Adalet

5
gündogdu

Ey iman edenler! Kendiniz, ana babanız ve en yakınlarınızın aleyhine de olsa Allah için şahitlik yaparak adaleti titizlikle ayakta tutan kimseler olun. (Şahitlik ettikleriniz) zengin veya fakir de olsalar (adaletten ayrılmayın). Çünkü Allah bu ikisine de daha yakındır. Öyle ise adaleti yerine getirmede nefsinize uymayın. Eğer (şahitlik ederken gerçeği) çarpıtırsanız veya (şahitlikten) çekinirseniz (bilin ki) şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.” (Nisa, 4/135)

Tanım

Adâlet, “davranış ve hükümde doğru olmak, hakka göre hüküm vermek, eşit olmak, eşit kılmak olup; Kanun önünde herkesin eşitliği, kültür, bilgi, akrabalık ve statü farklılıklarından dolayı insanlara başka başka davranılmaması“ demektir.

Adalet, her şeyi layık olduğu yere koymak, doğru hüküm vermek haksızlıktan sakınmaktır. Adaletin zıddı zulüm, haksızlık, adam kayırmak gibi kötü davranışlardır.

Yukarıdaki ayet, adalet ve adaletin sağlanmasında uyulması gereken temel esaslara vurgu yapmaktadır.

İnsan topluluklarının korunmaya, düzene ve adalete ihtiyaçları vardır; devlet de bu ihtiyaçlardan doğmuştur. Adaletin gerçekleşmesinde bağlayıcı hukuk kuralları kadar onları uygulayan yönetici ve hâkimlerle, hakkın veya suçun ispatı için gerekli bulunan şahitler de önemli rol oynamaktadırlar.

Yüce dinimiz İslam’ın adalet anlayışı bu ve benzeri ayetlere göre şekillenmiştir. Bu anlamda İslam, istek ve heveslere yer vermemiş, sevgi ve nefretlere uymamış, akrabalık ve yakınlık bağlarına göre ayarlanmamış, zengin-fakir ayırımı gözetmemiş, kuvvetli ve zayıf ayırımı yapmamış, objektif kriterlere dayalı bir adalet anlayışı getirmiştir.

Nitekim yukarıdaki ayette, bir taraftan müminler, adaletin tahakkukuna katkıya davet edilirken, diğer taraftan da böylesi bir görevin ifasında göz önünde bulundurulması

gereken kırmızı çizgilere dikkat çekilmektedir.

Şöyle ki, davacı ile davalının, mağdur ile haksızlık yapanın etnik kökeni, inancı, toplumsal statüsü, siyasal düşüncesi, partisi, yakınlığı veya uzaklığı, adaletin gerçekleşmesinde etkin ve belirleyici ölçütler değildir.

İslam’ın adalet anlayışında;  haksızlık yapan, başkalarını mağdur eden, canımızdan çok sevdiğimiz evladımız, anne-babamız dahi olsa, imanımızın gereği adaletin gerçekleşmesine katkı sağlamaktır. Bu katkı, yakınlarımızın aleyhine olsa da aynı tavrı sergilemektir.

İbretlik Tu’me bin Ubeyrık olayı!

Ensardan Beni Zafer ailesine mensup Tu’me bin Ubeyrık komşusu Katade bin Numan’dan bir zırh çalmış ve bir un dağarcığının içine gizleyerek evine götürmüş. Daha sonra Zeyd bin Semin adındaki bir Yahudi tanıdığına emanet etmiş. Fakat un dağarcığı delik olduğundan yol boyunca iz bırakmış. Bu izleri takip edenler evine geldiklerinde Tu’me’yi bulamamışlar ve izleri takip ederek Yahudinin evine gitmişler.

Yahudi, bunu kendisine Tu’me’nin emaneten bıraktığını ailesinden şahitlerin desteğiyle ifade etse de, Beni Zafer kavminin ileri gelenleri Rasûlullah (sav)’a gelerek Tu’me lehine şehadette bulunmuşlar ve Müslümanlık namına İslam’ın düşmanı olan bir Yahudinin lehine hükmedilmemesini rica etmişlerdi.

Bulunup getirilen Tu’me’nin de yalan yere yeminler etmesi üzerine Hz. Peygamber tam  onun lehine hükmedecekken Nisa Suresi 4/105. ayet ve devamı nazil olmuştur. 105. ayette Kur’ân’ın indiriliş sebebinin insanlar arasında hakla/adaletle hükmetmek olduğu bu nedenle kim olursa olsun hırsız, hainlere arka çıkılamayacağı bildirilirken, hemen arkasından Peygamberimiz’e bilmeyerek de olsa haksız olan bir Müslümandan yana meyledip zimmet ehli bir gayrimüslime zarar vermeye kalkışma durumunda tevbe istiğfara sığınması emredilmektedir.

Yani, hak/adalet söz konusu olduğunda haklıyı belirlemede inançlar, yakınlık, taraftarlık, zenginlik ve fakirlik bir ölçü olmadığı ifade edilmektedir.

Elbette Allah isteseydi bu meyil olmadan da gerçeği hemen Peygamberimiz’e bildirebilir, böyle bir hadiseye hiç izin vermezdi. Böyle olmayıp da bu yaşananlara izin verilmesinin yüzyıllar boyunca iman edenlere hakka riayet konusunda nasıl bir ibretlik ders verdiğini görüyoruz.

Ayetlerin devamında Nisa, 109. ayette “Haydi siz dünya hayatında onlara taraf çıkıp savundunuz, ya kıyamet günü Allah’a karşı onları kim savunacak yahut onlara kim vekil olacak?” denilerek hırsız hainlerin haksızca kendini kurtarmaya çalışanların Allah karşısındaki yalnızlığı ve çaresizliği vurgulanıyor.

Nitekim öyle de olmuş, Tu’me tövbekâr olacağı yerde Mekke’ye kaçmış ve dinden irtidad etmiş. Defalarca hırsızlık yaptıktan sonra yine bir tüccar kafilesinde hırsızlık yaparken yakalanarak feci şekilde öldürülmüş, Nisa, 115. ayet de bunun üzerine nazil olmuş:

“Kendisi için doğru yol belli olduktan sonra, kim Peygamber’e karşı çıkar ve müminlerin yolundan başka bir yola giderse, onu o yönde bırakırız ve cehenneme sokarız; o ne kötü bir yerdir.” (Nisa, 4/115) (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, c.3, s. 75-81)

Sevgili Peygamberimiz, birçok hadisinde adaletin ve adil davranmanın önemini dile getirmiştir. Bir hadisinde; “Verdiği hükümlerde, ailesinin ve halkın yönetiminde adaletli davranan yöneticiler, kıyamet gününde Allah Teâlâ’nın yanında nurdan yüksek koltuklar üzerinde otururlar.” (Müslim, “İmâre”, 18) buyurarak, adil davranmanın Allah katındaki mükâfatını ifade etmiştir.

Üsame b. Zeyd’in aracılık yapmak istemesi

Peygamberimiz (s.a.s) adalet konusunda, sadece sözde değil uygulamada da çok güzel örnekler sergilemiştir. Bu örneklerden biri şöyledir: Mekke’nin fethi esnasında, soylu bir kadın hırsızlık yapmış ve cezaya mahkûm olmuştu. Bu kadının affedilmesi için yakınları, Peygamber (s.a.s)’in sevdiği bir kişi olan Üsame b. Zeyd’i aracı yaptılar.

Üsame, Hz. Peygamber ile konuştu ve şu cevabı aldı: “Üsame! Seni Allah’ın koymuş olduğu herhangi bir cezanın uygulanmaması için aracılık yapar görmeyeyim.”

Resûlullah (s.a.s), sonra bir konuşma yaparak şunları söyledi:

“ Şüphesiz sizden önceki milletlerin mahvolmasının başlıca sebeplerinden birisi, içlerinden asil (soylu) bir kişi hırsızlık yaptığında onu (cezadan) affetmeleri, zayıf birisi hırsızlık yaptığında ise, ona ceza uygulamalarıdır. Allah’a yemin olsun ki, eğer hırsızlık yapan Muhammed’in kızı Fâtıma dahi olsa, onu da cezalandırırdım.” (Buharî, “Hudûd”, 11; Ebû Dâvûd, “Hudûd”, 4)

Hz. Peygamberin bu tavrı, adaletin temininde önemli bir etken olan hukuk/kanun önünde herkesin eşitliği ilkesini göstermesi açısından önem arz etmektedir.

Kur’an-ı Kerim’e göre adaletin ölçüsü hakka- niyettir. Bir hak konusunda hüküm verilirken, hakkın kendi lehine hükmedilmesi hâlinde bundan memnun olan, fakat aleyhine hükmedilmesi durumunda bu hükmü tanımayan insanlar için “işte bunlar zalimlerdir” (Nur, 24/48-51) denilmiştir.

Bu itibarla kişisel menfaat temini, akrabalık, düşmanlık gibi hissi durumlar, taraflardan birinin soylu veya alt tabakadan olması, yönetime yakın veya muhalif olması  gibi ahlakî ilkeleri ilgilendirmeyen sebepler bir hakkın ihlalini, örtbas edilmesini ve sonuç olarak adalet ilkesinden sapmayı mazur gösteremez (Maide, 5/8; Nisa, 4/3; Âl-i İmran, 3/75).

Zira, Kur’ân-ı Kerim’de “Deki: Rabbim adaleti emrediyor”. ( Araf,7/29), “Eğer hak onların keyfi arzularına uysaydı göklerin, yerin ve bunlarda bulunanların düzeni bozulurdu.” (Mü’minun, 23/71) buyurularak, adalet emredilmekte ve adaletin objektif esaslara oturtulmaması durumunda karşı karşıya kalınacak tehlikeye işaret edilmiştir.

Sonuç olarak belirtmek gerekirse; İnsanlığın ortak değeri olarak nitelendirebileceğimiz adalete, dinimizde de büyük değer verilmiş, başta zikredilen ayette olduğu gibi değişik vesilelerle adaletin ayakta tutulması emredilmiştir.

Onun için İslam’da hiç kimsenin adaleti saptırma pahasına bazı kimseleri kayırmaya hakları yoktur. Bu sebeplerle gerek hâkimlerin ve gerekse şahitlerin haksız tarafa meyletmeleri veya hakkın ortaya çıkmasını, adaletin gerçekleşmesini engellemek için hükümden ve şahitlikten geri durmaları, mahkemeyi oyalayan davranışlar içine girmeleri ve  insanların yalancı şahitlik yapmaları yasaklanmıştır.  (Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 159-160)

Vesselam .

Kaynak: Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 159-160, Kur’an’dan Öğütler, I, 17.

5 YORUMLAR

  1. Sn Hocam: Ayetlerin anlamını bilmek erdemleri apaçıklaştırarak topluma kazandırmak çok önemli bir konu. Sanırım yurtta yüzbinlerce hafızlarımız vardır, geçimlerinin bir kısmını Kuranı Mevlüdü ezberden ahengine göre okuyarak doğumlarda, sünnetlerde, ölümlerde, topluma bir nevi hizmet verirler. Bu tür işler bence DiNe hizmetten çok kültüre hizmettir. Dine hizmet, ilgili ayetlerdeki anlamlara uygun bir şekilde toplumda ADALET bilincinin yerleşmesine, aktif olarak çalışmasına, ve işlerliğinin muhafazasına hizmet edemiyorsa, Allah bu tür hafız/DiN adamlarından razı olabilir mi?

    İşin ilginç yanı, tanımladığınız şekilde adaletin Batı ülkelerinde esas itibariyle tatbikata konmuş güzel örnekleri var. Daha düzenli ve sorunsuz toplum olmaları böyle temel konuları önemli ölçüde halletmiş olmalarıyla ilişkili. Tabi ekonomilerinin kuvvetli oluşu da büyük bir etken oluşturuyor.

    Bizimkiler işin ezberinde, kendilerini ne hale getirmiş durumdalar. Dolayısıyla toplumda düzensizlik ve sorunlar eksik olmuyor. Misal; Nisa 4/135, Araf,7/29, Mü’minun, 23/71 anlamına göre hareket ediliyor diyebilir miyiz. Bu ayetler gayet açık: haksızlık, iltimas, torpil yok. Bunlar Allah’ın emri diyor. Takan mı var? Yönetenler takmıyor ki vatandaşa iyi örnek olmuş olsunlar!

    Hafızların/DiNe önem veren din adamlarının ayetlerdeki anlamları halka aktaracak şekilde eğitimden geçirilerek klasik anlamda kültürel hizmetlerini ifa ederken halkın “adalet” gibi temel konularda eğitimine de katkıda bulunabilmeleri sağlanmalıdır. Bu eğitimin en iyi şekli sosyolog, psikolog ve eğitimcilerle diyanet yetkililerinin karma ekiplerle birlikte verilebilir. Bu konu Allah indinde çok büyük sorumluluk. En iyi şekilde yerine getirilmezse DiN adamları bu sorumluluğun vebalinden kesinlikle kurtulamaz..

  2. El-‘adlü esâsü’l-mülk”
    Adalet Mülkün Temelidir
    Bu güzel söz be yazarın temennileri inşallah bir gün ülkemizde de uygulanır.

  3. Sayın H.K. kişisine;

    Haklısın kardeşim. Hafızlık Kur’an’ın sadece metnini ezberlemektir. Manasını her hafız anlamıyor. Çünkü Arapça bilmiyorlar. Gerçi Arapça bilen Arapların çoğu da anlamıyorlar. Bu ayrı bir eğitim işi. Keşke bütün müslümanlar Kur’anı anlayabilse ve anladığını yaşayabilse! Selamlar.

  4. bu ülkede binlerce camide binlerce hatip her cuma nahl suresinin innallahe yemuru bil adli ile başlayan 90.suresinin arapçasını ve mealini okudular.
    ülkemizde adaletin hz.peygamber (s.a.v)terazisi hassaslığında uygulandığını kim söyleyebilir.

YORUM YAZ

Please enter your comment!
Please enter your name here