Adalet bile isteye iğfal edildi; şimdi ise topyekûn adalet arıyoruz.
Bu, yalnızca bugünün değil, son yılların en acı gerçeğini anlatıyor.
İğfal… Günlük dilde çoğu zaman dar bir anlamda kullanılan bu kelimenin kökü gaflettir. Gaflete düşürmek, hakîkati perdelemek, yanıltmak, aldatmak, kandırmak… Bir kişiyi, toplumu hakîkatten uzaklaştırmanın en etkili yolu ona yalan söylemek değildir; ona, yalanı hakîkat diye kabul ettirmektir. İşte adalet de yıllardır tam olarak böyle iğfal edildi. Hukuksuzluk, hukuk gibi; keyfîlik, devlet ciddiyeti gibi; ayrımcılık ise güvenlik gerekçesi gibi sunuldu.
Ne acıdır ki, buna sadece yönetenler ve muhalefet değil, toplumun önemli bir kısmı da küçücük bir menfaat karşılığı alkış tuttu.
Cemil Meriç’in ifadesiyle: “Yalan, zekânın fahişeliğidir; gerçeğin tecâvüze uğramış hâlidir.”
Bir ülkede adalet bir günde çökmez. Önce hukuk kişilere göre uygulanmaya başlanır. Sonra “bana dokunmuyor” denilerek haksızlıklar görmezden gelinir. Ardından kimlikler konuşulmaya başlar. En sonunda ise toplum, mahkemelerin kapısını umutla değil, korkuyla çalar.
Bugün dönüp geriye baktığımızda bunun sayısız örneğini görüyoruz.
Bir dönem, “Bunlar terörist.” denildi; sorgulanmadan, delilleri tartışılmadan toplumun önüne atıldı. Binlerce kamu görevlisi, öğretmen, akademisyen, hâkim, polis, asker, gazeteci ve sanatçı bir gecede mesleklerinden edildi. Çoğunun pasaportuna el konuldu, banka hesapları incelendi, aileleri bile sosyal baskının hedefi hâline getirildi. O gün, “Devlet yanlış yapmaz.” diyenlerin önemli bir kısmı, bugün kendileri için adalet talep ediyor. Gazeteciler susturuldu. “Bize dokunmuyor.” denildi. Sonra siyasetçiler yargılandı. “Bize ne?” denildi. Ardından belediye başkanları görevden alındı.
Sonra iş insanları…
Sonra öğrenciler…
Ve en sonunda sıradan vatandaşlar…
Adaletsizlik, hiçbir zaman başladığı yerde durmadı. Çünkü hukuksuzluk, ateş gibidir; komşunun evini yaktığında seyredenler, rüzgârın yön değiştirebileceğini hesaba katmazlar. Bugün toplumun hemen her kesimi şu cümleyi kuruyor:
“Bu ülkede adalet yok.”
Peki bu noktaya bir gecede mi geldik?
Hayır.
Her haksızlığa sessiz kaldığımız gün sona biraz daha yaklaştık.
Her “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın.” anlayışında biraz daha uzaklaştık hukuktan. Her alkışlanan hukuksuzluk, yarının mağdurunu hazırladı.
İşte iğfal tam da burada başladı.
Toplum, adaletin herkese eşit uygulanması gerektiği gerçeğinden uzaklaştırıldı. Halka, “Bizden olana hukuk farklı işler, sizden olana farklı.” düşüncesi normalmiş gibi kabul ettirildi. Böylece hukuk, evrensel bir ilke olmaktan çıkıp siyasetin, ideolojinin ve gücün hizmetine sokuldu.
Oysa adaletin en temel özelliği tarafsız olmasıdır. Adalet, sevdiğini koruyan; sevmediğini cezalandıran bir mekanizma değildir. Eğer öyle olursa onun adı artık adalet değil, güç olur. Bugün dikkat çekici olan başka bir tablo daha var.
Yıllarca hukuksuzluğu savunanların önemli bir kısmı bugün adalet talep ediyor. Dün, “Bırakın yargı işini yapsın.”diyenler, bugün “Bağımsız yargı istiyoruz.” diyor. Dün, “Devlet hata yapmaz.” diyenler, bugün devletin yaptığı hataları anlatıyor. Dün alkışlayanlar, bugün şikâyet ediyor.
Bu elbette kıymetlidir; çünkü adalet arayışı hiçbir zaman küçümsenmez. Fakat asıl sorgulanması gereken şudur:
Neden adaleti ancak kendimiz mağdur olduğumuzda hatırlıyoruz?
Neden başkasının hakkı çiğnenirken susuyor, sıra bize geldiğinde konuşuyoruz? İşte bu soruya dürüstçe cevap vermeden gerçek bir hukuk devleti kurulamaz. Çünkü adalet sadece mahkeme salonlarında kaybedilmez. Adalet; ekranlarda, meydanlarda atılan nutuklarla ve yapılan peşin hükümlerle kaybedilir. Manşetlerde kaybedilir. Sosyal medyada linç kültürüyle kaybedilir. Sessiz kalan vicdanlarda kaybedilir. Ve en çok da çifte standartta, kayırmacılıkla kaybedilir. Bugün hepimiz şunu kabul etmek zorundayız:
Bir ülkede hukuk, düşman gördükleriniz için askıya alınabiliyorsa, yarın sizin için de askıya alınabilir. Hukukun istisnası olmaz.
İstisna, zamanla kural hâline gelir. Bu yüzden mesele yalnızca yargıyı düzeltmeye çalışmak değildir. Mesele zihniyeti değiştirmektir. Adaleti, iktidardayken de savunabilmektir. Muhalefetteyken istediğimiz hukuku, iktidara geldiğimizde de uygulayabilmektir. Adalet; güçsüzü koruduğu kadar, güçlüye de sınır çizen en büyük medeniyet ölçüsüdür.
“İnsan yalanı avuç avuç içer de, bir damla gerçeği yutamaz.”
Cemil Meriç
Bugün gerçekten adalet istiyorsak, önce topyekûn bir vicdan muhasebesine ardından da inşâ etmeye ihtiyacımız var.
İnsanları kimliklerine göre değil, haklarına göre değerlendiren bir anlayışa… Mahkemelerin siyasetin değil, hukukun konuştuğu kurumlar olmasına… En önemlisi, haksızlığa uğrayan kişinin kim olduğuna bakmadan aynı kararlılıkla itiraz edebilen bir toplumsal ahlâka… Adalet, yalnızca mahkeme kararlarından ibaret değildir. Adalet; bir toplumun aynasıdır. O aynaya yıllardır hakîkati değil, görmek istediğimizi yansıttık.
Şimdi ise kırılan aynanın karşısında hep birlikte fellik fellik adalet arıyoruz. Belki de asıl mesele şudur: Adalet kaybolmadı. Biz, onu gafletle, büyük bir haz ve şehvetle sonunu düşünmeden iğfal ettik.
Özeti:
Bir yalan, dört doğruyu götürür: iyiliği, güveni, sadâkati ve huzuru.
Hakîkate sırtını dönüp yalanlarla avunanlar, umarım yitirdiklerinin değerini çok geç olmadan fark ederler.












