Bazen bir cümle, bir partinin bütün ideolojik röntgenini çeker. Öyle uzun analizlere, siyaset bilimi kitaplarına, kalın dipnotlara gerek kalmaz. Bir siyasetçi çıkar ve der ki: “Ana dili Kürtçe olmayan bir aday gösterilirse destekleriz.” Ki bu TİP Genel Başkanıysa… İşte o an film kopar.
Efendiler!
Bu bir gaf değildir. Bu bir sürçülisan değildir. Bu, bilinçaltının mikrofona yakalanmış hâlidir. Çünkü bu cümlenin çıplak anlamı şudur: “Kürt seçmen tamam, Kürt emeği tamam, Kürt’ün sandığı tamam; ama Kürt’ün kendisi mümkünse vitrinde çok görünmesin.”
Bravo!
Sosyalizmin Türkiye şubesinde keşfedilen yeni devrimci teori bu mu şimdi?
Kimliği temsil etmek değil, kimliği ambalajlamak. Halkı özgürleştirmek değil, halkı pazarlanabilir hâle getirmek. Ne kadar ilerici! Ne kadar bilimsel! Ne kadar belediye meclisi kokan bir devrimcilik!
Burada meseleyi yanlış anlayanlar var.
Diyorlar ki: “Efendim, bu seçim kazanma stratejisidir.”
Hayır. Bu strateji değil. Bu teslimiyettir. Daha kötüsü, toplumsal önyargıyı veri kabul edip ona siyaset diye secde etmektir.
Gerçek sol ne yapar? “Seçilemez” denen kimliği seçilebilir kılmak için dövüşür.
Kürt seçilemez mi deniyor? O zaman Kürt’ü seçtirir.
Alevi seçilemez mi deniyor? O zaman Alevi’yi seçtirir.
Kadın seçilemez mi deniyor? O zaman kadını seçtirir.
İşçi seçilemez mi deniyor? O zaman işçiyi seçtirir.
Solun tarihsel fonksiyonu budur.
Toplumun geri yanlarına yaslanmak değil; toplumun ileri yanlarını örgütlemek. Önyargıyı okşamak değil; önyargının ensesine tokadı indirmek. Ama bizde bazı “sol” yapılar başka bir şey keşfetmiş durumda. Adına realizm diyorlar.
Ben adına ideolojik obezite diyorum.
Çok yemişler. Az düşünmüşler. Çok taktik yapmışlar. Az ilke taşımışlar.
Sonuç?
Sol değil, siyasi emlakçılık.
Şimdi birileri çıkıp diyecek ki: “Aman efendim, böyle sert yazmayalım. İttifak zarar görür.”
Hangi ittifak? Kimle kimin ittifakı? Kürt’ün oyuyla seçilip, sonra Kürt’ün kimliğine mesafe ayarı çekenlerin ittifakı mı? Kürt siyasetinin sırtında Meclis’e girip, sonra Kürt kimliğini seçim matematiğinde risk hanesine yazanların ittifakı mı?
Efendiler, ittifak dediğiniz şey ortaklık ister. Ortaklık da onur ister. Bir tarafın kimliği oy deposu, öbür tarafın konforu strateji olursa bunun adı ittifak olmaz. Bunun adı ucuz pragmatizmdir. Siyasette pragmatizm bazen gereklidir. Ama aşırı pragmatizm, ideolojinin asididir.
Önce ilkeleri inceltir. Sonra belleği eritir. Sonra ahlakı çözer. En sonunda da geriye parlak laflar, güzel afişler, üç beş televizyon cümlesi ve bomboş bir “halkçılık” kalır.
Bilimsel konuşalım. Biyolojide bir organizma çevreye uyum sağlar. Ama aşırı uyum, organizmayı kendi olmaktan çıkarır. Bukalemun hayatta kalır. Bukalemundan devrimci olmaz.
Siyasette de böyledir. Her rüzgâra göre renk değiştiren yapı, en sonunda kendi rengini unutur. Bugün Türkiye’de bazı sol çevrelerin yaşadığı tam olarak budur. Kimlik meselesinde cesaret gösteremiyorlar. Sınıf meselesinde süreklilik gösteremiyorlar. Devlet meselesinde berraklık gösteremiyorlar.
Ama seçim mühendisliğinde maşallah!
Kuyumcu terazisi gibi çalışıyorlar. Şu mahallede Kürt görünürse oy kaçar. Bu ilçede Alevi öne çıkarsa merkez seçmen ürker. Orada kadın aday fazla radikal durur. Burada işçi aday “profesyonel” görünmez. Şurada Türk bayrağı sallarsam, Mustafa Kemal’den alıntı yaparsam, perişan olurum!
Sonra da buna “halkın gerçekliği” diyorlar.
Hayır kardeşim.
Bu halkın gerçekliği değil. Bu sizin korkaklığınız. Toplumdaki geriliği veri alıp onun üzerine siyaset kurarsanız, o gerilik sizin de ideolojiniz olur.
Nitekim oldu.
Şimdi dönüp tarihe bakalım. Klasik sosyalist hareketin en büyük trajedisi nedir?
İktidar arzusunu özgürlük arzusunun önüne koymasıdır.
Anarşistlerin başına gelen de budur.
Rusya’da Kronstadt. İspanya iç savaşında Barcelona. Dün “yoldaş” denilenlerin bugün “tasfiye unsuru” ilan edilmesi. Dün birlikte eylem yapanların bugün “disiplinsiz”, “küçük burjuva”, “provokatör” diye yaftalanması.
Tanıdık değil mi? Çok tanıdık.
Çünkü iktidar arzusu, solun en eski uyuşturucusudur. İlk dozda “strateji” dersiniz. İkinci dozda “zorunluluk” dersiniz. Üçüncü dozda “tarihsel koşullar” dersiniz. Sonra bir bakmışsınız, en yakın müttefikinizin kimliğini bile seçim hesabının gider kalemine yazmışsınız.
Ve bunu da devrimcilik diye anlatıyorsunuz.
Pes!
Erkan Baş’ın alt benliğinin çalıştırdığı sosyal medya fedailerinin açıklaması ise;
“Toplum hazır değilmiş!” Efendiler, toplum neye kendiliğinden hazır oldu ki? Kadınların oy hakkına mı hazırdı? İşçilerin sendikasına mı hazırdı? Köleliğin kaldırılmasına mı hazırdı? Siyahların yurttaşlığına mı hazırdı? Ana dil hakkına mı hazırdı?
Toplum dediğiniz şey hazır bulunmaz. Hazırlanır. Solun görevi de budur.
Ama bizim bazı solcular, toplumu hazırlamak yerine anket şirketinin Excel tablosuna teslim olmuş durumda.
Excel sosyalizmi!
Hücrelere bölünmüş devrimcilik. A sütununda Kürt seçmen. B sütununda Türk sosyalistler. C sütununda belediye ihtimali. D sütununda televizyon görünürlüğü. E sütununda suskunluk.
Sonra formül: =İLKE-ONUR+KOLTUК Sonuç? Sıfır. Siyasal sıfır. Ahlaki sıfır. Tarihsel sıfır.
Bunu söylediğiniz zaman da hemen entelektüel savunma mekanizması devreye giriyor:
“Somut koşulların somut tahlili.”
Bu lafın arkasına sığınmaktan bıkmadınız mı? Somut koşulların somut tahlili, ilkesizliğin noter kâğıdı değildir. Lenin’den cümle alıp Makyavel’e fatura kesemezsiniz. Bir de işin şu tarafı var.
Bu tür açıklamalar tesadüfen yapılmaz. Türkiye siyasetinde kimlikler üzerinden aday belirleme, sadece temsil tartışması değildir. Aynı zamanda makbuliyet üretimidir. Kimin makbul Kürt olduğu. Kimin makbul solcu Türk olduğu. Kimin makbul aday olduğu. Kimin “geniş seçmene” uygun olduğu. Bu makbuliyet laboratuvarında, Sosyalistten önce Sosyalizm çıkarılır. Alevi’den önce Alevilik çıkarılır. İşçiden önce işçilik çıkarılır. Kadından önce kadınlık çıkarılır.
Geriye steril bir aday kalır; Kokusuz. Risksiz. Tepkisiz. Kimliksiz. Ve seçilebilir!
İşte yeni solun büyük keşfi budur: Halkı temsil etmek için önce halkı halk yapan şeyi budamak.
Peki buna sol mu diyeceğiz? Ben demem. Buna olsa olsa “merkez siyasetin kırmızı rozet takmış hâli” denir.
Şimdi kimse kızmasın. Ama Türkiye’de bazı sol yapılar, iktidarın ideolojik diline karşı mücadele etmek yerine, o dilin seçmen üzerindeki etkisini veri alıp kendini ona göre ayarlıyor. Bu, yenilginin ta kendisidir. Üstelik tehlikeli bir yenilgi.
Çünkü sağcı sağcılık yaptığında kimse şaşırmaz. Ama solcu, sağın önyargısını sol adına yeniden üretirse işte orada toplumsal zehir iki kat etkili olur.
Birinci zehir sağdan gelir. İkinci zehir soldan meşruiyet alır. Sosyalist Kürt’e “sen bekle” demenin sağcı versiyonu bellidir. Ama solcu Türk’e versiyonu daha sinsidir: “Sen haklısın ama şimdi zamanı değil.” Zamanı değilmiş! Ne zaman? Kürt kimliği Türk seçmeni rahatsız etmeyince mi? Kimlik mücadelesi belediye kazanımına zarar vermeyince mi?
Böyle solculuk olmaz. Böyle ancak kariyer planlaması olur.
Efendiler, burada mesele Erkan Baş meselesi değildir sadece.
Erkan Baş bir semptomdur. Hastalık daha derindedir. Hastalık, solun kendi tarihsel misyonundan vazgeçip sistem içi konumlanmayı devrimcilik sanmasıdır. Hastalık, popülizmin ideolojiyi yemesidir. Hastalık, oportünizmin ahlak diye pazarlanmasıdır. Hastalık, kimlik mücadelesini sınıf mücadelesine rakip sanan o eski, bayat, doktriner cehalettir.
Evet, cehalet.
Çünkü sınıf ile kimliği birbirine düşman görmek, sosyal teori bilmemektir. İşçi dediğin soyut bir fabrika figürü değildir. İşçi Kürt de olur, Türk’te, Rum’da, olur Ermeni’de. Kadın da olur. Alevi de olur. Göçmen de olur. LGBTİ+ da olur. Ana dili Türkçe olmayan da olur.
Sınıf, kimliksiz bir manken değildir. Sınıf, tarihin ve toplumun içinde yaşayan gerçek insandır. Bunu anlamayan solcu, Marksizm okumuş olabilir. Ama toplum okumamıştır.
Kitap bitirmiştir. Hayat kaçırmıştır.
Şimdi dönelim asıl soruya.
Bir sol parti, ki Türkiye İşçi Partisi gibi sosyalist olduğunu iddia eden bir parti; DEM Parti’nin ki ortağı olan DEM Parti’nin ana dili Kürtçe olmayan adayını desteklemeyi neden özellikle vurgular?
Sıradan bir seçim hesabı mı? Belki. Türk seçmenin milliyetçi refleksine göz kırpma mı? Muhtemelen. Kürt oyunu zaten cebinde varsayma mı? Kesinlikle.
Ama daha kötüsü de olabilir; Belli ki Türkiye’de bazı sol yapıların bilinçaltında hâlâ şu eski tortu duruyor: “Kürt meselesi tamam, ama Kürtlük fazla görünür olmasın.”
İşte asıl korkutucu olan bu. Çünkü bu, sağın açık inkârından daha rafine bir inkârdır. Sağ der ki: “Yok.” Bu tip sol der ki: “Varsın, ama biraz arkada dursun.” Sağ kapıyı kapatır. Bu tip sol sahne ışığını kısar.
Sonuç değişir mi? Kürt yine görünmez olur. İşte bu yüzden Kürt Sosyalistlerinin tepkisi haklıdır. Hem de fazlasıyla haklıdır.
Çünkü gerçek sol, toplumun önyargısına göre aday mühendisliği yapmaz. Gerçek sol, o önyargının alnına projektör tutar. Gerçek sol, rant düzenine değil halka yaslanır. Gerçek sol, siyasi hesabını bağımsız tutar. Gerçek sol, kimsenin grup sıralarında fotoğraf verip sonra kimlik pazarlığı yapmaz. Gerçek sol, “seçilemez” denenleri seçilebilir kılar.
Yapamıyorsa da hiç değilse susar.
Çünkü bazı cümleler vardır. Söylenince sadece sahibini değil, koca bir geleneği ele verir. Bu cümle de öyle. Bize şunu gösterdi: Türkiye’de bazı solcular, Kürtlerle ittifak yapmak istiyor. Ama Kürtlüğün kendisiyle yüzleşmek istemiyor.
Peki asıl soru şu değil mi?
Eğer bir sol hareket, Kürt’ün oyunu istiyor ama Kürt’ten ürküyorsa, o hareket gerçekten iktidara mı yürüyordur; yoksa çoktan sistem aklının küçük bir taşeronu hâline mi gelmiştir?












