25.7 C
İzmir
21.4 C
Istanbul
18.5 C
Ankara
Freitag, September 18, 2026 11:47:20
Start Güncel Ümit ve Güven

Ümit ve Güven

0
485

Bu dönemin en büyük eksikliği; ümit ve güven. Kuşkuya yer vermediği müddetçe ümit eden ve güven veren her daim kazanır.

İçinde bulunduğumuz çağın en belirgin problemi ekonomik sıkıntılar, siyâsî gerilimler ya da teknolojik dönüşümler değildir. Bunların ötesinde, daha derinde ve daha sessiz ilerleyen çok önemli bir meseleyle karşı karşıyayız: İnsanların geleceğe dair ümitlerini ve birbirlerine duydukları güveni kaybetmeleri.

Bir toplumu ayakta tutan güç, fertlerin ortak bir geleceğe inanabilmesinde ve birbirlerine güvenebilmesinde saklıdır. Güvenin aşındığı, ümidin zayıfladığı bir yerde en gelişmiş kurumlar bile zamanla işlevini kaybetmeye başlar. Toplumu bir arada tutan görünmez harç, güven duygusudur.

Nâmık Kemâl’in meşhur mısrâ dikkat çekicidir:

„Felek her türlü esbâb-ı cefâsın toplasın gelsin,
Dönersem kahpeyim millet yolunda bir azimetten.“

Bu dizelerde yalnızca vatan sevgisi değil, aynı zamanda geleceğe duyulan sarsılmaz bir inanç vardır. Ümit, çoğu zaman şartların elverişli olmasından değil; insanın inancını korumasından doğar. Tarih boyunca büyük dönüşümler de önce insanların zihninde ve kalbinde filizlenen bu inanç sayesinde gerçekleşmiştir.

Bugün ise tam tersine, umutsuzluğun normalleştiği bir iklimle karşı karşıyayız. İnsanlar yalnızca yöneticilere ya da kurumlara değil; komşusuna, arkadaşına, hatta bazen kendi yarınlarına bile güvenmekte zorlanıyor. Sürekli değişen gündemler, derinleşen kutuplaşmalar ve artan belirsizlikler güven duygusunu örseliyor. Oysa güven olmadan ortak hayatı sürdürmek mümkün değildir.

Mehmet Âkif Ersoy’un şu sözleri, ümidin nasıl bir ahlâkî sorumluluk olduğunu hatırlatır:

„Ye’s öyle bataktır ki düşersen boğulursun;
Ümide sarıl sımsıkı, seyret ne olursun.“

Âkif’e göre ümitsizlik sadece ferdi ilgilendiren bir ruh hâli değil, aynı zamanda sosyal bir çöküştür. Ümitsizlik yayıldığında insanlar üretmekten, mücadele etmekten ve sorumluluk almaktan vazgeçerler. Ümit ise insanı harekete geçiren en büyük kuvvetlerden biridir.

Ancak ümit, gerçeklerden kopuk bir iyimserlik değildir. Ümit; bütün zorluklara rağmen doğru olanın peşinden gitmeye devam etmektir. Tam da bu nedenle güvenle birlikte anlam kazanır. İnsanlar söz ile eylem arasındaki uyumu gördüklerinde güven duyarlar. Güven duyduklarında da geleceğe daha umutla bakarlar.

Nâzım Hikmet’in yıllar önce kaleme aldığı şu dizeler, bu bakımdan oldukça anlamlıdır:

En güzel günlerimiz henüz yaşamadıklarımız.“

Bu cümle, geleceğe dair romantik bir hayâlden çok daha fazlasını ifade eder. İçinde güçlü bir irade ve mücadele çağrısı vardır. İnsanlığın ilerleyişi, geçmişe duyulan özlemden değil; daha iyi bir yarın kurma arzusundan beslenmiştir. Eğer bugün hâlâ adaletten, özgürlükten ve insan onurundan söz edebiliyorsak, bunu geleceğin daha güzel olabileceğine inanan insanlara borçluyuz.

Sabahattin Ali de eserlerinde insanın iç dünyasını, yalnızlığını ve hayâl kırıklıklarını büyük bir ustalıkla anlatırken umudu tamamen terk etmez. Ona atfedilen ve geniş kitlelerce benimsenen şu söz bu bakımdan dikkat çekicidir:

„Herkese içindeki iyilik kadar iyi bir hayat dilerim.“

Bu temenni, güvenin temelini oluşturan ahlâkî bir anlayışı yansıtır. Çünkü güven; yalnızca hukukî düzenlemelerle ya da kurumsal mekanizmalarla kurulmaz. Güven aynı zamanda insanın vicdanında başlar. İyilik, dürüstlük ve samimiyet olmadan güven duygusunun kalıcı olması mümkün değildir.

Bugün yaşadığımız problemlerin önemli bir kısmı da burada düğümlenmektedir. İnsanlar artık sözlerden çok davranışlara bakıyor. Çünkü güven vaatlerle değil, tutarlılıkla inşâ edilir. Bir insanın karakteri gibi, bir toplumun itibarı da zaman içinde oluşur. Kolay kazanılmaz; fakat kolay kaybedilebilir.

Yaşar Kemâl’in şu sözü ise umudun topluma bakan yönünü çok güzel anlatır:

„İnsan evrende gövdesi kadar değil, yüreği kadar yer kaplar.“

Yüreği büyük insanlar, zor zamanlarda bile umut taşımayı başarabilen insanlardır. Onlar yalnızca kendileri için değil, toplum için de bir ışık olurlar. Tarihte iz bırakan şahsiyetlere baktığımızda bunu açıkça görürüz. Büyük eserler, büyük mücadeleler ve büyük değişimler daima umudunu kaybetmeyen insanların omuzlarında yükselmiştir.

Bugün bize düşen görev de budur. Sürekli şikâyet eden, karamsarlığı yücelten ve umutsuzluğu bir kimlik hâline getiren anlayışın ötesine geçmek zorundayız. Elbette meseleleri görmezden gelmeden, gerçeklerden kopmadan; fakat aynı zamanda umudu da kaybetmeden…

Bir milletin geleceği yalnızca sahip olduğu kaynaklarla değil, geleceğe dair taşıdığı inançla şekillenir. Güvenin olmadığı yerde korku büyür. Ümidin olmadığı yerde ise atalete ve teslimiyete kapı aralanır. Buna karşılık güvenin güçlendiği, ümidin yeşerdiği toplumlarda insanlar yeniden üretmeye, düşünmeye ve birlikte yaşamaya başlarlar.

Sonuç olarak, çağımızın en büyük ihtiyacı daha fazla slogan, daha fazla lakırdı ya da daha fazla kutuplaşma değildir. İhtiyacımız olan şey; güven veren insanlar, güven veren kurumlar ve geleceğe dair diri tutulan bir ümittir. Kuşkuya teslim olmayan bir ümit ve samimiyetle inşa edilmiş bir güven, yalnızca bireylerin değil, toplumların da yeniden ayağa kalkmasını sağlayacak en güçlü dayanaklardan biridir.

Ve belki de bugün kendimize sormamız gereken en önemli soru şudur: Biz, etrafımıza korku mu yayıyoruz; yoksa ümit ve güven mi veriyoruz?

Zîrâ yarını şekillendirecek olan cevap,  bu soruda saklıdır.