28.5 C
İzmir
23.4 C
Istanbul
21.8 C
Ankara
Freitag, September 18, 2026 2:12:21
Start Bilim 2019’dan beri..

2019’dan beri..

0
326

Kişiselleştirilmiş İslam isimli kitabım mart ayında Almanca olarak yayın hayatına girdi. Personalisierter İslam isimli Almanca yayınlanan kitabım Almanya’da yayınlandıktan sonra Türkçe’si ile ilgili sorular almaya başladım. 

Almanca çıkartmaktaki amacım öncelikle Almanya’da yaşayan Türkiye’den gelen yabancılara bu yeni ve farklı bakış açısını aktarmaktı. 

Almanya’da yaklaşık dört milyon Türkiye’den gelen birinci, ikinci ve üçüncü kuşak vatandaşımız yaşamakta. Bunlardan kimileri Alman vatandaşlığına geçti kimileri de halen daha Türk vatandaşı olarak yaşamaktalar. Kitabımın Almanca yayınlanması çok önemliydi. Birinci kuşak Almancılar camiler açtılar ve kendi kendilerine toplumdan ayrışmış olarak yaşadılar. İkinci kuşak Almancılar ise biraz Almanca öğrendiler ama aynı zamanda da Almanlarla daha çok iletişim içinde oldular. İkinci kuşak herhangi bir yenilik yapmadı. Daha önceki kuşağın cami ve din alışkanlıklarını devam ettirdiler. Farklılıkların başladığı kuşak üçüncü Almancı nesille başladı. Kullandıkları dilin %80’i Almanca. Evde, Türkiye gezilerinde ya da akrabalarla dini günler ve bayramlarda ve TV dizilerinde sadece Türkçe kullanıyorlar ya da Türkçe duyuyorlardı. Bilimsel, yazılı bilgiyi alma dilleri Almanca. Kendilerini ifade ederken cümleler Türkçe başlasa da birkaç kelime sonra Almanca’ya dönmekte. Bundan dolayı da üçüncü nesilden sonra öğrenme dili artık Almancalaştı. Bundan dolayı da yeni nesillere Almanca olan eserler sunmak gerekiyordu ve ben de bu yüzden kitabımın Almanca olarak yayınlanmasına çok önem verdim. 

Almanya’da İslam 2015 yılında sığınmacıların gelmesiyle birlikte daha görünür olmaya başladı. Aradan geçen süre içerisinde gelen sığınmacılar nüfus olarak arttılar ve toplumun İslam adına bildikleri sadece bu gelen yabancılarla sınırlı kaldı. 1960’larda gelen Türkler de bir bakıma din adına sadece kendi ihtiyaçlarını giderecek camiler inşa etmişlerdi. Bu camiler de caddelerin arkalarında kalan depo ve benzeri binalarda açılmışlardı. İnternetin ve sosyal medyanın kullanımının artmasıyla yeni nesillerde İslam ile ilgili paylaşımlar arttı ve toplum sunulan bu İslam resmine odaklandı. Bu resim duygulara hitap eden, şekil ile sunulan (erkek ve kadın için de belli şablonların olduğu) ve sadece ibadetlerin var olduğu 1400 yıl önce gelmiş haliyle gösterilen bir İslam. Bu paylaşımları yapan kişiler 1400 yıl önce olmayan cihazları kullanarak bu paylaşımları yapıyorlar ve bunun ‘caiz’ olup-olmadığı sorgulanmıyor. 
İnternet, sosyal medya ve fotoğraf çekmek 1400 yıl önce var mıydı? 

Yoktu. 

O halde İslam adına iyi bir şey yaptığını sananlar İslam’da olmayan şeyleri kullanmaktalar…

Yani bidat. 

Yani İslam’a kötülük. 

Yani HARAM….

Kullanılan retorik ile kök birbirinden çok uzak bundan dolayı da sırıtıyor. 

Bütün bunların sebebi zihinsel çözüm sunamamak. İşte bu yüzden Kişiselleştirilmiş İslam kitabımı Almanca olarak yayınlamak benim için çok önemliydi. 

Almanca yayınlanan kitabımın sadece Almanca konuşulan ülkelere hitap etmesinin yeterli olmadığını düşündüm. Çünkü bu yeni fikrin, bakış açının ve çözüm örneğinin dünyaya duyurulması gerekiyordu. Bundan dolayı da Nisan ayında kitabın İngilizcesi de yayın hayatına girmiş oldu. 

İngilizce olması sadece İngilizce konuşulan ülkeler için değil aynı zamanda Müslüman ülkelerdeki akademik personel için de önemli diye düşünüyorum. 

İslam’ın kişiselleştirilmesi bugün için çok yeni ve Müslümanlar için kabul edilmesi çok zor olan bir gerçeklik. 

Kanser tedavisinde artık yeni yöntem kişiselleştirilmiş MRNA aşıları. Bu aşıların faydasını görerek kanseri yenen birçok insan var. 

Kişiselleştirilmiş kanser tedavileri çok mantıklı bir yöntem. İlaç şirketleri genel geçer haplarla ve tedavi yöntemleriyle hastalıklarla mücadele ediyorlar ama her bünye çok farklı. Bundan dolayı da o bünyeye has ilaçlar olması gerekiyor. 

İslam bugün sadece Müslümanların konusu değil. Artık global bir dünyada yaşıyoruz. Aynı zamanda trans vatandaşlık çok yaygınlaştı. Sığınmacılar, yeni ülke arayışında olanlar, başka ülkelerde okumak isteyen öğrenciler ve akademik çalışmalar için yurt dışına gidenler dinlerini ve kültürlerini de beraberlerinde götürüyorlar. 

Avrupa ya da ABD’ye giden Müslümanlar beraberlerinde götürdükleri dinleri ve kültürleri ile yerleşik halkla birlikte yaşamaya başlıyorlar. Bundan dolayı da başka dinden olsalar da bu yerleşik halklar İslam’la tanışmak durumunda kalıyorlar. 

Burada karşımıza iki sorun çıkıyor: 

  1. Dinlerini ve kültürlerini yanında götüren bu insanlar modern-batı dünyasında

1400 yıl öncesinin adetleri, kültürleri ve bakış açılarıyla zorluklar yaşıyorlar. İki hayat yaşamak zorunda kalıyorlar. Söylemleri ile eylemleri arasında uyuşmazlıklar yaşıyorlar. 

  • Yerleşik halk İslam adına gelen bu insanların tutum ve davranışlarını kabul

ediyor. Kimi zaman gerici, kimi zaman da gettolaşmış hayat tarzlarıyla toplumda bütünleşme gerçekleşemiyor. Yerleşik halkın yani Müslüman olmayanların İslam’ı 1400 yıl önceki bakış açısıyla yazılmış eserlerden öğrenmeleri gerekmiyor. Bu kişiler İslam’ın kaynağında olan bilgileri farklı bakış açısıyla okuduklarında İslam’ın aslında ne olduğu ama Müslümanların onu nasıl başkalaştırdıklarını da öğrenecekler. 

Bu kitabın sunduğu tez Müslüman için neden çok zor? 

Konunun iki boyutu var. Birincisi tarihsel birikim, ikincisi de insan beyninin kolaya kaçması. 

Peygamber’den sonra iktidar ve fetih mücadelesine giren Müslümanlar İslam anlayışını da buna uyarlamaya başladılar. Siyasi iktidarın baskısı ile hadisler uyduruldu. Ayetler mesajlarından farklı şekilde yorumlanmaya başladı. Müslümanlar ‘farklı kültürlerden nasıl yenilikler alabiliriz?’ düşüncesinde olmadılar. ‘En son ve en doğru din bizimkisi’ inancıyla din adına başka kültürleri ve milletleri hakimiyetleri altına alma hırsına büründüler. Müslümanlaştırma çalışması farklılıklarla farklı İslam’lar olabilir düşüncesinden ziyade araplaştırma çabasına dönüştü. Yeni Müslüman olanlar bu baskıyla İslam’ı seçtiler. 

Endüstrileşmeye kadar devam eden bu baskıcı İslam anlayışı ile Müslüman hükümdarlar yeniliklere izin vermediler. 

Dinle uğraşanlar da maaş, konum ve mevki hevesleri yüzünden siyasi iktidarların her dediklerini onayladılar. Böylece hem siyasi iktidar tarafından desteklendiler hem de Müslümanların üzerinde tahakküm kurdular. İslam, halk tarafından anlaşılamayan çok zor bir din olarak lanse edildi. Halkın bırakın ‘içtihat’ yapması, dini düzgün şekilde anlaması bile bu din adamları için mümkün değildi. Halka dini anlatmak için din adamları vardı ve bu yeterdi. Din bir zümrenin tekeline hapsedilmiş oldu. 

Müslüman halkın İslam’ı anlamasının önüne bu engeller konulduktan sonra halk da bu düşünceden tamamen uzaklaştı. Çünkü din, din adamlarının kontolü altındaydı. İçtihat yapmak için binlerce kitap okunmalıydı ve gerçekleştirilmesi çok zor şartlar vardı. 

Endüstrileşme ve sanayi devrimine kadar bu durum devam etti. Sanayinin başlaması tarım toplumu alışkanlıklarını değiştirmeye başlayınca İslam ile yaşanan hayat arasındaki fark katlanarak büyüdü ve bir uçurum halini aldı. 

2000’li yıllardan sonra İslam ile yaşanan hayat arasındaki fark artık çok fazlaydı. Bu farkın kapanması mümkün değildi – zaten kapanması için düşünenler de yoktu. İçtihat yapmak Mars’ta koloni kurmak kadar imkansız bir durum çünkü. 

Hal böyle olunca duygulara hitap eden İslam her yere sirayet etti. 

Başörtüsü ajitasyonu ve duygulara hitap eden bir durum, ibadetlerin duygusal yanları, laiklik dediğimiz din ve dünya işlerinin birbirinden ayrılması gibi Müslümanlar için İslam ve duygusal İslam bu kadar farklı hale geldi. 

Böyle olunca İslam’ın insanı yani bireyi değiştiren güzel yönleri yok oldu. Ahlaksız Müslümanlar, dolandırıcı Müslümanlar, Yalancı Müslümanlar, Hak yiyen Müslümanlar, Zulüm yapan Müslümanlar oluştu. Bu Müslümanlar ibadetleri yerine getiriyorlardı ama İslam bunların hayatlarında yoktu. 

İkinci konu da insan beyninin kolaya kaçması. 

Müslümanlar dini din adamlarına bırakıp kolayı seçtiler. 

Bine yakın ‘siz hiç düşünmez misiniz?’ ayetini bir kenara bırakarak İslam adına bütün kararları din adamlarına bıraktılar. 

Bu kolaycılık Müslümanları tembelleştirdi, ahlaksızlaştırdı, yalancı ve haksızlıkları kabul eden insanlar haline getirdi. 

İçtihat yapmayı engelleyen Müslümanlar tüm çağlara diyecek sözü olan İslam inancındaydılar. Bunun ne kadar tutarsız bir cümle olduğunu herkes anlıyordur sanırım. 

Kendi kendine karar veremeyen Müslümanlar başkalarına İslam’ı anlatma ve tebliğ etme çabasına girdiler. 

İçtihat yapmayı engelleyen Müslümanlar ‘Faizsiz Bankacılık’ sistemi kurdular!

İçtihat yapmayı engelleyen Müslümanlar dinamik olan devlet yönetimlerine talip oldular!

Bunlar çok tutarsız şeyler. 

Müslümanların başarısızlıklarının sebeplerini arayanlar önce bu noktaya bakmalılar kanaatimce. 

Bu kitap bu yüzden çok önemli. 

İçtihat yapabilen Müslüman olabilmenin kapılarını açtığı için. Bu yüzden Müslümanların rönesansı diyorum. 

Kitabımın Almancası ve İngilizcesi 2026 yılında yayınlansa da aslında kitabım Türkçe olarak 2019 yılında yayın hayatına girdi. 

7 yıl önce bu fikirlerimi Türkçe olarak kitaplaştırıp, yayınlamıştım. 

Neden gereken tartışmayı başlatmadı? 

Çünkü Müslümanlar buna hazır değil. 

Hazır olmayan Müslümanlar statükocu ve baskıcı olanlar. Ama büyük bir dip dalga geliyor. 

Müslümanlar bu dip dalganın farkında değiller. Hala daha suçu batıya atıyorlar. 

Suçun en büyügü kendilerinde ama farkında olmak istemiyorlar. 

Bu gelen dip dalga ortaya çıktığında bugün yürürlükte olan İslam’dan eser kalmayacak ya da bu dip dalga Müslümanları tamamen İslam’dan uzaklaştıracak. 

Böyle olmaması için kitabımı Almanca ve İngilizce olarak yayınlamak istedim. 

Dünyadaki genç Müslümanlar, arayış içindeki insanlar ve hatta arayış içindeki Avrupa için çözüm olacak iddiasındayım. 

Sevgi ve Bilgiyle kalın 

Vorheriger ArtikelÖlüm Şarkısı: İnsan ve Amacın Çelişkisi
Nächster ArtikelGömdüğümüz Sadece Bir Çocuk mu?
Sinan Eskicioğlu
Wer ist Sinan Eskicioğlu? Er wurde 1974 in Izmir geboren. Seine schulische Laufbahn begann er an der Agah Efendi Grundschule. Nach seinem Abschluss an der Izmir İmam Hatip High School bestand er die ÖSYM-Prüfungen und wurde an der Theologischen Fakultät der Dokuz Eylül Universität zugelassen. Mit seiner Abschlussarbeit im Fachbereich Theologie mit dem Titel „Allahs Wille und das Problem der Kausalität” schloss er sein Studium im Jahr 2000 mit einiger Verspätung ab. Aufgrund der Auswirkungen des 28. Februar-Prozesses, durch den Absolventen der Theologischen Fakultät keine Lehrstellen erhielten, beschäftigte er sich bis 2002 mit Handel. Im Jahr 2002 begann er ein Masterstudium im Fach Religionsphilosophie an der Theologischen Fakultät der D.E.Ü. Im selben Jahr brach er sein Masterstudium ab und ging nach Deutschland. In Deutschland war er als Ausbilder und Lehrer in verschiedenen Moscheen tätig, die der Diyanet unterstehen. Er studierte Sozialarbeit und Management an der Universität Duisburg-Essen. Von 2007 bis 2011 war er als Direktor des Bildungszentrums der IGMG (Europäische Nationale Sichtweise) in Düsseldorf und als Regionalausbilder tätig. Von 2011 bis 2013 setzte er seine Ausbildung an der Universität Osnabrück im Fachbereich Protestantische Theologie fort. Seit 2016 ist er Kolumnist bei der Zeitung Ocak Medya. Seit 2020 ist er Chefredakteur der Zeitung. Der Autor spricht Deutsch und Englisch. Bislang hat er sieben Bücher veröffentlicht. Yok Edin İnsanın İnsana Kulluğunu- Kişiselleştirilmiş İslam (Beende die Versklavung des Menschen durch den Menschen – Personalisierter Islam), Zeytin Ağacı (Roman) (Der Olivenbaum), Katar istanbul (Katar Istanbul), Müslüman Kardeşlerden Ak Parti’ye İslamcılık (Von den Muslimbrüdern zur AKP – Islamismus), Tarihteki Dindar Zalimler (Religiöse Tyrannen in der Geschichte). İbn Sina, İbn Haldun