“Bir kölenin en büyük hayâli özgür olmak değil, bir köleye sahip olmaktır.”
İnsanlık tarihi, bir bakıma özgürlük arayışının tarihidir. Krallıklar yıkılmış, imparatorluklar dağılmış, devrimler yapılmış, kanunlar yazılmış ve kölelik hukuken kaldırılmıştır. Buna rağmen insanlığın en eski hastalıklarından biri hâlâ varlığını sürdürmektedir: Gücü ele geçirenin, dün karşı çıktığı düzenin yeni sahibi hâline gelmesi.
Cicero’ya atfedilen, „Bir kölenin en büyük hayâli özgür olmak değil, bir köleye sahip olmaktır” sözü, bu gerçeği çarpıcı biçimde özetlemektedir. Tarihî olarak bu ifadenin doğrudan Cicero’ya ait olup olmadığı tartışılabilir; ancak ortaya koyduğu düşünce, insan tabiatına ilişkin önemli bir tespittir. Burada sözü edilen kölelik yalnızca zincire vurulmuş bedenlerin köleliği değildir. Düşüncenin ve ruhun köleliğidir.
İnsan neden zulme uğradığında adalet ister de, gücü eline geçirdiğinde aynı adaleti başkalarına çok görür? Neden yıllarca haksızlığa ve baskıya maruz kalır da, ilk fırsatta aynı düzenin, zulmün mîmârı hâline gelir? Neden özgürlüğü savunması beklenenler, özgürlüğü herkes için değil de, sadece kendileri ve yakınları için ister?
Bu soruların cevabı; psikoloji, sosyoloji ve felsefe biliminde saklıdır. Erich Fromm, insanın her zaman özgürlüğü arzulamadığını söyler. Ona göre özgürlük, ağır bir sorumluluktur. Kendi kararlarını vermek, bedel ödemek ve başkalarının haklarını da kendi hakkı gibi kutsal saymak olgunluk ister. Bazları özgürlüğü değil, güçlü bir otoritenin himâyesinde yaşamayı tercih eder. Daha da önemlisi, fırsatını bulduklarında kendileri de o otoriteye dönüşmek ister. Onların zihninde özgürlük, eşit bireyler arasında yaşamak değil; güçlü olanın yanında saf tutmaktır.
Bu durum psikolojide „ezilenle özdeşleşme“ olarak açıklanır. Sürekli baskıya maruz kalan kişi, zamanla baskının yanlışlığını değil, etkisini öğrenir. Zihnine kazınan şey adalet değil, güçtür. Böylece bilinçaltı, erdemli davranış sergilemek yerine sürekli rövanş duygusunu besler ve telkin eder.
Oysa gerçek özgürlük, kimseyi efendi yapmamak ve kimsenin de efendisi olmamaktır.
Eflâtun, adil devletin temelini erdemli bireylerde görüyordu. Ona göre adil olmayanların yönettiği bir toplumda kanunlar değişse bile zulüm devam edecek, yönetici değişse bile yöntem değişmeyeceği için aynı kısır döngü devam edecektir. Bugün de toplumun yaşadığı temel problem budur. İktidarın kimde olduğu değil, iktidar olmanın verdiği baş döndürücü hazzı yaşama arzusudur.
Friedrich Nietzsche ise, „Canavarlarla savaşan kişi, sonunda kendisi de canavara dönüşmemeye dikkat etmelidir“ diyerek önemli bir uyarıda bulunur. Uzun süre haksızlıkla mücadele eden kişi, eğer vicdanını ve erdemini koruyamazsa, mücadele ettiği kötülüğün bir benzerine dönüşebilir. Tarihte bunun sayısız örneği vardır. Zulme karşı yapılan nice devrim, sonunda yeni bir baskı düzeni üretmiştir. Devrim, kurumları değil, önce devrimi yapanların zihnini değiştirmelidir.
Mehmet Âkif Ersoy’un Safahât isimli değerli eserinin “Asım” bölümünde geçen ve zihniyet değişiminin şekilcilikten farklı olduğunu vurgulayan, “Serpûşlar değişti, âmirler değişti, lâkin ser değişmedi…” şeklindeki veciz ifadesidir.
Bugün üzerinde düşünülmesi gereken temel meselelerden biri tam da budur. Yıllardır farklı siyâsî aktörler birbirlerini otoriter olmakla suçladı; adalet, hukuk, liyâkat ve demokrasi vaat etti. Ancak güç el değiştirdiğinde söylemler de değişti. Muhalefetteyken özgürlük talep edenler, iktidara geldiklerinde aynı özgürlüğü, eleştirilerine tahammül edemedikleri kesimlerden esirgediler.
Bu nedenle ülkenin en büyük meselesi yalnızca iktidar değişikliği değildir. Daha derindeki asıl problem siyâset kültürünün değişememesidir. Eğer iktidar, hizmet etme sorumluluğu yerine hükmetmek olarak görülürse ki öyle görülüyor seçimler yalnızca efendilerin değiştiği törenlere dönüşür. Oysa demokrasi, bir grubun diğerine üstün gelmesi değil; herkesin hukuk karşısında eşit olduğu bir düzenin kurulabilmesidir.
Toplumlar da bireyler gibi, yaşadıkları travmaları gelecek nesillere aktarır. Sürekli kutuplaşma, dışlanma ve intikam duygusuyla beslenen bir siyâset anlayışı sonunda herkesi aynı döngünün içine hapseder. Dün mağdur olan, bugün muktedir olur; bugün muktedir olan ise yarın mağdur… Değişmeyen tek şey, adaletin ertelenmesi olur.
Belki de asıl soru şudur:
Biz gerçekten özgür bir toplum mu olmak istiyoruz, yoksa yalnızca gücün bizim elimizde olduğu bir düzen mi arzuluyoruz?
Bu soruya verilecek samimi cevap, Türkiye’nin geleceğini de belirleyecektir. Özgür toplumlar, efendilerini değiştiren toplumlar değildir; efendilik anlayışını reddeden toplumlardır. İnsan onurunu esas alan hukuk, kişilere göre değil ilkelere göre işler. Gücü sınırlayan da budur işte.
Bu topraklarda mesele efendilerin değişmesi değil; efendilik anlayışının hiç değişmemesidir. Köle psikolojisi, özgürlüğü değil, iktidarı arzular. İktidarı ele geçirince de adaleti değil, tahakküm/baskı yaparak hükmetmeye başlar. Bu topraklarda hep böyle olmuştur.
Cicero’ya atfedilen bu söz, aradan geçen iki bin yıla rağmen hâlâ tazeliğini koruyor. Asıl mesele, köleliği ortadan kaldıran bir ahlâk anlayışını inşâ edebilmektir. Toplum bunu başarabildiği gün, sadece idarecileri değil, mâkûs tâlihini de yenmiş ve değiştirmiş olur.
İşte o zaman özgürlük, başkasına hükmetmek değil; hiç kimsenin kimseye zorbalık ve baskı yapmadığı adil bir düzenin adı olur.












