Zaman Kaybetmeden Kişisel ve Toplumsal Re-oryantasyona Başlanması Gerekiyor*

0

Yoğun bakımda yatan, özellikle yaşlı ve altta kronik hastalıkları olan kişilerde gördüğümüz bir tablo var, “delirium”.

Bilişsel yeteneklerinde azalma- demans- ortaya çıkmış kişilerde daha sıklıkla görülmektedir.

Nedir mi “delirium” durumu?

Cinnet geçirme hali gibi bir şey aslında; bilinçte bulanıklık ve kendini odaklayamama nedeniyle ortaya çıkan zaman ve mekân kavramı kaybı, garip hayaller görme, anlamsız öfkelenme ve hırçınlaşma, tedaviyi reddetme ile kendisini gösteren bir durum.

Delirium ile mücadelede öncelikle karanlık ortamları aydınlatmak, mümkünse yoğun bakımlara pencere koyup güneş ışığının odaya girmesini sağlamak gerekir. Hastanın bilinç düzeyi sohbet etmeye yeterli mi, değil mi diye bakmadan düzenli olarak sağlık çalışanlarının, özellikle de yaşlı, risk altındaki hastalar ile konuşmaya çalışması önerilir. Günün değişik saatlerinde hasta ile havadan sudan diyebileceğimiz sohbetler, günün hangi evresinde olduğumuzu hatırlatıcı bilgiler, muhtemeldir ki sorunun ortaya çıkmasını engelleyecektir. İçinde yaşadığı anı bilmeyen, zaman kavramını kaybeden, nerede ve kimler ile şu kısacık hayatını geçirdiği noktasında fikri olmayan bir beyin dengesini kaybetmesin de ne yapsın?

Peki ortaya çıktıktan sonra ne yapmak gerekir? Eskiden ilk tercihler hep ilaçtan yanaydı. Bir ilaç verelim, tüm dertlere çare olsun (kolaycı bir yaklaşım!). Hastayı geçici olarak rahatlatırdı, o sakinleştiriciler. Muhtemelen beynin derinliklerinde kopan fırtınayı sakinleştirirdi. Sonradan anlaşıldı ki, aslında tekrarlayan delirium ataklarının başat sebeplerinden birisi de o sakinleştiriciler… Şimdilerde ne mi yapılıyor? Öncelikle hastayı re-oryante etmeye çalışın deniyor. Yani, zamanı, mekânı ve daha da önemlisi hastaya kendisini yeniden tanıtmaya çalışıyoruz böyle durumlarda ilk önce. Tabii kendisine zarar vermesin diye de önlemler almaya çalışıyoruz. Düşünsenize, sıkıntılı olduğunuz, bağrınızı yırta yırta derdinizi anlatmaya çalıştığınız sırada veya kendinize tehdit gördüğünüz bir ortamdan uzaklaşmaya çalıştığınız bir anda birileri gelip sizi yatağa bağlıyor! Zihninizde kopan fırtına size oradan kaç, tehdit var diyor, ama birileri buna engel oluyor ve sizi zorla tutuyorlar o ortamda. Daha da öfkelenirsiniz ve gücünüz bitene kadar savaşırsınız, değil mi? İşte delirium da öyle bir durum. Önce kişiyi ikna etmeye çalışıyoruz etrafta şahsı hedef alan bir tehdit olmadığına dair. Kendisine zarar vermesin diye yatağa bağlamınız gerekebilir geçici olarak. İlaç vermek de, o yatakta endişe ile etrafı süzen hastayı sakinleştirir, çünkü aklında canlandırdığı tehdit unsurunun aslında gerçek olmadığını kendisine göstermeye çalışırız verdiğimiz anti-psikotikler ile!

Neden mi anlatıyorum tüm bunları efendim?

Anlatayım…

Şu günlerde sosyal medyada baş gösteren bir bilim karşıtlığı var. İnsanoğlunun her türlü gelişmesini bir paronayak delüzyon ile açıklamaya çalışan bir akım. İsimlerinin önünde bilim adamı sıfatı ve titresi olması ise sorunu giderek büyütüyor. Çünkü bilimsel metodolojinin en basit yöntemine bile ters söylemlerde bulunarak insanları yanlış yönlendiriyorlar. Sanki öyle bir hava oluşuyor ki, hayatımızda bu delüzyonlar dışında gerçek yok! 1+1’in 2 etmediğini felsefi olarak tartışırsın elbette; ama bunu bilimsel olarak tartışmayı bırak bir kenara, “Herkes yanlış biliyor, bunun doğrusunun 2 olmadığı küçük bir azınlık olarak sadece biz biliyoruz!” dersen ve geri kalan herkesi de “Gerçeği çarpıtan, sahtekârlar!” olarak yansıtırsan, işte orada sorun var demektir!

Ben bu köşede zaman zaman insan açlığının bilim adamının açlığından farksız olduğunu göstermeye çalışmak adına, bilimsel deney adı altında neler yapıldığını da dilim döndüğünce anlatmaya çalıştım. Ama bilim dünyası, bir şekilde bunların önünü de almak adına her zaman tartışmasını yapıp sonuçlarını ortaya koymuştur. “Halk ne anlar, biz karar veririz ve kapalı kapılar ardında olayı tatlıya bağlarız!” da diyen/ halen demeye çalışan elitist bir zihniyet hep olacaktır. İşte ondan dolayı bağımsız medyaya ihtiyacımız vardır. Her türlü tartışmanın, felsefi, bilimsel, dini veya politik fark etmez, özgürce yapılabilmesi için, tarihe not düşülebilmesi ve arayan zihinlerin bu tartışmalara/ farklı görüşlere ulaşabilmesi için açık ortamlarda yayınlara ihtiyaç vardır.

Bilimsel hiçbir veriye dayanmayan, tamamen zamanın ruhuna uzak bir takım tedavi metotları, günümüz tıbbına eklemlenmeye çalışıyor son yıllarda. Kültürel deniyor, dini boyutu var deniyor! İnsanların inançlarının (plasebo) tedavide ne kadar da önemli bir yer tuttuğunu defalarca görmüş bir göz olarak hep “Tamam!” dedim. O zaman gelin adına “alternatif tıp” demeyin, “tamamlayıcı tıp” diyelim bile dedik! Modern tıbbın eksikleri elbette olacaktır. Zaten “Olduk, biz tamız, her şeye bir yanıtımız ve tedavimiz var!” diyen bir tıp hekimi size yaklaşıyorsa oradan uzaklaşın efendim. Aynı şey bilimsel verilerle desteklenmeyen tedavi yöntemleri için de geçerlidir efendim, unutmayınız. Mesir macunu afrodizyak olarak güzel pazarlanır; ama derseniz ki hem kalbe, hem beyne, hem demansa, hem de bağışıklığı güçlendirme konusunda iyi geliyor deniyorsa, işte orada durun dememiz lazım! Bir dakika, pardon, bu son cümlemi geri alabilirim. Eğer mesir macunu sayesinde mutlu bir cinselliğe kavuşuyorsanız, yukarıda saydığım her türlü soruna iyi gelecektir. Mesir macunu her derde devadır efendim, tüketiniz o zaman!

Biz bir toplumu bilimsel düşünme yöntemlerinden tamamen uzaklaştırır, tartışmayı tamamen aksi ispatlanamayacak genel bilgiler ile sınırlandırırsak, nasıl sağlıklı düşünen bir toplum elde edebiliriz? Zaten düşünen değil, itaat eden vatandaşlar istiyoruz diyorsanız, bir noktaya kadar size itaat edecektir. Ama ilk fırsatta da size değil, karşısına çıkan başka dogma fikirlerin peşinden koşa koşa gidecektir. Oturduğumuz yerden bakınca dünya da sizi kıskanır, dört tarafınızı şeytani düşmanlar da kaplar. Korku tünellerinde dolaşmaktan zevk alanların, bir müddet sonra gerçek hayatlarında da korku girdapları oluşturdukları muazzam bir toplum elde edilir. 

Sonuç olarak, re-oryantasyonumuza şu cümleler ile başlayalım:

Aksi ispatlanabilecek her hipotezimin sizin dünyanızda yeri olabilir. Araştırın, bulduğunuz kanıtlar ile ya fikrimi destekleyin, ya da karşıt fikirler ileri sürün! İnsanın, yani “Sen”in gelişimin bu sayede olacaktır!

Aksi ispat edilemeyecek hiçbir görüşümün sizin dünyanızda bir değeri olmaması gerekir. İnanç boyutunda ise, “Bu benim inancım!” deyip yola devam edebilirsiniz veya “Aklımla çelişiyor mu?” diye sorgulayabilirsiniz; o kısmı size bırakıyorum. Hayatta tek doğru yoktur, ne de olsa!

Yani, ortaya atılan her tez araştırılabilmeli, sorgulanabilmeli ve üzerinde tartışılabilmeli! Bu tartışmaların sadece kendi iç dünyamızda değil, geniş bir özgür dünyada yapılması ise düşünce dünyamızı genişletecektir. Özgürce konuşabileceğimiz, tartışabileceğimiz Ocak Medya gibi platformlar olmalı ki önce sağlıklı birey, takiben de sağlıklı toplum ortaya çıkabilsin! 

Not: Yazımı okurken baştan sona insan koyduğum her yere genel olarak “toplum”u da yerleştirebilirsiniz. Toplumun en küçük parçası olan birey ile kişilerin bir araya gelmesi oluşan topluluğun hastalıktan sağlığa her konuda birbirinin tıpatıp aynısı olduğunu göreceksiniz!

Önceki İçerikLimonlu su zayıflatır mı ?
Sonraki İçerikOcak Medya AppleStore’da
Doğum yeri olan Kuzey Ren Vestfalya’ya (Almanya) doktora sonrası araştırmacı olarak geri döndüğü zaman, Essen Uni Klinik’te yaptığı deneysel çalışmaların hayatının dönüm noktası olacağını bilmiyordu. Eğitim hayatına Ankara’da başlayan ve her zaman bir parçası olmaktan onur duyduğu Hacettepe Tıp Fakültesi’nde devam eden Dr. Altınbaş’ın önüne serilmiş yeni bir dünya vardı artık. İç Hastalıkları ve Gastroenteroloji uzmanı bir kliniysen hekim olarak, Başkentin en yoğun akademik ortamlarında çalışma fırsatı bulan ve yaptığı klinik araştırmalar ile Doçent Doktor ünvanı elde eden Dr. Altınbaş’ın son durağı Harvard Üniversitesi olmuştur. ABD Boston’da geçirdiği iki yılın sonunda, artık yaşayacağı son durağı belirlemiştir. Yeni çalışma ortamı, Yale Üniversitesi’dir. Bilimsel olarak odaklandığı karaciğer hastalıkları oluşum mekanizmaları dışında, yaklaşık 10 yıl boyunca bir Amerikan şirketinde “Gerçek Dünya Verileri” alanında Medikal Danışman/ Direktör olarak görev almıştır (STATinMed Inc.). Ulusal ve uluslararası kongrelerde onlarca sunum yapmış, ülkemizde çalıştığı kurumlarda tıp öğrencisi, iç hastalıkları asistanı ve gastroenteroloji yan dal asistanı eğitimlerinde aktif rol almıştır. İlk yazılarının (Almanca şiir dahil) yayınlandığı, üretmenin zevkini ilk olarak tattığı dergi, Dr. Altınbaş’ın “Şu kısa yaşantımda özlemle andığım ve gençlik yıllarımın geçtiği, olgunlaştığım yer!” dediği, Büyük Kolej okul dergisidir. Üniversite yıllarında başkanlığını da yaptığı Tıp Fakültesi Bilimsel Araştırmalar Topluluğu (HUTBAT) ve kurucular kurulunda yer aldığı Türkçe Topluluğu bünyesinde çıkartılan dergilerde editörlük ve yazarlık yapmıştır. İngilizce ve Türkçe dilinde basılmış 10 adet tıp kitabında bölüm yazarlığı olan Dr. Altınbaş’ın, uluslararası arenada yer alan saygın hakemli dergilerde 100’e yakın bilimsel yazısı yayınlanmıştır. Ulusal ve Uluslararası 20’ye yakın tıp/ bilim dergisinde hakem olarak görev alan Dr. Altınbaş, Kasım 2020’den itibaren Ocak Medya’da medikal ve para-medikal yazılar yazmaktadır. Evli ve iki çocuk babası olan Dr. Akif Altınbaş, İngilizce ve Almanca bilmektedir.

YORUM YAZ

Please enter your comment!
Please enter your name here