Kendini (Nefsini) Bilmek

0

Nefis kelimesi sözlükte; “İnsanın bizzat kendisi, ruh, can, hayat, hayatın ilkesi, nefes, varlık, zat, kişi, hevâ ve heves, kan, beden, bedenden kaynaklanan süflî arzular” gibi mânalarına gelir. (Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, “nfs” md.; Lisânü’l-ʿArab, “nfs” md). 

Kur’an’da “ruh” anlamında kullanıldığı gibi (el-En‘âm 6/93) “zat ve öz varlık/kendi” mânasında da kullanılmıştır (Âl-i İmrân 3/28, 30)

Yunus Emre:

İlim ilim demektir.

İlim kendin bilmektir.

Sen kendini bilmezsin,

Ya nice okumaktır? 

Derken kendini bilmenin, bilginin asıl temeli olduğunu ifade etmektedir.

Reklam

Kendini bilmeyen, kendisini ve kendisi dışındaki dünyayı anlamlandıramıyor; Asıl görevini ve yaratılış fonksiyonunu eda edemiyor demektir. Asıl önemlisi, kendini bilmeyen insan Rabbi’ni bilme şansından da mahrum kalıyordur.

Mevlâna’nın anlattığı bir hikayeye göre; Bir gün sultanın biri, uzak bir şehre elçi  gönderir. Bir emaneti o şehrin valisine ulaştırmasını ister. Elçi yola çıkar. Meşakkatli bir yolculuktan sonra şehre varır. Şehre geldiğinde valiye emaneti ulaştırmak yerine başka işlerle meşgul olur. Gördüğü yerleri pek beğenir, oralarda gezinir. Pazar’ı dolaşır, alışveriş yapar. İnsanlarla hasbihal eder. Bu gibi işlerle uğraşırken emaneti valiye ulaştırmayı unutur ve ülkesine geri döner. 

Sultanın huzuruna çıktığında o şehirde yaptıklarını ve bu gezinin kendisi için ne kadar faydalı olduğunu, ufkunun genişlediğini anlatır. Sultan emanetin yerine ulaşıp ulaşmadığını sorduğunda, elçi o konuyu tamamen unuttuğunu hatırlar. Ve çok mahcup olur, özür diler. Sultanın ona verdiği cevap ise kayda değerdir: “Ben seni o şehre asıl bir iş için gönderdim. Sen ise onun dışında on iş yaptın ama asıl görevini yerine getirmeden geri geldin”  ve “kendi cezanı kendin ver” der.

İnsanın diğer işleri ve amelleriyle ‘kendini bilmesi’ arasındaki ilişki, bu hikayedeki elçinin aslî göreviyle, yaptığı tali diğer şeyler arasındaki ilişkiye benziyor.

Esasen insanın “ben kimim?” sorusuna sahih bir cevap verebilmesi, ‘kendisini bilmesinin’ bir ifadesidir. İnsanın asıl ilahi ve kutsi görevi de budur.

İnsanın Kendisini bilmesi üç merhalede gerçekleşir.

1-Acz’ini bilmesiyle;

Acz: Kendi ihtiyaçlarını karşılayamayacak kadar zayıf ve iktidardan yoksun anlamına kullanılmıştır

Reklam

Yani ihtiyaçları hem kainatı kuşatmış, hem de ebede uzanmış olmasına rağmen, bunlardan en basitini dahi tedarik edemeyecek kadar acizdir insan. 

Burada daha çok insanın iktidarsızlığına vurgu vardır. Bu acizlik penceresi de aciz olmayan, her şeye kadir olan Allah’a açılıyor. Yani insan acizlik damarı ile;  aciz olmayan, her şeye gücü yeten Allah’ı idrak eder. Her şeyin Allah’a muhtaç olduğunu görüp tam tevazu ile kulluğa yönelir.

Enâniyet ve gurur-kibir ile hak hakikate karşı çıkan, acziyetini  bilmeye, Firavun, sularda boğuldu, Nemrut küçük bir sivri sineğe yenildi.

Kuran’da,“İnkâr edenler yakayı kurtardıklarını sanmasınlar. Çünkü onlar (bizi) âciz bırakamazlar” (Enfal, 59); “Doğrusu Allah her şeye Kadir’dir“ (Bakara, 2/20,106,284) buyurulur.

Rasûlullah (sav) buyurdular: “Akıllı kişi; nefsini hesaba çekip ona hakim olan, ölümden sonrasını nazar-ı dikkate alarak ahiret için amel edendir. Âciz, zavallı insan ise; (akıllı kişinin aksine) nefsini beşeri arzu ve zevklerinin esiri edip, bunun yanı sıra Allah’tan kuru kuru dilek ve temennide bulunan, bunların gerçekleşmesini bekleyendir.” (Tirmizî, Kıyâmet 25. İbni Mace, Zühd 31)

2-Fakr’ını bilmesiyle;

Fakr:  İhtiyaç sahibi anlamında kullanılmıştır. Yoksulluktan ziyade, insanın zerreden güneşe kadar her şeye muhtaç olması demektir. Yani insan fıtrat olarak kainatta her şeye muhtaç olarak yaratılmıştır. 

İnsan hayatının devamı bütün kainat çarklarının işlemesine bakar. Böyle olunca, insanın kainattaki her şeye muhtaç olarak yaratılmış olduğu sabit olur. İşte insan bu sonsuz ihtiyacından dolayı fakirdir. 

Onun için Musa (a.s);”Rabbim, doğrusu bana indireceğin her hayra muhtacım” (Kasas,24) dedi.

Allah bu fakirlik halini insana her ihtiyacında, muhtaç olmayan Allah’ı bulması için vermiştir. 

Yani insan bu hali ile nereye bakarsa, hangi şeye ihtiyaç duyarsa, orada fakirlik penceresi ile fakir olmayan Allah’ı bulabilir. 

Fakr, Cenâb-ı Hakk’ın gönüllere koyduğu bir sırdır. Bu sır ile, kalp gözü açılır, kâinatın zahiren açık, fakat hakikatte kapalı olan kapıları, acz’i ve fakr’ı bilmek ile açıldığı tecrübelerle sabittir.

“Fakr’ı hissetmek, dünyayı kesben değil, kalben terk etmektir. Aklı başında olan insan, ne dünya umûrundan kazandığına mesrur ve ne de kaybettiği şeye mahzun olur.” (Mesnevî-i Nuriye, Habbe, s,173)

İşte insan bu his ile, Cenâb-ı Hakk’a teveccüh ederse, Cenâb-ı Hakk’tan da ona öyle teveccühler olur ki, olmayacakları oldurur. Bu his onu Rahman ismine ulaştırır.

İlk sûfîler “yoksulluk” anlamına gelen fakr ile “Allah’a muhtaç olma” anlamına gelen fakrı birleştirerek bunu kendi meslekleri ve gayeleri haline getirmişlerdi. Onlara göre fakr; (dervişlik) Allah’a giden yol, fakir de (derviş) bu yolun yolcusudur. 

Tövbe, vera‘, zühd, fakr, sabır, tevekkül, rızâ şeklinde sıralanan tasavvuf makamlarının dördüncüsü olarak fakr kabul edilmişse de; ancak fakr, çok defa tasavvufî bir makam değil bir yol yahut metot olarak görülmüştür. (Serrâc, s. 68-81)

Daha sonraki devirlerde sûfîler fakr anlayışını, fenâ ve kulluk anlayışıyla birleştirmişlerdir. Buna göre Allah, mevlâ (rab), insan onun kuludur; kulun sahip olduğu her şey mevlâsına aittir. Şu halde iyi bir kul mevlâsı karşısında hiçbir şeye sahip olmadığını yani fakir olduğunu idrak eder. Kul kendi varlığının gerçek sahibinin de mevlâsı olduğunun bilgisine/şuuruna varınca fenâ mertebesine ulaşır. Fakr bu noktada tevhidin de en yüksek derecesi olarak ortaya çıkmaktadır.

Onun için Yunus Emre;

“Mal sahibi, mülk sahibi,

Hani bunu ilk sahibi,

Mal da yalan, mülk de yalan

Var biraz da sen oyalanan” der.

Kuran’da Allah’ın kendisine ganî, insanlara fakir sıfatını verdiğini (Fâtır 35/15) göz önüne alırsak, fakrın insana ne de çok yakıştığı (Hücvîrî, s. 24-33) görülecektir.

Karun’un da yerin dinine geçmesinin sebebi, fakrını bilmemektir.

3-Had’dini bilmesiyle;

Sözlüklerde ‘haddini bilmek’ bilgi seviyesinin ve gücünün ne ölçüde olduğunu bilip ona göre davranmak, kendisine uygun olanın veya yapabileceğinin ötesine geçmemek;

‘Haddini bilmezlik’; ise bilgi seviyesinin gerektirdiği şekilde davranmayan, aklı ersin ermesin her şeye karışan, budala, şaşkın, küstah olmak demektir.

‘Haddi aşmak’; Allah’ın insanlar için koyduğu sınırları yani ilkeleri, kuralları, emir ve yasakları ihlal etmek demektir.  Sınırı aşmak, başkasının hak ve sınırını ihlal etmek, kötülükte ısrar etmek ve ileriye gitmek, fenalıkları alışkanlık haline getirmektir. Türkçe’de bu kavram ‘aşırı gitmek’ anlamında kullanılmaktadır. 

Ayrıca Allah’ın yasaklarına cüretle karşı koymak anlamına geldiği için ve günahtan korkmamak hatta isyan manası taşır. Bu işi yapanların Allah’ın rahmetinden nasibi yoktur ki ilk haddi aşan İblis’tir. 

Kur’ân’da haddi aşmak, “i’tedâ” kavramı ile ifâde edilmiştir. Haddi aşanlara “mu’tedî” denilmiştir. Mu’tedî; saldıran, zulmeden, aşırı giden, haksızlık eden anlamlarına da gelir (Bakara, 2/176, 190, 229, 231). 

İnkâr etmek, Allah ve Peygambere isyân etmek de haddi aşmaktır: “Haddi aşmayın, çünkü Allah haddi aşanları sevmez” (Bakara, 2/190; Mâide, 5/87) âyetiyle Allah haddi aşmayı haram kılmış, haddi aşanların kalplerini mühürleyeceğini (Yûnus, 10/74) ve onları cehennemle cezalandıracağını (Kâf, 50/25, Nisa 4/29,30) bildirmiştir. 

“Göğü yükseltti ve ölçüyü koydu. Ölçüde haddi aşmayın. Tartıyı adaletle yapın, teraziyi eksik tutmayın.” (Rahman 55/7-9)

Abdullah İbni Mes’ûd radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre, Nebî sallallahu aleyhi ve sellem  şöyle buyurdu: “Söz ve davranışlarında ileri gidip haddi aşanlar helâk oldular.” Resûl-i Ekrem bu sözü üç defa tekrarladı. (Müslim, İlim 7. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Sünnet 5)

Yaklaşık bin yıl önce Büyük Selçuklu veziri Nizâmü’lmülk‘ün Siyâsetnâme isimli eserinde yaptığı nasihatların çoğunluğu haddini bilmek üzerinedir.

Acz ve fakr yolu, insanın her anında ve her halinde lazım olan bir kulluk gerçeğidir. Haddini bilmek de bu yolun mütemmimi/tamamlayıcısıdır..

Kendini / Nefsini bilen Rabbisini bilir

Kendini bilmek,  Rabbi bilmenin önşartıdır. İnsanın yaratılış maksadının bu olduğu da Kur‘an’da ifade edilmektedir. Şöyle ki; 

 “Cinleri ve insanları ancak Bana kulluk etmeleri için yaratmışımdır” (Zariyât,56) ayetinde ‘bana kulluk etsinler’ manasına gelen لِيَعْبُدُونَ kelimesini, ilk müfessirlerden İbni Abbas (r.a) ‘beni bilsinler’ manasında gelen لِيَعْلَمُونَ şeklinde anlamış ve tefsir etmiştir.

Bunun için öteden beri, sûfîler ve hükema (alim, hikmet sahibi, filozoflar) tarafından “kendini/nefsini bilen rabbini bilir”  sözü nesilden nesile aktarılır durur. Hadis olduğunu söyleyenler de vardır. 

Vesselam.

YORUM YAZ

Please enter your comment!
Please enter your name here