Meşhur laftır; “söze bakarım söz mü diye, söyleyene bakarım adam mı diye“.
Ekrem İmamoğlu’nun sözlerini dinlediğimizde ve buna dair Demirören Medya’nın 4 organından aynı anda verilen yanıtı gördüğümüzde aklımıza bu lafın versiyonları geldi.
Ne demişti İmamoğlu:
“Medya insanların bilgi alma haklarını korumak zorundadır. Bazı medya kanallarını anladık, onları bir kenara koyuyorum. Anadolu Ajansı da dahil. Ama bazı aileler, bazı iş insanları var. Ben onların patronluğunu yaptığı medya kanallarında sesimin kısılmasını, onlar adına değil, geçmişleri adına, aileleri adına, üzüntüyle takip ediyorum. Rakibimiz adına 10 kişi konuşuyor, her birini naklen veriyorlar. Benim de onlara cevabım var, beni neden göstermiyorsunuz? İsim veriyorum, NTV’yi, Habertürk’ü, Ciner ailesini, CNN Türk’ü, Demirören ailesini takip ediyorum. İş dünyasına yaptıkları katkılardan dolayı kendilerini uyarmayı kendime hak gördüğüm için uyarıyorum. Gün gelir isimlerini anmaktan bile vazgeçerim.”
Bu sözlere yanıt ise aynı cümle ile geliyor:
„İmamoğlu’nun medyayı tehdidini üzüntüyle takip ediyoruz“
Başlangıçtaki cümleye dönecek olursak, medyaya bakalım medya mı diye, tehdide bakalım tehdit mi diye.
Medya’nın manası kitle iletişimi etimolojisi (kökeni) medium yani ortada olmak.
Tehdit manası; göz korkutma, etimolojisi kırma, yıkma, korkutarak ele geçirme.
Sözcüklerin anlamına ve kökenine bakacak olursak, ortada medya da yok tehdit de…
Ne diyor İmamoğlu “medya olun, yani medium olun; yani ortada olun. Bir tarafa meyletmeyin. Sözümü kesmeyin, beni de yayınlayın, benim görüşümü de kitlelere ulaştırın. Bunu yapmazsanız sizin adınızı anmam” diyor.
Adını anmamak ne zamandan beri korkutucu bir şey, ele geçirme vesilesi? Bakın artık sizi muhatap almam diyen birinden korkuyorsanız ciddi bir kişilik sorunu yaşıyorsunuz anlamına gelir. Adınız anılmadığında yok olacağınızı mı düşünüyorsunuz?
Bana İmamoğlu’nun bu çıkışı bir başka sahneyi hatırlattı: Şu anda Edirne cezaevinde AİHM kararını hiçe sayan iktidarın neredeyse 3 yıldır tuttuğu Selahattin Demirtaş’ın Sancaktepe mitingini. 7 Haziran seçimlerinden hemen önce İmamoğlu’nun isimlerini dahi zikretmeyip “bazı” ortak paydada topladığı gazeteleri teatral bir biçimde parça pinçik etmişti Demirtaş. Aradan neredeyse 4 sene geçti. Demirtaş’ın parçaladığı gazetelere katılım bu defa geçmişin ana akımından geldi.
Anadolu yakasının farklı bir köşesinden seslenen İmamoğlu ana akım bilinen gazetelere, kanallara havuza bağladıkları kanallarını biraz da olsa kendisine açma konusunda talebini dolaysız biçimde iletti.
Seçimden önce bunu istemedi, “Canınız sağolsun” dedi. Ama seçim bitti. O artık başkan adayı değil. Seçilmiş bir başkan. Cumhurbaşkanı dahi bunu teyit ediyor; yargı kararı ile bu durumun iptalini istemesi seçilmişliğin gerçekliğini değiştirmiyor, tam aksine teyit ediyor.
İstanbul’un Belediye Başkanı olarak seçilmiş bir adayın görüşlerini aktarıp aktarmayacağı konusunda kendisine gazete ya da televizyon diyen, basın kuruluşu olduğunu iddia edenlerin talepkar olmasından daha normal bir şey olabilir mi?
AKP iktidarının son 4 yılı Selahattin Demirtaş’ın Sancaktepe mitinginden, İmamoğlu’nun Kartal buluşmasına Türkiye’de Takvim-i Vekayi’den beri teşekkül etmiş basın geleneğine, basın hürriyetine, basın bağımsızlığına ağır atakların vardığı aşamayı göstermesi bakımından ibretlik olmuştur.
Namık Kemal’den Şinasi’ye, Mithat Paşa’dan Hasan Tahsin’e, Sedat Simavi’den Ali Naci Karacan’a, bu ülkenin basın tarihine ter dökmüş tüm kurucu atalar herhalde bu olanları görse derinden ah ederdi.
İktidarın toptan bir tutumla bünyesine aldığı ve aslında kimilerine göre de yok etmek için bunu yaptığı anlaşılan bir zamanların saygın mediumları (aracı anlamı da vardır. Toplumsal aracılık basının bir görevidir aynı zamanda) artık yok hükmünde iktidar yayın organından ibaret mevkuteye dönüşmüş durumda.
İmamoğlu’na medyayı tehdit ediyorsun serzenişi, ortada medya ve tehdit olmadığı için aslında bizatihi bir meydan okuma.
Kendisinin farkında olan ve arkasındaki sermayenin çıkarlarını siyasi iktidara alonjlayan (ekleyen), bu kurumların sönen bir muma benzeyen varlıklarını son ana kadar kullanma telaşından ötesi değil.
İktidar ile kurdukları “simbiyoz ilişki” tutarlılık kaygısı asgari olan yazarlarını dahi ikna etmeyen bu yayınların son bir hamle ile rakibi kendi silahı ile vurma telaşı ise gözden kaçmıyor.
Tutarlılık kaygısı olmayan ve zaten çok önce merkeze savrulmuş olan A.Hakan’ın durumdan hiç rahatsız olmadan geçirdiği 7 uzun gün aslında tüm bu olanların özeti…
Hiçbir ideolojik kaygı ve kısıt hissetmeden adeta bugünler için merkeze transfer olmuş Ahmet Hakan’ın 3 cümleden ibaret 5-6 başlıkla eski futbol literatüründeki libero gibi koşuşturması tam da Türkiye’de ana akım özelliğini imha etmiş bu yapıların son dakika telaşının dolaysız yansıması gibi.
Ekrem İmamoğlu’nu medyayı tehditle itham ederek, taraf oldukları iktidar ile birlikteliklerini de makul bir durum gibi gösterecek kadar gerçeklikten kopmasına şaşırmıyoruz.
Uzun bir süredir bu ülkede hiçbir şeye şaşırmıyoruz.
Futbolda artık libero yok.
Liberolu dönem bitti.
Her yere koşturan, serbest adam gibi oynayan futbolculara kimse paye vermiyor.
Ne güzel tevafuk ki basında da aynısı oluyor.
Ekrem İmamoğlu sakince sizi uyarıyor.
İsminizin tarihten tamamen silinmemesi için son günler saatler diyor.
Or’da (tarafsız bölgede) kimse var mı?












Sen boşver tehdidi sözü , yazana bak yazar mı diye avukatlığa soyunan bak hukukçu mu diye. Selamlar
Yoruma bakarım yorum mu diye Türkçeye bakarım Türkçe mi diye. Beyefendi size sual etmiştim daha ona cevab veremediniz
Kommentarfunktion ist geschlossen.