27.4 C
İzmir
18.5 C
Istanbul
23.3 C
Ankara
Mittwoch, September 16, 2026 6:57:09
Start Din Emekli müftü Emin Arık yazdı: Pozitivizm

Emekli müftü Emin Arık yazdı: Pozitivizm

0
64

Pozitivizm, ilkeleri, Fransız düşünürü Auguste Comte (1798-1857) tarafından ortaya konan, Littré (1801-1881), Taine (1828-1893) ve Mill (1806-1873) gibi birçok tanınmış taraftarı bulunan felsefi bir doktrindir. A. Comte ve onun ekolünü benimseyenlere göre, zihin ancak tecrübe ve deneye dayalı hakikatleri elde edebilir. Mutlak olanı zihin kavrayamaz. Mutlak olan, bir bilinmez alandır. Bu sebeple metafizik meseleleri hiç düşünmemek gerekir. Ancak, vakıalara dayalı müspet ilim hakiki ilimdir.

Pozitivizm, daha açık ifadeyle, teoloji ve metafizik içermeyen, sadece fiziksel ve maddi dünyanın gerçeklerine dayalı bilim anlayışıdır. Pozitivizme göre, insanın ve insanlığın bilimden başka bir kurtuluşu yoktur. Pozitivizm bir kurtuluş reçetesidir. Taraftarlarının adlandırdığı şekliyle o, “bilimsel dünya kavrayışı ve görüşü”, eleştirmenlerden Horkheimer’in (1895-1973) adlandırdığı şekliyle  “felsefi teknokrasidir…” Pozitivizm, bu anlamda, bilim hakkında bir ideoloji, bir bilim ideolojisidir.

Auguste Comte‘a göre, sosyal tekâmülün en son safhası, pozitivist cemiyetin doğuşuydu. Yani bütün cemiyetler teolojik ve metafizik safhadan geçtikten sonra pozitivist bir zihniyete ulaşacaklardı. Bir cemiyeti bu son tekâmül safhasına ulaştırabilmek için yapılacak bütün iş, bir entelektüel reformdan ibaretti. İnsanlara müspet ilim aşılanmalı, onların kafalarından teolojik ve metafizik düşünce çıkarılmalıydı. 

Comte, bu düşüncelerinin gerçekleşmesi için verdiği programda ideal cemiyetin şehir planlarına kadar bütün ayrıntıyı göstermekle beraber, pozitivist zihniyeti yerleştirmek üzere kullanılacak vasıtalar hakkında bilgi vermiyor. Mamafih, kendisi esas itibariyle devrimci bir tip değildir, her şeyin sulh ve sükûnet içinde olmasını ister. Zaten ona göre bu tekâmül, tarihi bir kaderdir, nasıl olsa olacaktır.

Comte’un hemen arkasından gelen ve daha çok onun düşüncelerini paylaşan Dürkheim (1858-1917) de, günümüz (on dokuzuncu yüzyıl sonu, yirminci yüzyıl başı) cemiyetinin rasyonalist/akılcı düşünce safhasına gelmiş olduğunu söylüyordu.

Her iki sosyolog-filozof, geçen yüzyıl Batı düşüncesinde dine karşı takınılan tavırda, en etkili iki örnektir. Bu iki pozitivist filozofun görüşleri yüzündendir ki, gerek Batılı, gerekse Batı taraflısı aydınların pek çoğunda şu fikir hâkim olmuştur: 

1- Din artık devrini tamamlamış bir sosyal müessesedir; modern cemiyetin esas vasfı, klasik dinlerin tesirinden çıkarak rasyonel düşünceyi hâkim kılmasıdır. 

2- Modern cemiyetin ahlâkı dine değil, ilme dayanacaktır. 

Gerek Comte’un gerekse Dürkheim’in asıl gayesi artık Hıristiyanlığın veya herhangi bir geleneksel dinin beslemekten aciz kaldığı sosyal ahlâk için tatminkâr bir kaynak bulmaktı. Muhakkak ki, ikisi de, kendi düşüncelerinin modernleşme çabası içindeki memleketler için bir çeşit kalkınma programı teşkil edeceğini hiç düşünmemişlerdi. Fakat Avrupa’ya dönerek onu model almak isteyenler ister-istemez orada yaygın olan felsefi ve sosyolojik görüşleri de modern Avrupa’nın temel vasıflarından saydılar. Gariptir ki, Auguste Comte o devrin Türkiye’sini kendisi için hür bir atmosfer olarak görürken, Türkiye’de hürriyetsizlikten şikâyet eden ve Paris’e kaçan Jön Türkler orada pozitivizmin avami (vulgaire) bir çeşidi ile beslenmişler ve bu fikirlerin Türkiye’yi kurtaracağını sanmışlardı. Ahmet Rıza (1858-1930) ve arkadaşlarının “ispatiye mesleği” dedikleri pozitivizm, Türkiye’de fikir sahasında gayet kısır kaldı, fakat münevverlerin/entelektüellerin siyasi ve sosyal değişme karşısındaki tavırlarında önemli bir unsur teşkil etti.

19. Yüzyılda, Avrupa’daki Aydınlanma’dan etkilenen bizim ilk aydınlanmacılarımız, pozitivizmi neredeyse “yeni bir din” olarak algıladılar. Meselâ, “aydınlanma görüşünü” temsil eden Şinasi’ye (1826-1871) göre, girdiğimiz yeni medeniyetin, Avrupa’nın mucizesi, akıl ve kanundur. Kanun bu yeni dinin getirdiği hükümlerin temelidir. Ve bilim de, kul köle olunması gereken yeni bir “değer”, yeni bir “kutsal”dır. Bir geç-Tanzimat aydını olan Tevfik Fikret (1867-1915), “kul köleyiz bilime” derken, “bilim sarhoşluğu”ndan yeni bir kölelik biçimi  icat ettiğinin (?!) farkında bile değildi… Maalesef Aydınlanma’yı bir “din” olarak kabullenen Tanzimat kafası, ne yazık ki yüzyıl sonra da “Marksizm”i yine bir “din”, ya da dinin yerine geçen bir “sistem” olarak anlayacaktır. 

Cumhuriyet döneminde de etkisini sürdürecek olan pozitivizmin başlıca iki yanılgısı oldu. 

Birincisi: Batı’yı sadece aydınlanmadan ibaret sandı. Oysa “modern Batı düşüncesi”, kendi mistik-metafizik öğelerini, Hıristiyânî motiflerini oldum olası taşıdı. Bu Descartes’da da böyleydi, Hegel’de de, hatta günümüzün “pozitivist” Wittgenstein’ında da… O kadar ki, Wittgenstein, I. Dünya Savaşı’nda “pozitivizmin âmentüsü” sayılan ünlü Tractatus’unu yazarken Tolstoy’un, “İncil’in Kısa Tasviri” kitabını elinden düşürmüyordu. 

İkincisi: Daha da tehlikeli bir yanılgıydı ikincisi… Sanıldı ki, bin yıllık tarihi, gelenekleri, dini ve dünyevi inançları, tasavvurları olan bir toplum, bir hafıza kaybına uğratılarak, “topyekün” başka bir uygarlığın içine sokulabilir. Bu yöndeki çabalar, bugün çekilen pek çok sıkıntının nedenidir.

Pozitivizm, ilahi dinlere karşı açtığı mücadelede haksızdır ve yenik düşmüştür. Metafiziği inkâr eden, dinlerin ortadan kalkacağını, insanların dinlere ihtiyaç hissetmeden yaşayabileceklerini iddia eden Comte, ilginçtir ki, daha sonraları, şekil ve prensiplerini Katolik mezhebinden alan bir din kurma gayretine girdi. Dinleri gereksiz gören kişi, yeni bir din inşa etmek için kafa yoruyordu. İnsanlık dini… Evet, bu yeni dinin Tanrısı (!) “İnsanlık!”,  mucizeleri (!) ise “ilmî buluşlardı”.

Auguste Comte, “insanlık dini” diye, özel ayin ve ibadetleriyle bir din icat ederek bir nevi peygamberlik iddiasına kalkışmış, fakat neticede başarılı olamamış ve gülünç duruma düşmüştür.

Comte ve onun takipçisi Dürkheim’in din hakkındaki görüşlerinin tenkidi ile ilgili ayrıca şunlar söylenebilir: Her ikisinin görüşleri de ilmi teori olmaktan ziyade, birer tarihi kehanet doktrininden başka bir şey değildir. Bu yüzden pozitivizmin sadece sosyoloji tarihi içinde belli bir yeri vardır. Dinlerin yerini tutabilmesi tabii ki imkânsızdır. 

Din, sosyal müesseselerin en köklü olanıdır ve ilahidir. İlahi dinler vahye dayalıdır. Dinlerin sahibi, kurucusu Allah’tır. Allah, insanlar içinden seçtiği peygamberleri aracılığı ile insanlara ilahi dinler göndermiştir. Filozof da olsa, sosyolog da olsa hiçbir beşer, hiçbir insan, adı ne olursa olsun, herhangi bir din ortaya koyma konumunda olamaz. Bunu deneyenler olmuş ama başarılı olamamışlar ve onların beyhude girişimleri sonuçsuz kalmıştır. Tarih içinde zaman zaman görülen, yaşadığımız yüzyılda dahi karşılaşılan sahte peygamberler her zaman komik duruma düşmüşlerdir.  

Hem dinin ve ilmin sahaları ayrıdır, farklıdır. “Neden” ve “niçin”ler bilimin değil, dinin sahasına girer. “Kant”, “Pratik Aklın Eleştirisi” adlı eserinde, bilimin ve felsefenin metafiziği bilemeyeceğini ve bu konuda yetkisiz olduğunu söyleyerek ona sınır çizmiştir. 

“Dünyanın niçin var olduğu sorusu bilimsel bir soru değildir, çünkü onun cevabı tecrübî doğrulama alanına girmez”, diyor Etienne Gilson.

Dünyanın niçin yaratıldığı, ölüm ve sonrası, hayatın gerçek anlamı,  hayatın nihai gayesinin ne olduğu vb. sorulara bilimsel açıklama getirebilmek mümkün değildir, bunlar ilmin değil, dinin konularıdır. 

Kuramsal fiziğin büyük dâhisi Stephen Hawking; “Bilim, evrenin nasıl başladığı problemini çözebilirse de, ‘neden var?’ sorusunu cevaplayamaz. Ben bunun cevabını bilmiyorum” diyor. 

“Hawking” ve onun gibi düşünen diğerleri bu konuda hiçbir şekilde yadırganamaz. İlim disiplini içinde, “Kâinat neden var?”, “Niçin yaratıldık”, “Biz ve evren niçin varız?”, “ölüm ve ötesi” vb. sorulara cevap bulmak son derece zordur. Evet, bilim bu soruların cevaplarını veremez! Fakat bilim bunların cevabını veremez diye; hayatın, evrenin ve insanın varoluşunun nedeni ve gayesi yoktur, denilebilir mi? Bilim bu konularda yetkili değilse, eşya ve hadiselerin menşei, bir ilk sebebi ve varlığın gayesi yoktur, denebilir mi? Elbette denemez!

Materyalistler gibi tefekkür tembelliğine kapılarak meseleyi tesadüflere bağlamak ne kadar hatalı ise, pozitivistler gibi gurura kapılarak kendi gözlem ve deneylerinin dışında başka bir hakikat tanımamak da aynı şekilde hatalıdır. 

Bugün ilim, kendi sahasını kabullenmiş, dinin sahasına da saygı gösterir olmuştur. Ve çağımızın en büyük ilim adamları, pozitif ilimlerin Allah’ı inkâr değil, ispat edici neticeler verdiğini ortaya koymuşlardır.

Artık büyük bir açık yüreklilikle söyleyebiliriz ki, en içten ve samimi bir imana sahip olanlar; çok yönlü okuyan, araştıran, derin düşünen ve bilimle meşgul olan insanlardır.

Zaman ve ilmin verileri, pozitivizmi haklı çıkarmamıştır.