Son günlerde LGBTQ+ örgütleri, hak savunucuları, gazeteciler, akademisyenler ve siyasi parti yöneticileri gözaltı, soruşturma, erişim engeli ve polis müdahaleleriyle karşı karşıya kaldı.
Geçtiğimiz günlerde “Ailem Güvende” adı altında yürütülen operasyonlarda 15 ilde 162 kişi, 9 dernek ve 13 işletme hakkında adli işlem başlatıldığı haberlerde yer aldı.
Bu kapsamda LGBTQ+ alanında faaliyet gösteren dernekler, dernek yöneticileri, aktivistler ve hak savunucularına yönelik gözaltı, arama ve el koyma işlemleri gerçekleştirildi.
“Milli güvenliğin ve kamu düzeninin korunması” gerekçesiyle yürütülen işlemler sırasında Evrensel gazetesi, Uluslararası Af Örgütü Türkiye ve çeşitli derneklerin yanı sıra gazetecilerin, hak savunucularının ve kadın örgütlerinin hesapları hakkında da erişim engeli kararı verildi.
Hesapları erişime engellenen gazeteciler arasında İrfan Değirmenci, Şirin Payzın, Özlem Akarsu Çelik, Fırat Fıstık gibi sevilen isimler de bulunuyor. Çeşitli gazeteler için haber yapan serbest gazeteci Tuğba Tekerek ise “Ailem Güvende” operasyonu kapsamında tutuklanan gazetecilerden biri.
Bu gelişmelerin kapsamının giderek genişlemesi, insanların kendilerini ifade ederken duyduğu kaygıyı da artırıyor. Uzun zamandır kendisini ifade ederken, hatta yazarken “Acaba bunu söylersem başıma bir iş gelir mi?” diye düşünen insanların bu soruyu daha fazla sormasına neden oluyor.
Oysa demokratik bir toplumda insanların kendilerini ifade ederken sürekli olarak sınırın nerede olduğunu, hangi sözün ne gibi sonuçlar doğuracağını düşünmek zorunda kalmaması gerekir. Hukukun sınırları elbette vardır; suç oluşturan eylemler pek tabii soruşturulabilir. Ancak hukuki süreçlerin varlığı kadar, insanların kendilerini özgürce ifade edebilmesi ve eleştirel düşüncenin kamusal alanda yaşayabilmesi de büyük önem taşır.
Bütün bunlar yaşanırken insanın aklına ister istemez şu soru geliyor:
“Kutsal anlamlar atfettiğimiz, dilimize pelesenk ettiğimiz aile kavramını kimden ve neden bu denli koruyoruz?”
Çünkü geçtiğimiz yıldan bu yana kadın cinayetlerine ilişkin açıklanan veriler, kadınların önemli bir bölümünün en güvende olmaları beklenen yerde, kendi evlerinde yaşamını yitirdiğini gösteriyor. Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu’nun verilerine göre, 2025 yılında en az 294 kadın erkekler tarafından öldürülürken, 297 kadın da şüpheli şekilde hayatını kaybetti. 2026’nın ilk altı ayında ise 150 kadın cinayeti kayıtlara geçti. Üstelik bu kadınların önemli bir bölümü eşleri, eski eşleri, babaları ve erkek kardeşleri gibi aile üyeleri tarafından hayattan koparıldı.
Çocuklar açısından da durum bundan bağımsız değil.
Bir çocuğun güvende olması beklenen yerin kendi ailesi olması gerekirken, aile içinde gerçekleşen istismar vakaları bize “aile” kavramının tek başına güvenlik anlamına gelmediğini gösteriyor.
Demek ki aile kavramını kutsallaştırmak, o ailenin içinde yaşayan herkesin güvende olduğu anlamına gelmiyor.
Cinsel yönelimi veya cinsiyet kimliği nedeniyle herhangi bir insanı toplum açısından tehdit olarak görmek ile bir insanın başkasına zarar veren yıkıcı bir eylemde bulunması aynı şey değildir. Çünkü bir insanın kimliği tek başına suçun kanıtı olamaz.
Bir insanı sırf bizim gibi olmadığı için görünmez kılmaya çalışmak, onu uçurumun kenarına biraz daha yaklaştırmaktan başka ne işe yarar ki?
Kendini ait hissetmekte zorlanan, ailesinde ve sosyal çevresinde kabul görmek için mücadele eden bir insanın üzerine devletin ve toplumun işaret parmağını çevirmek, toplumsal baskının ağırlığını daha da artırabilir. İnsanların kimlikleri nedeniyle dışlanması, eğitim ve çalışma hayatına katılımını, sosyal ilişkilerini ve kendilerini güvende hissetmelerini zorlaştırabilir.
Üstelik hem ailesine hem çevresine hem de topluma kendini kabul ettirebilmek için bin bir zorluk çeken bu kişilerin insan onuruna yakışır, saygın bir biçimde hayatını sürdürebilmek için sahip olduğu seçeneklerin de bu ötekileştirmelerle daralabileceğini unutmamak gerekir.
İnsanların kimlikleri nedeniyle hedef gösterilmesi, onları toplumun dışına itmekten başka ne işe yarar?
Anadolu tasavvufunun en önemli isimlerinden Yunus Emre’nin çağrısıyla insanlığı güzelliğe, sevgiye ve hoşgörüye çağırmalı; “Yaratılanı severim Yaradan’dan ötürü” düsturunu aklımızdan hiç çıkarmamalıyız. Çünkü hepimiz, inancımız ne olursa olsun, aynı dünyanın içinde yaşamaya ve birbirimizin hayatına dokunmaya mecbur olan varlıklarız.
Bu dünyada bizimle aynı kimlikleri taşımayan insanların da bizim gibi yaşamak, sevilmek, anlaşılmak ve var olmak istediğini unutmamalıyız. Kimseyi sırf farklı olduğu için incitmemek, insan olmanın en temel sorumluluklarından biri değil de nedir?
Bu ülkede kadınları, çocukları, hayvanları ve LGBTQ+ bireyleri korumamız gerekmektedir. Çünkü şiddet, toplumun daha savunmasız gördüğü kesimlere yöneldiğinde, yalnızca o kişilerin değil, hepimizin yaşamını etkileyen bir soruna dönüşür.
Kadınlar bu nedenle ülkede hâlâ “aile” çatısı altında ciddi sorunlarla karşı karşıya.
Kadınlar aile içinde değersizleştirilebiliyor, şiddete maruz kalabiliyor, zorbalığa uğrayabiliyor, cinsiyetçi kalıplarla sınırlandırılabiliyor ve ne yazık ki öldürülebiliyorlar.
Sonra aynı kadınlar toplum hayatına çıktıklarında başka duvarları aşarak kendilerine bir alan açmak zorunda kalıyor.
İş hayatında cam tavanları aşmaya, ekonomik özgürlüklerini kazanmaya, kendi kararlarını vermeye ve kendilerine biçilen geleneksel rollerin dışına çıkmaya çalışıyorlar.
Yani kadın bir yandan aile içinde varlığını korumaya çalışırken diğer yandan toplumun içinde kendi hayatının öznesi olabilmek için mücadele ediyor.
Bu nedenle “aile” kelimesinin kendisini parlatıp kutsallaştırmak yerine, o ailenin içinde yaşayan insanların nasıl bir hayat sürdüğüne bakmamızın en doğru yaklaşım olduğunu düşünüyorum.
Bir ailenin huzurlu olması; kadının hayatını paylaştığı kişiden korkmaması, çocuğun susmak zorunda bırakılmaması, kimsenin kimseden şiddet görmemesi ve bireylerin birbirleri üzerinde baskı kurmaması ile mümkün olabilir.
Ailede bir kişinin diğerleri üzerinde mutlak güç sahibi olması “aile düzeni” diye savunuluyorsa burada korunan şey ailenin huzuru değil, güç ilişkisi olabilir.
“Aileyi korumak, aile içindeki hiyerarşiyi korumakla aynı şey değildir.”
Yasa dışı bahis ve sanal kumarın kaç ailenin hayatını olumsuz etkilediği bir ortamda dikkatimizi LGBTQ+ bireylere değil de buralara yönlendirsek daha iyi olmaz mı? Küçücük çocukların çetelerin eline düşüp ellerine silah tutuşturulduğu bir dönemde, aileyi korumak için önce çocuklarımızı ve gençlerimizi koruma altına alsak daha iyi etmez miyiz?
Bir çocuğun istismardan korunması da, bir kadının şiddete uğramaması da, gençlerin yasa dışı bahis ağlarından uzak tutulması da, insanların uyuşturucu batağına saplanmaması da, suç gelirlerinin adım adım takip edilmesi de aynı toplumsal sorumluluk alanının içinde düşünülemez mi?
Aileyi korumak, yalnızca aile kavramını korumakla mümkün olabilir mi?
Yoksa aileyi korumak, o ailenin içinde yaşayan insanların güvenliğini, özgürlüğünü ve insan onurunu korumaktan mı geçer?
Dışarıda korkmadan yürüyebiliyor, eve döndüğünde kapını huzurla kapatabiliyor ve o kapının ardındaki insanların senin iyiliğini senden önce düşündüğüne inanıyorsan, işte o zaman gerçekten “Ailem Güvende” demek mümkün olacak.
Resim: Neş’e Erdok












