Yabancı İstihbarat Servislerini Doğru Yerde Aramıyoruz

6

Bir zamanlar Ortadoğu’nun İsviçre’si, başkenti Beyrut’un da Paris’i kabul edilen Lübnan’da çok ciddi bir patlama ile ülke yas halinde ve iyice çökme noktasına gelmiş bulunmakta. Patlama ile ilgili bir çok dezenformasyon var. MOSSAD, CİA hatta Hizbullah’ın bile kendi kendine yaptığı yönde birçok haberler mevcut.

Beyrut, adına şarkılar yapılan o güzelim şehir önceleri cazip bir turizm merkeziydi. O dönemlerde ülkemizin önde gelen ses sanatçıları Beyrut’ta sahne almak için yarışırlarmış. Dünyanın en meşhur sinema ve televizyon yıldızlarının tatil yaptıkları, magazincilerinin onların peşinde koştukları, kültürü – mutfağı – sahilleri ve iklimiyle ışıl ışıl bir şehirdi. Peki, sonra birden ne oldu?

Ortadoğu’nun İsviçre’si dedik ki haksız sayılmayız. Dönemin önde gelen zenginlerinin gelip paralarını güven içinde yatırdıkları bankalarıyla ünlüydü. Ekonomik olarak refahın ana sebeplerinden biri; politik dengeydi. 1960’larda Hristiyan üstünlüğü yasal olarak kabul ediliyordu. Ve ülke kontrollü bu merkezdeydi. 1969’da Müslüman ve seküler sol gruplar, bir koalisyon oluşturarak, bir nüfus sayımı talep ettiler. “Huzur içinde yaşadıkları bir ülkede bu da nereden çıktı?” diye soruyorsunuz ki haklısınız. Mikro amaç, nüfusa göre daha düzgün bir hükümet kurulabilecekti. Doğal olarak bu istek Lübnan Hristiyanları (Maruniler – M.S. 4 – 5 yy Süryani kökenli din adamı Aziz Marun’a dayanan topluluk) tarafından varlıklarına bir tehdit olarak görüldü. Bu durum tarafların kutuplaşmasına, sivrilmesine ve kendi içlerinde milis kuvvetler oluşturmasına sebep oldu. ( ??? ) Arap – İsrail çatışmaları sonucunda bölgeye gelen Filistinlilerle Müslüman nüfus çok daha güçlendi. Filistin Kurtuluş Örgütünün (FKÖ) Gerilla savaşçılarının da Müslümanların arasına katılmasıyla, Nisan 1975’de ülke Müslüman ve Hristiyanlar arasında iç savaşın pençesine düştü. Nisan 1976’da Cumhurbaşkanı Franciye, Suriye’den yardım talep etti. Ve Suriye savaşa müdahil oldu. 17 Ekim 1976’da Riyad’da Suriye – Mısır – Kuveyt ve Suudi Arabistan, Riyad Konferansında savaşın bambaşka bir boyuta geçeceği kararlar aldılar.

  • Lübnan’da 21 Ekim’den itibaren ateşkes ilan edilecek ve savaşan taraflar, 1975 Nisan’ından önceki hatlarına geri çekilecek.
  • Lübnan’da huzurun tahsis edilebilmesi için çoğunluğu Suriyeli askerlerden oluşan 3o.ooo kişilik Arap Barış Gücü konuşlandırılacak.
  • FKÖ Gerillaları, Lübnan’da kalmaya devam edecek ancak Lübnan’ın egemenlik ve güvenliğine saygılı olacak.

FKÖ Gerilları tabi ki bu durumu kabul etmedi ve bir direnç başladı Beyrut’ta. Bu İsrail’in tamda arayıpta bulamadığı bir fırsattı. Litani nehrine kadar olan Güney Lübnan topraklarında kendi güvenliği için bir “Güvenli Hat / Güvenli Bölge” oluşturdu. Ve resmi olarak Lübnan topraklarına adım atmış oldu. Daha sonra FKÖ’nün Gerillalarının ülkede yarattığı taşkınlıkları bahane ederek, Beyrut’u kuşattılar ve FKÖ’nün şehri boşaltmasını sağladılar. Ağustos 1982’de Lübnan’a çıkan 2.ooo kişilik Amerikan – Fransız ve İtalyan askerlerinden oluşan Barış Gücü himayesinde Beyrut’tan tamamen ayrıldılar.

İstediğine ulaşan İsrail’in bölgeden çekilmesiyle, FKÖ’nün Beyrut’u boşaltması sonucu güçlerinde ciddi bir azalma yaşayan Müslümanlar ile bunu fırsat olarak gören Hristiyanlar arasında çatışmalar tekrar başladı. Suriye tekrar harekete geçti. Ve İran’da yavaştan bölgeye yerleşti. FKÖ ise Müslümanların yanında olmak adına tekrar Beyrut’a girdi. Çatışmalar daha da hız kazandı.

Suriye 30 Nisan 2005’e kadar bölgeden ayrılmadı ve Lübnan Suriye’nin bir eyaletine dönüştü. İran, Radikal Şii grupları Lübnan merkezi otoritesine entegre etti. İsrail ise Lübnan’ı arka bahçesine çevirdi. Daha sonra Şii gruplar, İsrail’le savaşmak adına birleşip Hizbullah’ı kurdu. Başlarda İran’dan destek alan Hizbullah sonraları sırtını Suriye’ye dayadı.

13 Ekim 1990’a kadar süren Lübnan İç Savaşı, 15o.ooo insanın ölümüne, 35o.ooo insanın yaralanmasına ve 1.ooo.ooo’dan fazla insanın göçüne sebebiyet verdi. Beyrut tamamen enkaza dönmüş, ülkede birlik bozulmuş, nüfusu yağmalamak, haraç, hırsızlık, banka soygunları ve çeşitli grupların kendi iradeleriyle gümrüklerden alınan vergiler neticesinde ekonomi tamamen durma noktasına geldi. Bekaa vadisinde ki haşhaş üretimine bağlı gelişen uyuşturucu pazarı ve bölgenin en büyük silah kaçakçılık marketi ülkeyi iyice içinden çıkılmaz bir duruma sürükledi.

Din ve dine bağlı iktidar savaşlarının girip, küçücük bir kıvılcımın kocaman alevlere boğduğu Ortadoğu’nun Paris’i Beyrut, en son Hizbullah ile İsrail arasındaki 2006’daki çatışmalarla tekrar yıkıma uğradı.

Ve 14 yıl sonra bu sefer Beyrut limanın bir patlama oldu. Yüzlerce insan öldü, binlerce insan yaralandı ve ülke bir kez daha alev aldı. Şuan açlıkla mücadele ediyor Lübnan. Hal böyleyken gerek sosyal medya da gerekse ülkemizin “magazinsel” medyasında birçok sözüm ona “Güvenlik ve İstihbarat Uzmanı” hemen başlıyor; “Bu işte yabancı servislerin parmağı kesin var!” Kendilerince delillerde sunuyorlar ve bir de onun üstünde tartışıyorlar. Haklılar, bizim ülkemizde dolar yükselse “Yabancı Servisler” Euro artsa “Dış Mihraklar” Altın değer kazansa “Bizi çekemeyenler” demeye o kadar alışmışlar ki… Bunu da demeleri ya da dedirttirilmeleri normal.

Ancak; Yabancı servislere girmeden önce 2013 yılında Gürcistan Batum limanından yola çıkıp, Mozambik’e götürülmek üzere Amonyum Nitrat taşıyan MV Rhosus gemisinin seyrüseferine bakmak lazım.  Batum’dan yola çıkan gemi, Yunanistan’dan yakıt ikmali yapıyor. Ardından Kıbrıs’a geçiyor. Ve gemi sahibi, Güney Kıbrıs’ta yaşayan Igor Grechuşkin’in parasının bittiği için Kıbrıs’tan fazla yük alarak yola devam etmesini zorluyor mürettebata. Fazladan yükünü alan gemi, Beyrut’a yanaşıyor. Rus Denizciler Sendikası, Beyrut’a gelen gemiye, liman ücretlerini ödememesi ve işçi şikâyetlerinden dolayı el koyuyor. Gemi oraya demirliyor ve bir daha sefere çıkamıyor. Rusya’da yayın yapan Echo Moscow radyosuna konuyla ilgili konuşan kaptan Prokoşev, 11 aydır mürettebatın gemide yaşadığını ve erzaklarının tükenmek üzere olduklarını belirtip; “Her gün Putin’e yazdım. Sonunda avukat tutabilmek için geminin yakıtını satmak zorunda kaldık. Çünkü yardım çağrılarımıza yanıt alamadık. Geminin sahibi bize su ve yiyecek vermedi” diyor. Doğrusu yabancı servisler hala bu işin neresinde ben henüz göremedim? Ardından gemi limanda kendi kaderine terk ediliyor ve mürettebat memleketlerine dönüyor. Geminin tehlikeli yükü olduğunu liman yönetimine defalarca söylemelerine rağmen Beyrut liman yönetimi buna kayıtsız kalmaya devam ediyor. En sonunda mahkeme kararıyla 2014 yılında Amonyum Nitrat gemiden alınıp bir depoya koyuluyor. Altı yıl burada bekliyor. Bu durumu fark eden, Lübnan Gümrük İdaresi Başkanı Badri Daher, altı kez mahkemeye “çok tehlikeli bir malzeme olduğuna ve başka yere nakline” dair başvuruda bulunuyor ama her kapı duvar oluyor. Ardından Daher ve yerine gelen yeni Liman Müdürü, bu Amonyum Nitrattan kurtulmak için Lübnan Ordusuna satmak için çabalıyorlar ama sonuç yine aynı. Ve en son atanan Liman Müdürü Hassam Koraytem, dün şöyle bir açıklama yapıyor; “…12 numaralı depodaki malzemenin tehlikeli bir madde olduğunu biliyorduk ama bu kadar tehlikeli olduğunu bilmiyorduk. Deponun kapısında ki arızayı gidermek için sabah bir çalışma oldu. Öğlenden sonra olanlar hakkında hiçbir bilgim yok…” Adamlar kapıdaki arıza için muhtemel elektrik ya da gaz kaynağı kullandılar ve küçücük bir kıvılcım bugünkü sonuçları doğurdu.

Bundan 50 – 60 yıl önce küçücük bir kıvılcımın Lübnan’ı yakıp, Beyrut’u kökünden dinamitlediği gibi yine aynı şey oldu Salı günü.

Buraya kadar ben kendi tecrübelerimle bir yabancı servis dokunuşunu – sabotajı ya da manipülasyonu göremedim. İhmalkârlık, Liyakatsizlik, bilgisizlik ve cehalet sonucu yüzlerce ölü, binlerce yaralı.

İşin aslı, bizler yabancı servisleri çok yanlış yerde arıyoruz. Bakmamız gereken yer Beyrut limanında ki patlama değil. Dikkat etmemiz gereken nokta; 70’lerde Lübnan içinde çıkan karışıklıklar, çatışmalar, grupların silahlandırılması, sivriltilen karşı uç kutuplar…

Hristiyan militan gruplarının en büyüğü; Beşir Cemayel yönetimindeki Lübnan Ketaib Partisi ve Hür Milliyetçiler Partisi. Ve bu parti içinde ki “finansal çözüm ortakları” olan CİA. Ve aynı CİA’in, Suriye – Mısır – Suudi Arabistan tarafından “nüfus sayımı yapılması” konusunda teşvik ettirilen Müslümanlara direnç göstermesi için kışkırtılan Maruniler. Hür Milliyetçiler Partisi, 1986’da Samir Geagea’nın komutası altına giren Lübnanlılar Cephesi, bu cepheye bir gece de gemiler dolusu silah yardımında bulunan MOSSAD! Filistinli Radikal Solcuların, Gelenekçi Şii gruplar üzerinde ki etkisini artıran ve bu etkiyi keskinleştirip çok sonraları Hizbullah’ın kurulmasını sağlayan İran destekleri. Suriye İstihbaratı ve Esad’ın desteklediği, Suriye Sosyalist Milliyetçi Partisi. Pan-Arap ve Arap milliyetçiliği körükleyen 70’lerin önde gelen gruplarının Mısır – Suudi İstihbaratından aldıkları silah yardımları. Sovyet KGB’si desteğindeki; küçük bir Durzi grubu olarak yola çıkan, Kemal Canbolat ve sonra oğlu Velid Canbolat yönetiminde olan Sosyalist İlerici Partisi ve milis kuvvetleri.  Yine CİA destekli; Tevhid Hareketi, Sunni anlayışa sahip Murabitun oluşumu. 

Ve hepsinin bir çuvala koyulup, Ortadoğu’nun en güzel ülkesini, yokluğa, açlığa, cehalete ve gayrimeşru yönetimlere kucak açtıran, parsel parsel yok eden, kültürünü – turizmini – eğitimini – gelişmişliğini ve toplumunu “din kisvesi” altına sokarak karanlıklara gömen işte bu “Yabancı Servisler” dir. Beyrut Limanında ki patlama değil! O patlama da muhakkak ki; cahil bırakılan – eğitimsiz – liyakatsiz insanların suçudur ancak asıl suçlu çok eskilerde gizlenmektedir. “Korkan, kaçan, başka bir kucakta umut arayan basiretsiz yöneticilerdedir.” Buyurun, Lübnan örneği karşımızda ulu orta duruyor.

6 YORUMLAR

  1. Aydınlatıcı bir yazı. Şahsen bende bu işte israil yada yabancı servislerin bir parmağı olduğunu düşünüyordum. Halada düşünüyorum. 12 numaralı depoyu biz siz biliyorsanız mossad çokdaha iyi bilmiyormudur?teknikleri bilmem ama zaman ayarlayıcı bir bomba,kapıda arıza çıkartması ve ekiplerin geldiği anda düğmeye basılması ve bombanın patlaması.komplo teorisi gibi gelebilir ama olmayacak birşeyde değil değil mi?

  2. dediğiniz gibi de olabilir elbette ama bu çok düşük bir ihtimal, yani ihmalkarlık nedenli bir kaza olduğundan emin olamayız. her bakımdan ihmalkarlık olduğu da bir gerçek olduğundan yazınızın asıl dayanağına katılıyorum. farklı olarak bu patlamanın operasyonel bir eylem olduğunu düşünmemizi sağlayan çok neden var. limanın modernize edilmesi ihalesini çinin alması ve patlamanın ardından alel acele ikinci teklifini vermesi, ” londranın güvenliği beyrutta başlar ” görüşü, israil ve ABD nin çalışmaları, fıransanın çalışmaları bunların yanında beyrut yönetiminin türkiye ile görüşme planladığı bir zamanda patlamanın gerçekleşmesi…?

  3. Sayın Serkan Yıldız,

    Öncelikle yazılarını merak ve ilgiyle takip ediyoruz. Çok güzel tespitlerin, değerlendirmelerin ve farklı bakış açıların var. Bir çok yerde okumadığımız, görmediğimiz, duymadığımız bilgilere ulaşıyoruz.

    Son yazınızda kaynak gösterebileceğiniz yada yararlandığınız verileri bizlerle paylaşırsanız çok memnun oluruz.

  4. Ben yazarın,ın Tesbitlerine katılıyorum! Fakat patlama konusu bana ihmalkar davranan Lübnan hükümeti’nin, bir oyunu gibi geliyor.
    Çünkü, hümkümet her yõnü ile sıkışmış.
    Siyasetçiler makam ve gücü elinde tutmak içi kendi ailesini dahi harciyor.
    Bu Tarihte’de böyley’di şimdide ayni değişen bir şey yok.

YORUM YAZ

Please enter your comment!
Please enter your name here