlamış, yönetici erk de direnmişti, bu tavsiye kararını almamak adına. Ama gerçek yaşam verileri de gelmeye başladıkça, yönetici erk de riski alamadı ve adım atmak zorunda kaldı…

Gelelim ülkemize… Çin medyasını takip etmediğim için bilemiyorum, Çinli üreticiler 3. dozun zamanla gerekeceğine dair açıklama yaptılar mı diye! Para kazanacakları için muhtemelen yapmışlardır; ama ülkemizde toplum önünde bu gereklilik tartışmaya başlanmadan, sosyal medyada 2 doz Sinovac olmasına rağmen yoğun bakımda yatan hasta sayısının artmaya başladığı duyurulmaya başlandı! Yani, gerçek yaşamda insanlar ölmeye başladıktan, sorun büyümeye başladıktan sonra yönetici erkimizin gündemine 3. dozun gerekip gerekmediği tartışması girdi! Aradaki ilk fark burada idi. Bilimsel verileri özgürce paylaşma cesareti olmayan bilim camiası ile mi karşı karşıyayız, yoksa bilimsel veri üretmeyen, sadece dışarıda üretilen veriler üzerinde tartışan bir bilim camiamız mı var? Bilim çevrelerimizin büyük çoğunluğunun devletin kadrolarında istihdam edilmesi, zaten ilk elden özgürlükleri güzelce bir sınırlandırıyor. “Memur” olmanın getirdiği zorunluluklar karşımıza dikiliveriyor! Hassas konularda açıklama yapmadan önce onam alma gerekliliği vb…

Bu sefer devreye, “Tamam, hatırlatma dozu olarak 3. aşıyı olacağız da, hangi aşıyı olacağız?” tartışması giriverdi. İlk aşı olarak mRNA aşılarını, yani Biontech/ Pfizer veya Moderna aşılarından birisini yaptırmış olanların işi kolaydı. Takip edecekleri zengin ülkelerin bilim camiaları onları yönlendirebilirdi. Yani, kendi yönetici erkine güvenip güvenmeme kıskacında kalmak zorunda değillerdi. Hem elde kullanmaya hazır bilimsel veri de vardı! Sorun, ilk iki aşısını Çin aşısı olanlarda idi. İlk zamanlarda bu aşı sayesinde ölümler azaldı, bu inkâr edilemez. Elimizdeki bilimsel veriler gösteriyor ki, iki aşıyı olup da hastaneye yatmak zorunda kalan kişi sayısı son derece düşük idi. Ama altıncı aya gelince işin rengi değişti! Peki, 3. doz yine Çin aşısı mı, yoksa mRNA aşısı mı? Elimizde maalesef hiçbir bilimsel veri olmadan, tamamen duygusal karar verilmek zorunda kalındı. Üretici firmaların önceden çalışmalar yapıp sizi yönlendirmesi gerekirken, burada ortada kalakaldık! “İki aşı da 3. doz olarak kullanılabilir” gibi bir yorum yapılmak durumunda kalındı. Ne olası yan etkiler, ne de hangi varyanta karşı nasıl bir etkinlik beklentisi içerisine girmemiz gerektiğini kestiremeden girdik bir yola. 3. dozun gerekliliği kaçınılmaz olunca ya Sinovac, ya da Biontech/ Pfizer aşısı tercih edildi. Bu şekilde uygulanacak aşının etkinliğine dair veriler, yine kararlar alındıktan sonra gelecek elbette.  

Hadi, 3. dozun tercihi ile ilgili bir zorunluluk vardı, anlıyorum. Peki, 4. doz da nereden çıktı? İlk aşısında Çin aşısı olanlarda etkinlikte en başa dönüldü de, yani sıfır noktasına, 4. doz olarak yine mi mRNA aşısı olunması gerektiği anlaşıldı? Bu konuda, yani ilk iki aşı Çin, 3. aşı mRNA olanlardaki COVID’e karşı etkinlik durumu hiç analiz dahi edilmeden, bu konuda ne laboratuvar, ne de gerçek yaşam verisi olmadan nasıl da 4. doz aşısı kararı alınabildi? Yapılan açıklama, özetle “Batı ülkelerine yolculuk yapacakların gidecekleri ülkede sıkıntı yaşamamaları için” idi! Aklıma aşı karşıtları geldi. Kendilerine birçok konuda katılmasam da, aşı olunması konusunda bu kadar da liberal olunması karşısında küçük dilimi yuttum diyebilirim.

İki Sinovach sonrası iki Biontech/ Pfizer aşısı yapılmasının sonuçlarını tüm dünyaya sunma şansı elde etmiş olduk tabii. Tüm şaşkın bakışlar arasında bu insan çalışması sonuçlarını bilimsel toplantıda sunacak meslektaşlarımı dört gözle beklediğimi söyleyebilirim. Bilimsel bir çalışma yapmadan önce çalışmanın amacını da bilimsel veriler ile desteklemeniz gerekir. “İnsanlar kişisel sebeplerden ötürü kendilerini gönüllü denek yaptı, biz de sadece verileri topladık!” diyecekler sanırım…

Bireysel özgürlüklerimizi kısabilmek için yönetici erkin sıklıkla kullanageldiği ve benim kelimenin tam anlamıyla nefret ettiğim bir söylem var: “Bizim şartlarımız farklı!”. Evet, artık COVID ile savaş konusunda bizim şartlarımız kesinlikle farklı. Ama bu farklılığın sebebi de, yine bilimsellikten uzak alınmış kararların yarattığı kaotik ortam! 

Bir gün mutlaka bu savaşta karar alıcı konumdakilerin anılarını okumak isterim. Kararların nasıl alındığını, karar alma mekanizmalarında bilim kurullarının gerçek anlamdaki rollerini okumak çok zevkli olacak doğrusu. Tabii yazmaya kim cesaret edecek, onu da bilmiyorum… Hani, öyle çatık kaşlı, ciddi ve göründüğünden daha önemli işlerde hiç çalışmadığım için, devlet gizliliği gibi kavramlar bana çok uzak. Devletin zirvesinde ortaya çıkmış bir iki günlük protokol krizine tanık olmuştum da, “Bu mu şimdi kriz!” diye afalladığımı hatırlıyorum.

Uzun lafın kısası, dillere dolanan “Bilimsel verileri kullanarak siyasiler nasıl karar alabilir?” sorusunu, güncel yaşam örnekleri ile tartışmak istedim. Bilimsel düşünme biçimini hayatlarımıza entegre etmeden, geleceğimizi nasıl değiştirebiliriz bilmiyorum. Bilimsel üretim belki sadece bilim insanlarının işidir; ama bilimsel düşünme, halkın günlük hayatta kararlar alırken başvurması gereken bir düşünme yöntemidir. Yoksa siz halen suya bakarak mı karar alıyorsunuz yol ayrımlarında?

Sağlıkla kalın

Önceki İçerikArtık Erdoğan iktidara tutunduğu sürece ülke kaybediyor, belirli iş paydaşları kazanıyor
Sonraki İçerikSüleyman Karagülle’ye dair… Bir sistem arayışının kısa hikayesi…(6)
Doğum yeri olan Kuzey Ren Vestfalya’ya (Almanya) doktora sonrası araştırmacı olarak geri döndüğü zaman, Essen Uni Klinik’te yaptığı deneysel çalışmaların hayatının dönüm noktası olacağını bilmiyordu. Eğitim hayatına Ankara’da başlayan ve her zaman bir parçası olmaktan onur duyduğu Hacettepe Tıp Fakültesi’nde devam eden Dr. Altınbaş’ın önüne serilmiş yeni bir dünya vardı artık. İç Hastalıkları ve Gastroenteroloji uzmanı bir kliniysen hekim olarak, Başkentin en yoğun akademik ortamlarında çalışma fırsatı bulan ve yaptığı klinik araştırmalar ile Doçent Doktor ünvanı elde eden Dr. Altınbaş’ın son durağı Harvard Üniversitesi olmuştur. ABD Boston’da geçirdiği iki yılın sonunda, artık yaşayacağı son durağı belirlemiştir. Yeni çalışma ortamı, Yale Üniversitesi’dir. Bilimsel olarak odaklandığı karaciğer hastalıkları oluşum mekanizmaları dışında, yaklaşık 10 yıl boyunca bir Amerikan şirketinde “Gerçek Dünya Verileri” alanında Medikal Danışman/ Direktör olarak görev almıştır (STATinMed Inc.). Ulusal ve uluslararası kongrelerde onlarca sunum yapmış, ülkemizde çalıştığı kurumlarda tıp öğrencisi, iç hastalıkları asistanı ve gastroenteroloji yan dal asistanı eğitimlerinde aktif rol almıştır. İlk yazılarının (Almanca şiir dahil) yayınlandığı, üretmenin zevkini ilk olarak tattığı dergi, Dr. Altınbaş’ın “Şu kısa yaşantımda özlemle andığım ve gençlik yıllarımın geçtiği, olgunlaştığım yer!” dediği, Büyük Kolej okul dergisidir. Üniversite yıllarında başkanlığını da yaptığı Tıp Fakültesi Bilimsel Araştırmalar Topluluğu (HUTBAT) ve kurucular kurulunda yer aldığı Türkçe Topluluğu bünyesinde çıkartılan dergilerde editörlük ve yazarlık yapmıştır. İngilizce ve Türkçe dilinde basılmış 10 adet tıp kitabında bölüm yazarlığı olan Dr. Altınbaş’ın, uluslararası arenada yer alan saygın hakemli dergilerde 100’e yakın bilimsel yazısı yayınlanmıştır. Ulusal ve Uluslararası 20’ye yakın tıp/ bilim dergisinde hakem olarak görev alan Dr. Altınbaş, Kasım 2020’den itibaren Ocak Medya’da medikal ve para-medikal yazılar yazmaktadır. Evli ve iki çocuk babası olan Dr. Akif Altınbaş, İngilizce ve Almanca bilmektedir.

YORUM YAZ

Please enter your comment!
Please enter your name here