Özgürlükle ilgili düşünüyoruz. Özgür olmak istiyoruz ama çoğu zaman da özgürlüklerimizin kısıtlandığını görüyoruz.
Tanrı’nın bile özgür olmadığı bir alanda, insan olarak nasıl özgür olabiliriz?
Özgürlük, yıldızlara bakmak ve onlara ulaşmak, istemek gibi. Onlara ulaşmamız zor ama hedefimiz orası olunca gökyüzünde daha da yükseliyoruz.
Biz özgürlükten bahsettikçe, sanki bunu istemeyenler ve engel olmak isteyenler de artıyor. Devletler, hükümetler ve içinde yaşadığımız toplum.
Sosyoloji, bireyle toplum arasındaki ilişkileri inceler ve ayrıca toplum kurumlarının birbirleriyle ilişkikerini de.
İnsan grubunun toplum olması için bireylerin ortak kültürü ve ortak kurumları ve bunların arasında karşılıklı ilişkilerin olması gerekir. Yani bence dinamik bir yapı. Karşılıklı ilişki şeklinde olmalı.
Ama bugün farklı. Toplum tek yönde bize kurallarını dayatıyor.
Bu kuralları ortaya koyan başka kurumlar da var: Din yani cami ve kilise. Cami ve kilisenin oluşturduğu kültür. Geleneksel yapının sunduğu eskiye dair dayatmacı kültür de bunun içinde.
Bizleri bir kalıba sokmak için bize roller ve yaşam tarzı sunuyor. Yapmadığınız zaman da ‘aykırı’ olarak damgalıyor.
Aykırı olmak.
Toplumun dayattığı kalıplara ve rollere girmemek, dayatılan düzeni kabul etmemek.
Anarşizm.
Ararşist olmak.
Ödül ve cezalarla bize dayatılan normları kabul etmemek anarşist olmak oluyor.
Bize dayatılan toplumsal roller ve beklentiler bizim özgürlüğümüze vurulan darbeler. Almanya’daki toplumsal baskı da çok fazla. Özgür bir ülke ama toplumun dayattığı sosyal baskı özgürlüğü engelliyor. Zayıf kişilikli olanlar uyuyor, uymak zorunda kalıyor. Direnmek zor ve direnince dışlanma da geliyor.
Bu dayatmalar neler?
Saat 22.00 de yatmak ve sabah erken kalkmak, hafta ortası akşamları gürültü yapmadan saat 20.00 de evlere kapanmak, gece eğlenceye gitseniz de sabah erkenden uyanık olmak, eksiksiz bir özgeçmişe sahip olmak, iş aramak ve bulmak, evlenmek ve sonra kendi evini almak, yılda üç defa tatile gitmek ve bunu topluma sunmak. Özel emeklilik yaptırmak, para biriktirmek, akşamları ekmekle kahvaltı yapmak, sıcak yemeği gün ortasında dışarıda yemek, marka kıyafetler satın almak ve bunu göstermek, ciddi gazeteleri takip etmek, işyerinde sürekli dinamik olmak….
Ve birçok dayatmalar.
Kadınlar olanlar için daha da fazla dayatmalar.
Hem güçlü ve hem de yorulmayan kadın olmak, hem işveli hem de sert görünüşlü kadın olmak, erkeklerden kendini korumak ama aynı zamanda da onlarla iletişim içinde olmak, iş kadını olmak, erkeklerden hoşlanmak, çalışan ve başarılı kadın olmak, zayıf ve güzel olmak ve daha neler neler…
Toplum erkeklere de dayatıyor: İyi bir iş sahibi olmak, çok para kazanmak, futbolla ilgilenmek, erkek akşamları düzenlemek, bira içip kaba ve iğrenç şekilde geyirmek, sakallarının çıktığını göstermek için bakımsız şekilde sakal bırakmak, kaba ve maço olmak, kadınlardan hoşlanmak, spor arabalarına meraklı olmak, kavga etmeyi bilmek, kadınlara küçümser şekilde bakmak ve davranmak, çocuk sahibi ve baba olmak, ikinci ve üçüncü çocuk sahibi olmak, ev işlerinden anlamaz beceriksiz varlıklar olmak…. gibi.
Parçası olduğumuz bu toplumda birbirimize sürekli dayatmalar yapıyoruz.
Sonra da ilk yazımda olduğu gibi ‘öyle değilmişiz gibi’ yapmacık roller yapıyoruz.
Bütün bunların hepsine de sosyalleşme diyoruz. Sosyalleşmiş gibi görünen insanlar evlerinde ve akıllı telefonlarıyla yalnızlığı yaşıyorlar.
Sosyalleşme mi önemli , anarşist olmak mı?
Yoksa ikisi de mi?
Ben rol yapmıyorum ve rol yapanları da sevmiyorum.
Hoşçakalın
Kerstin Mutlu













Kerstin hanım merhaba, bugün „Toplumun bir parçasıyız“ başlıklı yazınızda „Tanrı nın bile özgür olmadığı bir alanda, insan olarak nasıl özgür olabiliriz?“ şeklinde bir cümlenizi okudum. Siz bu cümle ile neyi amaçladınız bilmiyorum ama ben bir müslüman olarak inandığım Allah a saldırılmış gibi algıladım. Bizim inancımızda Allah hiç bir şekilde dünyevi kıstaslarla tarif edilemez, O insan ve varlıkların üstündedir. Beş duyunun hissedebileceği şekle indirgenemez, duyulur, dokunulur,görülebilir hale getirilemez.O kavram olarak kabul edilir ve mutlaktır. Bizim inancımızda O Yaratıcıdır, kainatın düzenini devam ettiren de O dur. Tabiat ise bir resimdir ama ressam değildir, bir kitaptır ama yazar değildir, bir kanunlar manzumesidir ama kanun koyucu değildir. Bizim inancımızda her şeyin bir anlamı var, biz bu dünyaya tesadüfen gelmedik ve sahipsiz değiliz.Güneşi olması gereken yere biz koymadık, ciğerlerimiz için havayı, midemiz için binlerce çeşit gıdayı biz yaratmadık. Biz bu dünyaya geldiğimizde her şeyi hazır bulduk. Benim inancımda biz bu dünyada misafiriz ve bir gün Allah a dönüp söz ve eylemlerimizin hesabını vereceğiz. Tanrı özgür değildir demek insanın haddini aşmasıdır. Bu tür bir yaklaşım inançlı bir insan olarak beni üzer. Siz kendinize bir alan çizip o alanda serbestçe dilediklerinizi söyleyebilirsiniz, tabii inanmama ve Tanrı yı inkar etme özgürlüğünüzde var ama lütfen bir daha bizim inandığımız Allah a dil uzatmayın!
Selamlar
Vahap Esen
Müthiş bir yazı daha… Alışılagelmişlerin, alışılagelmemiş kelimelerle, alışılmadık bir “özgürlük” tanımı.. Kaleminize sağlık…
Alabildiğine alışıldık, alabildiğine sıradan, alabildiğine kof bir yazı… o kadar bildik ve kaba bir polemik çabası ki bir köylü farsından çok daha içler acısı ve utandırıcı bir deneme.
Fiyasko!
Kommentarfunktion ist geschlossen.