Tıp alanı dışında kaleme aldığım yazıların genel çoğunluğunun yönetici sınıfına yönelik eleştirel bir bakış açısına sahip olduğunu fark ettim. Aslında kişiler üzerinden bir eleştiri yerine, ideal bir yönetici portresi üzerine odaklanmaya çalışıyorum genelde. Yöneticilerin de sahip olduğumuz zihin dünyamızdan çıkacağını göze alırsak, onların bizlerden farklı olmasını beklemek haksızlık olur. Demem o ki, eleştirdiğimiz her bir özellik, aslında günlük hayatta ya aynadaki yansımamızda, ya da çok sevdiğimiz bir dostumuzda göregelmekteyizdir. Sevdiklerimizde, hatta kendimizde tolere ettiğimiz, normalleştirdiğimiz bir eylem veya düşünce tarzı, mesafeli durduğumuz bir bedende belirince alabildiğine veryansın ediyoruz. Genellemeleri bırakıp daha dişe tırnağa dokunur örnekler üzerinden gidelim bugün…

Mesleğim ve öğrencilik hayatımın Ankara’da geçmesinden ötürü, sanırım yönetici sınıfla ülke ortalamasının üzerinde bir karşılaşmışlığım olmuştur.
Tansu Çiller Hanım ile yolumuz, bir 19 Mayıs günü okulu temsilen makamında yaptığımız ziyarette kesişti. Tek tek gözümüzün içine bakarak bizlere hoş geldin demesi, elimizi sıkması, ortaokul çağında bir gençte derinlemesine bir iz bırakmıştı doğrusu. Nezaketi, konuşma tarzı, bizlere yaklaşımı, daha sonraki yıllarda karşıma dikilip “Beni tanımıyor musun?” diye sorgulayan alt düzey yöneticilerden ne kadar da farklı olduğunu ortaya koyuyordu.

Sayın Alparslan Türkeş ile “Kürt Meselesi” konulu halka açık bir konuşmasında dinlemeye gittiğimde karşılaşmıştım. Ankara’daki Kocatepe Camii Konferans Salonunu dolduran gençlerdeki o heyecanı iliklerime kadar hissettiğimi dün gibi hatırlıyorum. Bir lise öğrencisi olarak kitapların arasından çıkıp gerçek dünyadaki atmosferi teneffüs ederek bilgiye ulaşma çabamın bir uzantısıydı o ziyaret. Toplantı çıkışında ileri sürülen tezlerin zihin dünyamda bir yer edinmediğimi fark etmiştim. Bana hitap etmeyen bir konuşma idi; ama insanlardaki o coşku, o bağlılık gösterisinin büyüleyici etkisi ile Sayın Türkeş’in elini sıkabilmek için herkes ile birlikte hamle yaptığımı hatırlıyorum. Mekânı cennet olsun deyip yolumuza devam edelim.
Mecliste partiler arası uzlaşma ile seçilen, ama geçen zaman içinde bu uzlaşıdan bazılarının pişman olduğu bir isim, Sayın Ahmet Necdet Sezer ile devam edelim. Daha profesyonel bir karşılaşma idi bu seferki. Sağlık ekibinde nöbetçi doktor olarak görev yaptım iki seneye yakın. Gerekmediği sürece sağlık ekibini rahatsız etmez, hayran bırakacak düzeyde mütevazi bir yaşam tarzı vardı.

Trafikte konvoy halinde giderken, ekibine özellikle yolları kendileri için kapatmamaları yönünde talimat verdiği biliniyordu. Yol açmak için çakarların kullanılması, trafiğin durdurulması gibi bir önlem, kesinlikle istenmezdi. Öyle ki, Çankaya köşküne doğru çıkan Cinnah caddesinde, kimseye yol vermeden sol şeritte yavaşça giden bir arabayı bile hiç sıkıştırmadan arkadan takip ettiğimizi hatırlıyorum. Gerçi bundan konvoyun güvenliğinden sorumlu arkadaşlar pek hoşnut değillerdi. Haklılar elbette; alıştıkları, uygulayageldikleri yaklaşım bu değildi.
Hiç unutmuyorum, bir gün Anayasa mahkemesinin açılışı vardı. Konvoy halinde yola çıktık. Ben konvoydaki tek hekim olarak en öndeki trafik aracında bulunuyordum. Konvoylar pek kalabalık sayılmazdı Sayın Sezer döneminde. Biz köşkün önünde bulunan ışığa yakalandık. Tabii ki talimat gereği kırmızı ışıkta konvoy halinde bekliyoruz. Ama bir şeyler ters idi. Bize kırmızı yandığına göre, diğer taraflara yeşil yanması ve onların da hareket etmesi gerekiyordu, değil mi? Ama hayır, dört kolda hepimiz bekliyorduk. Sonradan anladım ki, hiyerarşi gereği bizden önce yola koyulması ve açılış töreninde yer alması gereken Meclis başkanı, bizden sonra yola çıkmış ve bu kırmızı ışığı fırsat olarak görüp bir talimatla trafiği kapatmıştı. Yani, devletin bir numarası ışıkta beklerken, sağımızdan ve solumuzdan meclis başkanının konvoyunun hızlıca geçtiğine şahit olmuştum. Bunu bilerek yaptıklarını ve devlet adabına sığmadığına dair bir iki homurdanma oldu, ama benim işim o değildi tabii. Biz yolumuza sonra devam ettik…

Çankaya yerleşkesinin içinde bulunan köşkten çalışma binasına kadar yürürdü Sayın Sezer. Görev tanımımız gereği kendisine yakın olmamız gerektiği için, kendisinin hareket saatine doğru bir araç gelir ve bizi alırdı ve Sayın Sezer’i biraz uzaktan takip ederdik, olası bir acil tıbbi durum gerekirse diye. Sayın Demirel’in aynı mesafeyi motosikletli büyük bir konvoy ile aldığı söylenirdi, ama o kısım dedikodu, oraya girmeyelim. Ardından zaten hiç bir cumhurbaşkanı o köşkte kalmadığı için bir karşılaştırma şansımız da yok tabii ki…

Sayın Gül döneminde konvoylar büyümesine rağmen konvoyların insanları rahatsız etmeyecek güzergâhlar seçtiğine şahit olmuştum. Seyahatler trafiğin çok yoğun olduğu saatlere getirilmemeye çalışılırdı. Ya da, örneğin bir iki defa iftar vakti öncesi İstanbul trafiğine girmek yerine, iftarın havalimanında yapılmasının tercih edilmişti. O iş sonrası trafik yoğunluğunu daha da altüst edilmesini istememişti sanırım Sayın Gül. Kendisinin kibar hali, etrafında çalışan bizler tarafından elbette saygı ile karşılanırdı elbette. Sayın Rauf Denktaş’ın cenazesine katılmış, kendisinin üzüntülü haline uzaktan şahitlik etmiştim. O kalabalıkta görev gereği kendisini takip etmek gerçekten de zordu. Cenaze törenine katılan hüzünlü insanları rahatsız etmeden görevini yerine getirmeye çalışırken kan ter içinde Lefkoşe sokaklarında yürümüştüm. Allah rahmet eylesin, toprağı bol olsun…
“Ulu ideolojileri bir kenara bırakırsak” diye bir giriş yaptım; çünkü hayatımızın akışını hep egosu kendisinden önde giden figürlerin kullandıkları/ suiistimal ettikleri kavramlara göre belirlemek, birey olmanın ruhuna aykırıdır.
Ama insanız işte!
Her türlü politik toplum mühendisliği uygulamalarına açığız ve her gün karşı karşıya kalıyoruz.
Bir ağız tadıyla lider seçmemize izin vermiyorlar, değil mi?












