Beka’nın 50 Tonu

1

Ayının kırk türküsü varmış, kırkı da ‘Ahlat’ üstüneymiş.
Ahlat bir tür yabani armut.
Malum bu sevimli mahlukun en sevdiği besin de armut olduğuna göre, kendisinin armuta olan aşkını bundan iyi anlatan deyim bulamayız.

Benzer bir söz de bir zamanlar Roma’nın başını çok ağrıtan Kartaca için söylenmiştir.
“Kartaca Yıkılmalıdır.”
Olur olmaz her ortamda Romalı komutanlar generaller siyasetçiler bu sözü dillerine dolarmış.
Tiyatromuzun çatısı akıyor, tuvaletler kirli, bu arada “Kartaca yıkılmalıdır”

Yangında ilk kurtarılacak bir dolap nasıl değerli ise, kimi zaman bu tür başlıklar da gayet kullanışlıdır.
Bir dönem komünizm, sonrasında irtica ve nihayetinde terör ve muhtelif hedefler üzerinden ülkemizin ahlat türküleri söylenmişti.

Bu araların favori türküsü ne diye sorulsa kuşkusuz tereddütsüz ve açık ara “Beka” denecektir.

2015’ten beri devam eden bu söylemin, 2019 yerel seçimlerinden önce neredeyse, diğer tüm sözleri anlamsız bırakması çok da işe yaramamıştı.

Ağır bir iktisadi krizin ortasında girilen seçimde; hedefi şaşırtmak için başvurulan ‘beka elden gidiyor’ hikayesi neredeyse tam bir yıl sonra tekrar vizyona girdi.

Bu defa seçimi değil seçileni etkilemek için, bekanın 50 tonundan yeni bir versiyon gündemde.

Ülkenin 40 küsur yıllık terör sorunu başladığında 12 yaşında bir ortaokul öğrencisi olan Selahattin Demirtaş bu sorunun tek müsebbibi ve temsilci tutuklusu olarak uzun süredir hapiste.

Demirtaş’ı 80 yıllık Kürt sorununun da, neredeyse tek muhatabı olarak parmaklıklar ardında tutmanın tutarlılığı ise tartışmaya açık.

HDP’nin seçmenini ve hatta ona yakın duran partilerin seçmenini dahi zan altına sokmaktan çekinmeyen, Beka Partisinin 2020’nin başında tekrar kendini göstemesini çok da hayırlı bulmaya imkan yok.

Bu kez Selahattin Demirtaş’ın yazdığı hikayeleri şeytanlaştırıp, bu hikayeleri okumayı suç tanımına dahil etmek olarak vücut buldu “beka”lım stil siyaset.

Çok sayıda trolün seferberliğininin iktidar cenahını motive etmede sıkıntı yaşamadığını gördük. Yazık ki bu propagandadan kendine muhalifliği yakıştıranlar da nasiplerini aldılar.

Işığa koşan pervaneler gibi, beka deyince sinir uçları harekete geçenlerin, iktidar için gayet iştah açıcı olduğuna kuşku yok.

Milyonlarca insanın oyunu bizzat almış bir parti liderinin, hapiste tutulmasının normalleşmesi ne kadar tuhaf olsa da, yargıya olan teorik saygı bizi bu konuda sessiz kalmaya sevk eder.

Ancak sessiz kalınmaması gereken; bir insanın kitap yazmasına ve bu kitaptan devşirilen bir oyuna yapılan itirazdaki, ölçüsüz saldırganlıktır.

Kitabı kimin yazdığına bakmadan içeriğini okumamış ya da okuma niyeti olmayan insanların, sadece yazarı üzerinden ortaya koydukları tavır ancak Kristal Gece’de Berlin meydanlarında yakılan kitaplarla mukayese edilebilir. 

Selahattin Demirtaş’ın yeterince uzayan ve detaylarına bakılınca hiç de adil görünmeyen yargılanma sürecinin, onu bir de yazdıkları ile yargılamak aslında kafese konmuş bir kuşa, o kafesin içinde bir de kutu hazırlamak anlamına geliyor.

Bu terazinin eşitsiz kefelerinde tartılmak zaten yeterince zor. Katalonya’nın asi siyasetçisi Puidgemont bile merkezi hükümetle barıştı. Bask ülkesinde ETA’nın siyasi ayağı olmasa da, Bask yanlısı partiler yerel hükümeti oluşturuyor. İngiltere’nin Brexit’inden mutsuz olan İskoçlar “tam bağımsız İskoçya İskoçya” üzerinde konuşuyor.

Türkiye’deyse mecliste kuru bir sandalye ve kürsüde dert anlatmaktan ibaret olan siyasete dahi izin çıkmıyor.

Siyaset yasak, kitap yasak, tiyatro yasak…
İktidardan yanaysanız İmralı’dan postacılık serbest.
Ne diyor Demirtaş Devran’da anımsayalım:
Gurur duyacağınız bir şey yoksa da, utanç duyacağınız şey olmasın en azından hayatınızda. Yoksa bu şey, taşıyamayacağınız kadar ağır gelir ve onun altında ezilirsiniz.

1 YORUM

YORUM YAZ

Please enter your comment!
Please enter your name here