Önceki gün Zeyrek’teydim. Buraya 1998 yılında gelmiştim ilk defa, Kanal 6 muhabiri olarak Sadettin Tantan ile röportaj yapmaya. Çok sevdiğim bir bölgedir. Aradan 20 yıl geçmiş. Ömür ne hızlı akıyor… Tadilatı biten Zeyrek Camii’ni ve İstanbul kitapçısını gezme ve dinlenme amaçlı bu alana gittim. Fırsat buldukça cami gezmeyi, mümkünse beş vakti ayrı namazgâhlarda kılmayı severim. Kokusunu, dokusunu ve yapıldığı vakti zamanını düşünmeyi ve hissetmeyi amaç edinirim.
Caminin hemen bitişiğindeki İstanbul Kitapçısı’ndan iki kitap aldım. Biri „İstanbul’un 100 Camisi“, diğeri de Sadettin Öktem’in „Hayatımdan Portreler“ isimli kitabı… Öktem’in hatıratından bir dilbilimci sözü ve lügat kuralı olan „Lügâtte celâdet olmaz“ cümlesini okuyunca bundan bir bayram yazısı olur dedim.
Manası şudur: dilde bir kelimenin manası ve yazılışı için zanna, tecrübeye ve bağlamdan çıkarılan manaya itibar edilmez. Lügate bakmak şarttır. Bu arada farsçadan dilimize girmiş bulunup, kökü mütecellidane’dir. Yiğitlik göstermek manasındadır. Dilde kahramanlık olmaz. Manasını anlamadığın bir şey sorulduğunda, bilmiyorum deme erdemini göstermek gerekir.
Eskiler ya da büyüklerimiz konuşma kurallarına çok riayet ederlerdi. Yanlarında iken konuşmalarını dinlemeye doyamam. Hocam bu cümle ile ne kastettiniz diyesi gelmez insanın dinlerken.
Hilmi Yavuz, Ömer Tuğrul İnançer, Yavuz Bülent Bakiler, Semih Sergen ve tabii ki filmleri ile toplumu mutlu eden Safa Önal saatlerce konuşsalar da dinlesem, feyz alsam diye ağızlarının içine bakarım. Kardeşi Sezen Cumhur Önal, Trt ekranlarında müzik programı sunardı. Safa Ağabey ile evlerimiz çok karib olduğundan daha sık buluşuruz. Dün de bayramlaşmak için buluştuk.
Elinde Peyami Safa’nın önsözünü yazdığı kitabını getirmiş: „Dünyanın En Güzel Gemisi“.
„Safa Önal, şiir yerine hikâye yazan bir şairdir“ der Peyami Safa… Malumunuz vakti zamanında beraber iştigal etmişler. Önal, Peyami Safa’nın Türk Düşüncesi ve Yelpaze dergilerinde yazı müdürlüğü yaptı. 1960 baskısını da ayrıca takdim edeceğini söyledi. Bedii Faik’i, Necip Fazıl Kısakürek’i anlattı, ben dinledim.
Atilla Dorsay’ın cümlesidir. „Safa Önal olmasaydı da Türk sineması yine olurdu… Ama: Yeşilçam olur muydu, şüpheliyim.“
Bu durum, bu hâl, hak bir edeptir. Bu zamanda lügat ile ahkam kesmek, tefsir ve izaha yeltenmek, tevil etmek sakat arızalara sebebiyet verdiğinden; imanı ilgilendiren konularda, mana üzerinden pervasızca yapılan açıklamalar imanı zayıflatabilir.
Okyanusun ortasında pusulasız hareket etmekten ne umut edilebilir? Edebiyatta, Türkçe’de her kelime çok yere çekilebilir. İşte bir ekol üzere gitmek, her ekolün terminolojisiyle hareket etmek sağlıklıdır, sıhhattir, selamettir.
İslâm’ın, Kuran’ın en muteber terminolojisini Peygamberin sünneti oluşturmuştur. İzahsız noktaları açıklamakla yalnız bırakmadığı gibi, çelişkiyi haiz bir mesele varsa da örnekleme vesilesi ile çözmüştür.
İslâm gibi bir mana deryası için; tesbih gibi aynı ip üzerinde manalar oluşturmak kolay değildir. Mesela Allah’ın eli ile yeryüzüne indirdiği ya da ayağı arşa değer gibi bir benzetmede bulunsan; bu tasvirden Allah’ın zatına öyle sualler gelecek ki, anlatmak istediğinden uzaklaşmış olacaksın. İnsanda uyandırdığı zincirleme hezeyanlar akıl almaz bir küfre götürebilir kişiyi.
Basit bir mana bile haricen kemale ermene vesile olabilecekken, dinin lügatine yeni bir mana karıştırmak çok tehlikeli ve zararlı düşebilir.
Bunu rahmetli Cemil Meriç çok güzel özetler ve der ki: “İslâm şahsiyet, celâdet (yiğitlik) demektir (…) İslâm’ın bu beşeri kıymetlere sahip olduğuna inanıyorum (…) bu celâdeti kaybettiği gün sukut etti. Zürriyeti, erkekliği kalmadı. Her darbeye, her zıpçıktıya teslim olur hale geldi. Günahlarımız büyüktür maalesef ve günahlarımızın başında celâdet mahrumiyeti gelir. Medeni cesaretten mahrumiyet yani.“













celadet farsça kökenli bir kelime diye mi yazmışsınız, yoksa ben mi yanlış okudum. lugate bakmak lazım.
Kommentarfunktion ist geschlossen.