Danışan koltuğunda oturan Tarık, ailesinde sürekli suçlanan kişi olduğunu anlatıyordu. Babası iflas ettiğinde, „Senin yüzünden dikkatim dağıldı“ demişti. Annesi hasta olduğunda, „Bize verdiğin stres yüzünden hastalandım“ diyordu. Kardeşleri evliliklerinde sorun yaşadığında, onun kötü örnek olduğu söyleniyordu. Ailenin tüm yükü, tüm başarısızlıkları, tüm acıları onun omuzlarına yüklenmişti. O ise bu yükü sessizce taşıyor, suçlamaları kabulleniyor, hatta zamanla kendini gerçekten suçlu hissetmeye başlamıştı.
Terapi sürecinde, bu dinamiğin ailenin işlevsiz yapısını nasıl koruduğunu gördük. Bir günah keçisi olduğu sürece, diğer aile üyeleri kendi sorumluluklarıyla yüzleşmek zorunda kalmıyordu. Baba iflasının nedenlerini araştırmıyor, anne hastalığının psikosomatik kökenleriyle ilgilenmiyor, kardeşler evliliklerindeki sorunları çözmek için çaba göstermiyordu. Ailenin dengesi, onun kurban edilmesi üzerine inşa edilmişti. İyileşme ise ancak bu düzenek fark edildiğinde ve ona „Artık ben bu rolü oynamayacağım“ dediğinde başladı.
Bu aile tablosu, toplumların işleyişine dair çarpıcı bir metafor sunuyor. Tıpkı işlevsiz ailelerde olduğu gibi, kriz dönemlerindeki toplumlar da kendi sorumluluklarıyla yüzleşmek yerine, bir günah keçisi belirleyerek geçici bir rahatlama sağlama eğilimindedir.
Günah keçisi mekanizması, bireysel psikolojiden toplumsal dinamiklere, tarihsel ritüellerden güncel siyasete kadar uzanan geniş bir yelpazede, insanın sorumluluktan kaçışının en kadim ve en yaygın biçimlerinden biridir.
Günah Keçisinin Psikodinamiği
Psikanalitik kuramın temel kavramlarından biri olan yansıtma, bireyin kendinde kabul edemediği dürtüleri, duyguları veya özellikleri başkasına atfetmesidir. Sevmediğimiz yönlerimizi görmezden gelir, onları başkalarında görüp eleştiririz. Öfkemizi, kıskançlığımızı, yetersizlik hissimizi fark etmek yerine, bu duyguları taşıdığını iddia ettiğimiz düşmanlar yaratırız.
Günah keçisi mekanizması, bu yansıtma sürecinin kolektif versiyonudur. Toplum, kabul edemediği yönlerini, başaramadığı işleri, yüzleşmek istemediği sorumlulukları belirli bir grup veya bireye yansıtır. Bu yansıtma sayesinde kendini temiz, masum, erdemli hisseder. Tüm kötülükler, tüm başarısızlıklar, tüm günahlar artık dışarıdaki ötekine aittir.
Bir danışanım, yıllarca komşusundan şikayet etmişti. Komşusu gürültü yapıyor, saygısızlık ediyor, apartman kurallarını ihlal ediyordu. Ta ki bir gün fark edene kadar: Komşusunda eleştirdiği özelliklerin hepsi, aslında kendisinde var olan ama bastırdığı özelliklerdi. Gürültücü olmak istiyor ama olamıyordu. Saygısız olmayı arzuluyor ama cesaret edemiyordu. Komşusu, onun bastırılmış arzularının yaşayan bir simgesiydi.
Toplumlar da böyle değil midir? Kendi içimizde bastırdığımız şiddeti, başkalarında teşhir ederiz. Kendi yağmacı eğilimlerimizi görmezden gelir, göçmenlerin ekonomimizi sömürdüğünü söyleriz. Kendi özgürlük arzumuzu bastırır, gençleri „ahlaksızlıkla“ suçlarız. Günah keçisi, aslında toplumun reddedilmiş, bastırılmış, kabul edilmemiş yüzüdür.
Türkiye’de Günah Keçisi Dinamikleri
Türkiye, tarihsel travmaların, siyasal kutuplaşmanın, ekonomik dalgalanmaların ve toplumsal dönüşümlerin yoğun yaşandığı bir coğrafyada, günah keçisi üretiminin neredeyse endüstriyel bir hal aldığı bir ülke konumda bulunmaktadır.
Göçmenler ve mülteciler, son yıllarda bu mekanizmanın en görünür kurbanları haline geldi. Ekonomik sıkıntılar arttığında, işsizlik yükseldiğinde, sosyal yardımlar yetersiz kaldığında suçlanan yegâne gruptur. Göçmenler, bu suçlamalar için biçilmiş kaftandır. Çünkü yabancılar, farklılar, savunmasızlar. Zira onları suçlamak, kendi sistemimizin başarısızlıklarını sorgulamaktan çok daha kolaydır.
Ancak bu mekanizmanın trajedisi şudur: Suçlanan grup ne kadar savunmasız, ne kadar masumsa toplumsal rahatlama da o kadar büyük olur. Güçlü bir düşmanı suçlamak risklidir ve o düşman size karşılık verebilir. Oysa zaten dezavantajlı, zaten ötekileştirilmiş, zaten sesi kısılmış bir grubu suçlamak, hiçbir bedel ödemeden arınma hissi yaşatır.
Etnik ve mezhepsel azınlıklar ise Türkiye’de günah keçisi olmanın tarihsel yükünü taşıyor. Aleviler, Kürtler, Rumlar, Ermeniler, Yahudiler… Her biri farklı dönemlerde, farklı krizlerde „iç düşman“ ilan edilmiş, toplumsal öfkenin hedefine konulmuştur. 1970’lerde Alevi olduğu için işten atılanlar, 1990’larda Kürt olduğu için sorgulananlar, 2000’lerde ise laik olduğu için dışlananların sayısı hiç de az değildir. Hep bir „öteki“ olarak tanımlanmış, siyasal rüzgârlar değiştikçe suçlanma gerekçeleri de değişmiştir. Oysa dışlanan insanlar ise hep aynı yerde, hep hedef tahtasında olmaya devam ediyor.
Laik ve Batıcı kesimler ile muhafazakâr kesimler arasındaki karşılıklı günah keçisi ilan etme pratiği, Türkiye’nin en derin toplumsal yarıklarından birini oluşturuyor. Muhafazakâr kesim, toplumsal değerlerdeki dönüşümün, aile yapısındaki çözülmenin, gençliğin „yozlaşmasının“ sorumlusu olarak laik ve Batıcı kesimleri görüyor. Laik kesim ise ülkenin geri kalmışlığının, bilimsel düşüncenin zayıflığının, özgürlüklerin kısıtlanmasının sorumlusu olarak muhafazakâr kesimi işaret ediyor.
Bu karşılıklı suçlama döngüsü, her iki tarafın da kendi sorumluluklarını görmesini engelliyor. Muhafazakâr kesim, kendi içindeki muhafazakârlaşmanın yarattığı sorunları sorgulamıyor; laik kesim ise kendi elitizminin, halktan kopukluğunun toplumsal karşılığını analiz etmiyor. Günah keçisi mekanizması, her iki taraf için de kör nokta işlevi görüyor.
Siyasal iktidarlar ve muhalefet arasındaki ilişki de sıklıkla günah keçisi mantığı üzerine kuruluyor. İktidar, sorunları çözmekte yetersiz kaldığında, muhalefeti „ülkeyi zora sokan“, „ekonomiyi baltalayan“, „dış güçlerle işbirliği yapan“ bir düşman olarak konumlandırıyor. Muhalefet ise iktidarı tüm sorunların kaynağı ilan ediyor, sanki iktidar değişince bütün meseleler sihirli bir değnekle çözülecekmiş gibi bir söylem geliştiriyor.
Bu karşılıklı günah keçisi ilan etme pratiği, sorunların analiz edilmesini ve çözüm üretilmesini engelliyor. Her iki taraf da kendi sorumluluk alanını daraltıyor, sorunları karşı tarafın suçu olarak kodlayarak kendini aklıyor. Toplum ise bu çekişmenin ortasında, sorunların gerçek kaynaklarına dair sağlıklı bir analiz yapamadan, kutuplaşmanın derinleştiği bir ortamda yaşamaya mahkûm oluyor.
Günah Keçisi Mekanizmasının Psikolojik Bedelleri
Günah keçisi ilan edilen grupların yaşadığı travma, çoğu zaman görmezden gelinir. Oysa bu mekanizmanın kurbanları üzerinde yarattığı psikolojik yıkım, derin ve kalıcıdır.
Bireysel olarak günah keçisi ilan edilmek, kişinin özsaygısını, kimlik duygusunu, dünyaya güvenini derinden sarsar. Sürekli suçlanan, dışlanan, ötekileştirilen birey, zamanla bu suçlamaları içselleştirir, kendini gerçekten değersiz, suçlu ve yetersiz hissetmeye başlar.
Aynı travma, kolektif düzeyde de yaşanır. Günah keçisi ilan edilen gruplar, kuşaklar boyu sürecek bir mağduriyet bilinci geliştirir. Dedeleri yaşadığı travmayı torunlarına aktarır. „Bize hep zulmettiler“, „Biz hep dışlandık“, „Bu ülkede bize yer yok“ duygusu, kolektif kimliğin ayrılmaz parçası haline gelir. Bu mağduriyet bilinci, bazen direncin, dayanışmanın, kimlik bilincinin kaynağı olabilir. Ancak çoğu zaman, iyileşmeyi engelleyen, grubu sürekli savunma pozisyonunda tutan, geleceğe güvenle bakmayı zorlaştıran bir yük haline gelir.
Günah keçisi mekanizması, yalnızca kurbanları için değil, toplumun bütünü için ağır bedeller doğurur.
Birincisi, bu mekanizma sorunların çözümünü sürekli erteler. Ekonomik krizin nedenini göçmenlerde arayan bir toplum, vergi sistemindeki adaletsizliği, üretim yapısındaki çarpıklığı, eğitim sistemindeki yetersizlikleri sorgulamaz. Güvenlik sorunlarının kaynağını etnik gruplarda gören bir toplum, sosyal politikalardaki eksiklikleri, kentsel dönüşümdeki hataları, istihdam yetersizliğini görmezden gelir. Günah keçisi, sorunların üzerini örten bir perde işlevi görür.
İkincisi, bu mekanizma toplumsal adalet duygusunu zedeler. Masum insanların suçlanması, haksız yere cezalandırılması, bir kez normalleştiğinde, adalet kavramı bütünüyle aşınır. Bugün göçmenleri suçlayan bir toplum, yarın başka bir grubu, öbür gün başka bir kesimi suçlamaya başlar. Suçlanacak hedef bulmakta zorlanmaz. Sonunda herkes potansiyel bir günah keçisi haline gelir.
Üçüncüsü, bu mekanizma toplumsal dokuyu parçalar. Günah keçisi ilan edilen gruplarla diğer gruplar arasında açılan yaralar, kuşaklar boyu kapanmaz. Birbirini suçlayan, birbirinden korkan, birbirine güvenmeyen topluluklar, aynı coğrafyayı paylaşsa da ortak bir gelecek inşa edemez.
İyileşmenin Yolu Nedir?
Peki, bu kadim mekanizmadan kurtulmak mümkün müdür? Bireysel terapilerde gördüğüm dört adımla iyileşme süreci, toplumlar için de yol gösterici olabilir.
İyileşme, önce mekanizmanın fark edilmesiyle başlar. Tıpkı ailesinin günah keçisi olan danışanım gibi, toplumlar da „Bu sorunların tümü gerçekten bu grubun suçu mu?“ diye sormaya başlamalıdır. Bu soru, mekanizmanın kırılma noktasıdır ve iyileşmeye giden ilk adımdır.
İkinci adım, sorumluluğun yeniden dağıtılmasıdır. Ailede tüm suçları tek bir kişiye yüklemek yerine, herkesin kendi payına düşeni üstlenmesi gibi, toplumda da sorunların kaynağı çoğulcu bir perspektifle ele alınmalıdır. Evet, dış güçler vardır, göçmenler vardır, muhalefet vardır, iktidar vardır. Ama sorunların tek sorumlusu onlar değildir. Herkesin, her kesimin, her kurumun sorumluluğu vardır.
Üçüncü adım, yüzleşme ve hesap verme olgusudur. Günah keçisi mekanizmasının en güçlü panzehiri, hesap verebilirliktir. İktidarlar başarısızlıklarını örtmek için günah keçisi aradığında, toplum bunu görür ve sorgular. Medya sorunları manipüle etmek için belirli grupları hedef gösterdiğinde, izleyici bunu fark eder ve eleştirir. Hesap verebilirlik mekanizmaları ne kadar güçlüyse, günah keçisi üretme eğilimi o kadar zayıflar.
Dördüncü adım ise empati ve diyalogdur. Günah keçisi ilan edilen gruplarla konuşmak, onları dinlemek, onların deneyimlerini anlamaya çalışmak, mekanizmayı çözen en güçlü araçtır. Ötekileştirdiğimizde canavar haline gelen insanlar, tanıdığımızda sıradanlaşır, insanlaşır.
Günah keçisi ritüeli, insanlığın kendi günahlarıyla yüzleşmek yerine onları bir kurbanın sırtına yükleyip uzaklaştırma arzusunun sembolüdür. Oysa gerçek arınma, günahları başkasının sırtına yüklemekle değil, onları sahiplenmekle, yüzleşmekle, dönüştürmekle mümkündür.
Toplum olarak keçiyi çöle salmaktan vazgeçmeliyiz. Göçmenleri suçladığımızda, aslında kendi yoksulluğumuzla yüzleşmekten kaçtığımızı görmeliyiz. Azınlıkları hedef gösterdiğimizde, kendi ötekileştirme korkumuzla karşılaştığımızı fark etmeliyiz. Gençleri „yozlaşmakla“ suçladığımızda, kendi değişim korkumuzu onlara yansıttığımızı anlamalıyız.
Gerçek arınma, tıpkı danışanımın terapi sürecinin sonunda söylediği gibi, „Artık ben bu rolü oynamayacağım“diyebilmektir. Günah keçisi oynamayı reddetmek kadar, günah keçisi aramayı da reddetmektir. Sorunlarımızla yüzleşmek, sorumluluklarımızı üstlenmek, hatalarımızı kabullenmek ve değişmek için cesaret göstermektir. Bu cesareti gösterebildiğimizde, belki o zaman gerçekten arınmış olacağız.












