Hayat böyle işte… Ummadığın zamanlarda, umulmadık bir emrivâki ile seni avucunun içine alır. İnsan çoğu zaman kendi iradesinin sınırlarını abartır; planlar yapar, ihtimalleri hesaplar, kendince bir düzen kurar. Fakat hayat, bu düzenin dışından gelir. Ne zaman ki “artık kontrol bende” dersin, işte o an, görünmeyen bir el bütün hesapları altüst eder. Bu, bir zayıflık değil; aksine varoluşun değişmez hakikatlerinden biridir.
İnsanın en büyük yanılgılarından biri, her şeyi değiştirebileceğine olan inancıdır. Oysa değiştirilebilecek olan ile kabullenilmesi gereken arasındaki çizgi, çoğu zaman sandığımızdan daha keskindir. İşte bu noktada mesele, hayata direnmek ya da olacağa mâni olmaya çalışmak değil; neyin bizim kudret sahamızda olduğunu, neyin ise bizden bağımsız cereyan ettiğini idrak edebilmektir. Çünkü insan, gücünün ötesinde bir mücadeleye giriştiğinde yıpranır; hem ruhen hem zihnen tükenir.
Kadim bilgeler bu hakîkati asırlar öncesinden dile getirmiştir. Stoacı filozoflar, insanın yalnızca kendi düşünceleri ve eylemleri üzerinde hâkimiyet kurabileceğini söyler. Onlara göre dış dünyada olan bitenler, bizim kontrolümüzün dışındadır ve bu yüzden onlara karşı duyduğumuz aşırı bağlılık, acının kaynağıdır. Benzer şekilde tasavvuf geleneği de “teslimiyet” kavramını merkeze alır. Teslimiyet, durağan bir kabulleniş değil; aksine hakîkati görüp ona göre konum alabilme olgunluğudur. İnsan, değiştirebileceği yerde mücadele eder; fakat değiştiremeyeceği yerde hikmeti arar.
Burada ince bir denge vardır. Zira teslimiyet, miskinlik değildir. “Nasıl olsa kaderimde bu var” diyerek çabadan vazgeçmek, insanın kendisine ihanetidir. Değiştirme imkânı varsa, elbette çaba göstermesi gerekir. İnsan, iradesi ölçüsünde sorumludur. Bir kapı açıksa, o kapıyı zorlamak gerekir. Bir yol görünüyorsa, o yolda yürümek gerekir. Fakat bütün kapılar kapandığında, duvara kafa atmanın bir anlamı yoktur. İşte o noktada direnmek değil, yön değiştirmek gerekir.
Hayatın en büyük öğretmenliği de burada başlar. İnsan çoğu zaman istemediği şeyler üzerinden olgunlaşır. Kaybettiğinde, vazgeçmek zorunda kaldığında, planları bozulduğunda… Bu anlar, ilk bakışta bir yıkım gibi görünse de aslında bir dönüşümün kapısını aralar. Çünkü insan, kontrolün kendisinde olmadığını fark ettiğinde, daha derin bir farkındalık kazanır. Kendi sınırlarını görür, acziyetini kabul eder ve belki de ilk defa gerçekten “anlamaya” başlar.
Bu bağlamda hayatı bir mücadele alanı olarak görmek eksik bir bakış açısıdır. Hayat aynı zamanda bir uyum meselesidir. Tıpkı bir nehir gibi… Nehir akarken ona karşı yüzmek mümkündür; fakat bu, insanı yorar ve çoğu zaman bir yere vardırmaz. Oysa akışın yönünü anlamak ve ona göre hareket etmek, daha az enerjiyle daha derin bir yolculuk sunar. Bu, teslimiyet ile çabanın birleştiği noktadır.
Netice itibarıyla insanın yapması gereken, hayatın her anını kontrol etmeye çalışmak değil; hangi anlarda kontrolü eline alacağını, hangi anlarda ise bırakacağını bilmektir. Bu, kolay bir denge değildir. Fakat olgunluk dediğimiz şey de zaten bu dengeyi kurabilme becerisidir.
Hayat böyle işte… Bazen seni hiç beklemediğin bir yerden yakalar, planlarını bozar, seni başka bir yola sürükler. İşte o anlarda mesele, “neden ben?” diye sormak değil; “şimdi ne yapmalıyım?” diyebilmektir. Eğer değiştirebileceğin bir şey varsa, bütün gücünle çabala. Ama yoksa, direnmenin seni tüketmesine izin verme. Çünkü bazı şeyler, ancak kabul edildiğinde anlam kazanır.
Ve belki de insanın en büyük huzûru, tam da burada saklıdır: Elinden geleni yaptıktan sonra, gerisini su gibi olup hayatın akışına bırakmak.
Çünkü suyun bir felsefesi vardır. Su her zaman en az direnç gösteren yolu takip eder akmak için. Önüne bir taş da koysan su o taşla uğraşmaz mücadele etmez. Etrafından dolaşıp kendi yolunda ilerlemeye devam eder. Ne zaman ki yoluna engel olacak bir kayaya denk gelir o zaman da damla damla delmeye başlar. Kayayı delen suyun kuvveti değil damlaların sürekliliğidir. İşte buna sabır denir. İnsanlar sabrı hiçbir şey yapmadan oturmak zanneder ama sabır çabanın süreklilikle mükâfatlandırılmış hâlidir. Bu özelliğiyle yeri geldiğinde kayayı bile delen su, yolunda akmaya devam eder. Su hep akar ve aktıkça temizlendiğini, önünde sonunda denizlere okyanuslara kavuşacağını bilir.
İşte bu yüzden hayatın önümüze koyduğu her engelde su gibi olmalı ve yolun bir gün engin denizlere çıkacağını bilmeli insan.












