AKP’nin vergi politikası Nasreddin Hoca’nın masalındaki gibi, kaçan eşeğin peşine düşmektense bağlı olan eşeği dövmesi misalidir; devletin giderlerini karşılamak için vergi kaçıranların peşine düşmüyor, direk vergiler üzerinden kaçamayacak olanlara yükleniyor.
Oysa bunlar zaten vergilerini veriyorlar; kaldı ki elleri mahkûm, devlet zaten gider kalemlerine vergileri direkt yüklüyor.
Bunlar nedir diye sorarsanız; tabii ki akaryakıt, elektrik, doğalgaz ve su giderleri gibi devletin direkt aldığı vergilerdir.
Nasıl olsa kaçarı yok, arabamı alıyorsun, ver devlete iki araba, sonra kendi arabana güle güle oturabilirsin; doğalgaz mı kullanıyorsun, dünya emsallerine göre ülkenin asgari gelirlerine kıyasla ver litre küpe dört-beş kat para sonra güle güle ısınabilir, yemeklerini istediğin gibi pişirebilirsin, artık sofraya götürecek bir şeylere para kaldıysa.
Elektrik mi kullanıyorsun, o da adına kullanmak denirse, bir lambanın boşa yanmasına bile içimiz cız ediyor, ama yine de her ay beş yüz liradan aşağı fatura gelmiyor.
Herhalde su ucuz diyeceksiniz, nerede, dört çevresi denizlerle kaplı bir ülkede yaşıyoruz, ama ve lakin hem doya doya suyu kullanamıyoruz hem de her ay sonu verdiğimiz faturalar yüzünden belimizi doğrultamıyoruz.
Hükümet asır-saadet devrini yaşadığımızı düşünüyor, konuştuk mu, kendilerine düşman olduğumuzu ve aslında bir soruna parmak basmadığımızı, kendilerini kasıtlı bir şekilde acziyet içinde göstermeye çalıştığımızı söylüyor; zamlar ise girdilerin karşılığıymış, biz tüccarız ya, belli ki bu hükumet bizi yurttaş değil, müşteri olarak görüyor.
Hani velev ki hükumeti acziyet içinde gösteriyoruz, bundan neden gocunuyorlar ki onu da anlamıyoruz, belli ki eleştirilmeye de tahammülsüzler, kimsenin haklarında kötü konuşmalarına veya yazmalarına tahammül göstermiyorlar.
Ee, e yapalım, hem dayağımızı yiyim hem de susalım mı?
Tahammülsüzlüğün iki temel nedeni olur; oda ya cehaletten ya da sakladıkları bazı gerçeklerin görülmesini istememelerinden, bunun başka bir izahı yoktur, varsa birileri onu da bir zahmet bana anlatsın.
Dün bir benzinliğin yanından geçerken doğal gazın litre fiyatının 4.43 olduğunu gördüm; bugün geçtiğimde ise 5.19 olarak gördüm.
Sormak hakkımızdır, dünden bu yana ne oldu da bu fiyat bu kadar arttı; çünkü gelirlere bakıyoruz yerinde duruyor, kimse zenginleşmedi, kimse level atlayıp Avrupa’yı gerisine düşürmedi, o zaman ne oluyor da gazın litre fiyatı birden bu kadar yükseldi?
Aynı hükumet her yıl sonu enflasyon rakamlarıyla oynayarak çalışanlarından kısmayı biliyor, onlara dördü, üç, üçü iki yapmayı reva görürken, diğer temel tükettim malzemelerine üç-dört-beş kat yükleyebiliyor, acaba kim bu doymaz habis onu da mı sormayalım? Nihayetinde bizim kanımızla besleniyor.

El insaf, ülke emeklilerinin yarısından fazlası 1500 liranın altında maaş alıyor ve kira, su, elektrik derken yiyeceğe yemek bulamıyor.
Ama sebze pazarları kalkarken o insanların artık topladıklarını söylüyoruz, kızıyorlar, görüyoruz, ne yapalım, gördüğümüzü de mi görmezden gelelim.
Geçen akşam Pazar kurulan yerin yanından geçtim -ki bu her geçişte gördüğüm bir manzaradır- kardeşim bundan çok yakındığımı bildiği için resimlerini çekerek yayınlamamı söyledi, “bu insanların resimlerini çekerek onları rencide edemem” dedim, ne yapayım içim kaldırmadı, nasıl yapabilirdim, artık yolumu mu değiştireyim, siz söyleyin?
Lafın doğrusunu söyleyecek olursak bu hükümet yalnızca halktan kopmamıştır, aynı zamanda gerçeklikten de kopmuştur, varsa yoksa yatırım yapıyoruz, ufkunuz dar, siz onu görmüyorsunuz.
Sahi biz neyi görmüyoruz?
Biz neden bu kadar körüz?
Bize hiçbir şey yansımadığı için olmasın mı?
Açsak, açıktaysak göremeyiz kardeşim, bana meteliği yansımayan yatırımları ne yapayım, isterseniz günde 20 defa doğal gaz bulunuz, görünmez traktörler icat edin, araba fabrikalarını kurun, Mersin’e Ruslarla nükleer santral antlaşmaları yapın, uzaya roket gönderin, kime ne?
Millet aç, aç ne önünü görüyor ne arkasını, buldu mu bir kapı, kendisini yurtdışına atmayı düşünüyor.
Sizde ha bire tutturmuşsunuz, şunu yaptık, bunu yaptık, nerde yaptınız, ne zaman yaptınız, yoksa hepsini yandaşlarınız yiyor da bize bir şey mi kalmadığı için mi görmüyoruz?
O zaman bir zahmet söyleyin biraz az yesinler, bize de birkaç parça düşsün!
Hadi emeklileri geçtim, onlar varsın ölsün, zaten onlara para vermektense ölmelerini istiyorsunuz, varın bir asgari ücretlinin geliriyle siz yaşayınız, pazarda ucuz öteberi toplarken çocuklarınıza yetişmeyen paradan dolayı meyve alamadığınızı ve çocuklarınızın içi giderken çürük bir muzu beşe böldüğünüzü; kırmızı eti bayramdan bayrama gördüğünüzü, tavuk etini ise çürümeye yakın indirim reyonlarından aldığınızı…
Hani bu bayramdan bayrama kırmızı et hikayesinin de kokusu çıktı, oda yalan, çünkü artık kimse etini dağıtmıyor, dolaba boca edip kendi çocuklarına yediriyor, çünkü kendisinin de bir daha yemeyeceğini biliyor.
Din mi diyorsunuz, siz dinin içini de boşaltınız, yalnızca yandaşa vererek nemenem büyük Müslümanlar olduğunuzu kanıtladınız, artık sayenizde normal Müslümanı bile “Müslümanım” demeye utanıyor; ama bağlı eşek hala elinizin altında, onu istediğiniz kadar dövebilir, yandaşa yetişsin diye onlardan bir parça daha sökebilirsiniz; Diyanet Başkanınızın söylediği gibi, ne de olsa Allah fakiri seviyor, açlıktan öleni cennetine gönderiyor.
Biz bu hikâyeye keyfiyetten değil, zaruretten inanıyoruz, siz ise inanmıyorsunuz, çünkü böyle bir zaruret yaşamıyorsunuz.
Yine de umarım bu söylediğiniz doğrudur, yoksa fakirim, çileli başım, kimse dindiremez göz yaşım!
Bende nevi şahsıma şimdilik bu dayağı yiyorum, ama sanmayın yine de size beddua etmiyorum, çünkü her kötünün er veya geç layığını bulacağına inanıyorum.












